Avrupa’nın meydanlarında haftalardır traktörler var. Yollar kapalı, kent merkezleri kilitli. Tüm dünyayı kuşatan neo-liberal politikalarının tarım alanında küresel şirketlerin hegemonyasına alternatif görmeye bile tahammülü yok. Doğal kaynakları da aşan büyük üretim miktarları uğruna doğa ve emek yok ediliyor. Kapitalizm; sunî ve katkılı masif miktarlarda üretim için hayvanların yaşam hakkına hükmettiği işkencehanelerle, üç kuruşa çalıştırılan çocuk ve göçmen tarım işçileriyle, sürdürülebilir enerji yolunda feda edilen tarım topraklarıyla felaketimizi hazırlıyor. Çiftçinin var oluş krizi çoktandır isyanla eylemlere yansıyor. Şimdi çözümsüz bırakılan, yeterince ciddiye alınmayan o isyan kolay bastırılamayacak bir öfke ve uyanışla güçlü bir direnişe dönüştü. Karşımızdaki manzara, yalnızca tarım politikalarına itiraz eden çiftçilerin etkileyici eylem görüntülerinden ibaret değil. Bu, uzun süredir biriken küresel bir tıkanmanın, taşan bir bardağın dışa vurumu. Daha da önemlisi örgütlü, ülkeleri aşan, sınır tanımayan bir değişim talebi. Görkemli bir dayanışma öyküsü. Avrupa’daki çiftçi eylemlerini yalnızca “destek kesintileri”, “yakıt zamları” ya da “büyük şirketlerin ticaret anlaşmaları” başlıklarıyla okumak eksik olur. Çünkü bu eylemler, kapitalizmin ve vahşi neo-liberal politikaların artık yönetemez hale geldiği bir dünyaya dair güçlü bir itiraz taşıyor. Gelir adaletsizliği, doğanın sınırsız bir kaynak gibi görülmesi, emeğin değersizleştirilmesi ve karar süreçlerinin halktan kopması. Hepsi “kırlardan gelen” traktör konvoylarının ardında duruyor. Bugün Avrupa’da çiftçiler, yalnızca kendi geçimlerini değil; gıda güvenliğini, kamusal yararı ve geleceği savunuyor. İklim kriziyle baş edemeyen enerji politikaları, yanlış kentleşme, kuraklık ve kıtlık tehdidi; tarımı piyasanın insafına terk eden anlayışla birleştiğinde, sistem kendi çelişkilerini artık gizleyemiyor. Bu yüzden öfke yalnızca tarladan değil, yaşamın kendisinden ve daha da önemlisi salt geçim değil yaşam derdiyle yükseliyor. Bu eylemler aynı zamanda bir düzen eleştirisi. “Serbest ticaret” adı altında büyük şirketleri koruyan, küçük üreticiyi tasfiye eden anlaşmaların; doğayı, toprağı ve insanı nasıl değersizleştirdiğini açıkça gösteriyor. Avrupa’nın merkezinde yükselen bu ses, bize şunu söylüyor: Bu düzen sürdürülemez. Türkiye’de ise bu eylemler ne yazık ki hak ettiği ölçüde basında yer bulmadı. Avrupa’nın her yanından kendi ülkelerinde tarım politikalarına karşı sözü olan çiftçiler; farklı ülkelerden yola çıktıkları görkemli bir direnişle kasalarında çürümeye terk edilecek lahanaları, güğümlerce süt, kilolarca patates, saman balyaları yüklü traktörleriyle Brüksel’e doğru yola çıktılar. Yunanistan’da sınır kapıları ithalata ve TIR’lara geçit vermedi. Otobanlar kilometrelerce traktörle ulaşıma kapandı. Traktörler Avrupa Parlamentosu merdivenlerinden çıkarak kapıları aştı. Litrelerce süt yollara, meclis binalarına boca edildi. Yöneticilerin evleri patates ve tezekle kuşatıldı. Fransa sokaklarında saman balyalarıyla, traktör lastikleriyle kurulan barikatlar, Fransız ihtilalini anlatan gravür ve tablolardan çıkmışçasına etkileyici görüntüler yarattı. Avrupa’daki çiftçilerin haykırdığı, bu ülkenin çiftçisinin yaşadıklarından bağımsız değil. Türkiye’de de tarım, yıllardır plansızlık, ithalat politikaları, şirketleşme ve kamusal desteğin geri çekilmesiyle çökertiliyor. Kırsal boşalıyor, üretici borçlanıyor, gıda fiyatları artıyor. Aynı sistem, farklı coğrafyalarda benzer sonuçlar üretiyor. Hele Avrupa çiftçisi için hâlâ hatırı sayılır derecede kapsayıcı olan sosyal devlet ve kanunları yok sayamayan oturmuş sosyal adalet kavramlarının olmadığı ve “gelişmekte olan devlet” statüsünü bile koruyamayacak düzeyde ekonomik çöküş yaşayan ülkeler için fatura çok daha ağır. Bursa milletvekili, ziraat mühendisi ve çiftçi Orhan Sarıbal ’ın CHP tarım politikalarından sorumlu olduğu dönemde canlı hayvan ithalatı için çıkarılan özel izin ve bakanlık çalışanlarını içeren paravan şirket anlaşmalarını ifşa eden raporu hatırlanmalı. Bize reva görülen “şarbonlu hayvanların” ithalatının arka planını ortaya dökmüştü. O rapordan bugüne değişen sadece isimler ve siyaset yaptıkları çatılar oldu. Ülkemizin en önemli stratejik tarım ayaklarından olan hayvancılıksa tükenme noktasında. Sarıbal 2026’nın eşiğinde ülkemizin gelir, faiz, vergi, üretim rakamlarını açıklamış. En düşük ortalama gelir tarım sektöründe. Bir zamanın lider tarım ülkesinde, tarım toplam gelirden yalnızca %2,8 pay alabiliyor. Ne acı! Tarım emekçisinin yıllık ortalama geliri 2025 yılı asgari ücretinin altında. Oysa üretim ne kadar meşakkatli ve ana yaşam kaynağı için elzem. Tüm muhalefet partilerinin neyi farklı yapacaklarını nedenleriyle anlatması için çok önemli bir dönüm noktasında olduğumuzu hatırlaması, Tarım Bakanlığı politikalarının karşısına her yönüyle ele alınan ve doğru kadrolarla şekillenecek kapsamlı bir programı olması gerekli. Bir başka ürkütücü haber; son 60 yılda ülkemizin 240 gölünün 186'sının tamamen kuruduğunu, geriye kalanların da kuraklık tehlikesi ve aşırı kirlilik etkisinde olduğunu söylüyor. Buyurun size haberin söylediğini etkisiyle birlikte idrak etmesi gereken yöneticilerin ranta kurban ettiği göller, akarsular ve tarım toprakları yitiminin ardında gözden kaçırılan ve umursamadıkları birkaç alt başlık. Kuraklık, kıtlık, şirketler lehine vahşi sulamanın sonuçları, tükenen habitat, yok olan balık nesilleri, gıda güvenliği krizi, savaş coğrafyasında ithalata bağımlı ülke, yoksulluk, açlık sınırı… Bu arada asgari ücret de açıklandı değil mi? 28.075 Lira! 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı için açıklanan tutarın 2000 Lira altında! Avrupa’da çiftçi eylemleri bize şunu da hatırlatıyor: Hak talebi kurtarıcı bekleyerek alınmıyor. Uzun süredir siyasetin dar koridorlarına sıkıştırılan itiraz, yeniden sokağa, meydana, yaşama dönüyor. Bu eylemler, baskıcı rejimlerin ve teknokrat yönetimlerinin “başka seçenek yok” yalanını da boşa düşürüyor. Yeni bir yıla girerken, bu yüzden Avrupa meydanlarından yükselen sesi duymak önemli. Çünkü bu ses yalnızca öfke değil; aynı zamanda umut taşıyor. İyi tarımın, halkı önemseyen bir ekonominin, daha iyi bir yaşamın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Dayanışmanın, kamunun ve adaletin yeniden hatırlandığı bir dünya için ipuçları sunuyor. 2026’ya girerken belki de en çok buna ihtiyacımız var: Sistemin çatlaklarından sızan bu hak arayışlarını görmek, benzerliği ve bağı görmek ve yalnız olmadığımızı bilmek. Bardak taştı. Şimdi mesele, o taşan suyun nereye akacağını birlikte yönlendirmek. Başka bardaklara doldurmak. Birlikte yudumlamak. Hamiş: 2026 için bir okuma önerisi. Sol Kültür Yayınları’ndan 21. Yüzyılın tarım ve antikapitalist perspektifini Özge Güneş ve İlkay Öz editörlüğünde iyi bir derlemeyle anlatan KIRLARDAN GELECEKLER adlı kitabı okumanızı öneririm.