Yüzyılın ilk çeyreği biterken emeğin halleri

2025 ile birlikte 21. yüzyılın ilk 25 yılı, ilk çeyreği de bitti. İnsan ömrü için epey uzun bir süre olan çeyrek asır toplumsal yaşam için de kayda değer bir zaman. 25 yıl boyunca köklü değişiklikler yaşandı, yeni eğilimler, sorunlar ve kavramlar oryaya çıktı. Kısacık bir yılın muhasebesi bile yapılırken 21. asrın ilk çeyreğinin muhasebesini yapmamak olmaz. Bir yıl toplumsal yaşam için trend oluşturmaya fark yaratmaya pek yetmez ama 25 yıl hayli uzun bir süre. Bu yazıda 2025 ile birlikte tamamlanan 21. yüzyılın ilk çeyreğinin emek açısından kısa bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağım. DEĞİŞMEYENLER 20. yüzyılın sonu çalışmanın ve sınıfların bittiği söylenceleri yaygındı. Liberalizm galebe çalmıştı, sınıf çatışmaları bitmişti, sınıf önemsizleşmişti vb. vb. Dijitalleşme, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde pek moda olan Endüstri 4.0 ve ilk çeyrek biterken yaygınlaşan yapay zekâ uygulamaları da benzer ütopya veya distopyaları ve yeni kavramları yeniden dolaşıma soktu. Fabrikalar insansızlaşacak, kimsenin çalışmasına gerek kalmayacak, insan işgücü olmaktan çıkacak… Bu iddialar ilk çeyrek biterken yeniden dolaşımda. Dahası tıpkı 1990’lar gibi kapitalizmin dönüştüğü iddiaları da revaçta. Bilişim teknolojilerinin yarattığı çarpıcı imkan ve teknikler yeni kavramları da dolaşıma soktu. Bunlar arasında en bilinenleri prekarya ve tekno-feodalizm oldu.  İşçi sınıfının yerini prekaryanın aldığı iddia edilmeye başlandı. Platform ekonomileri, dijital çalışma türleri, yeni çalışma biçimlerinin meselenin esasını da değiştirdiği sanıldı. Örneğin teknoloji şirketlerinin muazzam gücü ve dijital teknolojilerin sarsıcı gelişimi sonucu sermayedar sınıfın tekno-feodallere dönüştüğü, işçilerin de yurttaşların da serflere dönüştüğü iddia edilmeye başladı. Oysa 21. yüzyılın ilk çeyreğine baktığımızda çalışmada ve çalışma biçimlerinde yaşanan etkileyici değişmeye rağmen çalışma ilişkilerinin özünün pek de değişmediği görüldü. Teknolojist yaklaşımlar çalışmanın biçimindeki değişimleri meselenin esasının değişimi olarak görüyorlar. Oysa kapitalizmin birkaç yüzyıllık tarihinde büyük teknolojik dönüşümler ilk kez yaşanmıyor. Buharlı makinelerin, elektriğin ve otomasyonun keşfi de benzer analizlere yol açmıştı. Değişim dönemlerinde değişmeyeni esas meseleyi unutmamak çok kıymetli. Rivayet odur ki, torun Henry Ford, 1950’lerde Birleşik Otomobil İşçileri (UAW) sendikasının lideri Walter Reuther’a otomasyonla ve ilk nesil robotlarla çalışan bir otomobil fabrikasını gezdirirken “Bu robotlara sendika aidatlarını nasıl ödeteceksin?" diyerek takılır. Reuther, duraksamadan şu cevabı yapıştırır: "Peki siz onlara ürettiğiniz bu arabaları nasıl satacaksınız?" 20. yüzyılın ortasındaki bu diyalogun benzerlerini 21. yüzyılın ilk çeyreğine de uyarlamak mümkün. “Karanlık fabrikalar”, “nesnelerin interneti”, “çalışmanın sonu” bu dönemin revaçta kavramları. Ancak bütün bu modern pek yaratıcı, insan hayatını inanılmaz kolaylaştıran teknolojilere rağmen çalışma ilişkilerinin özü pek değişmiyor: İnanılmaz yaratıcılığa ve büyüklüğe ulaşan teknoloji şirketlerinin sahipliği, nihai karar vericiler, bu şirketlerin patronları ile onların çalışanları ve müşterileri arasındaki muazzam asimetrik güç ilişkisi; ücretli çalışmanın, bağımlı çalışmanın yaygınlaşması; büroların, teknolojik platformların ve hatta aplikasyonların birer fabrikaya dönüşmesi. Bunları bir yana bırakarak teknolojist analizleri abartmak gerçeğin üzerini örter. Bilişim teknolojileri ve dijitalleşmenin muazzam bir güvencesiz çalışma sistemi yaratması ve yeniden proleterleşme yoluyla dünyanın proleterleşmeyen kısımlarının proleterleşmesi, dünya ticaretinin yeryüzünün her bir zerresine ulaşması ve milyonların yeni teknolojilerle kapitalist piyasaya katılması, müşteri haline gelmesi, finansallaşması, borçlanması… 21. yüzyılın ilk çeyreğinin gösterdiği en önemli gerçek bence bu. Teknolojist ütopya veya distopyalar bir yana yeni teknolojik iktisadi güç yoğunlaşması,  tekno-oligarşiler toplumsal eşitsizliği ve adaletsizliği derinleştiriyor. Zarf değişse de inanılmaz çeşitlense de yeni yeni adlar alsa da mazruf esasen aynı. Sömürü ve eşitsizlik derinleşiyor ve yeni boyutlar kazanıyor. İktisadi güç eşitsizliği, sınıfsal farklar derinleşiyor. İnanılmaz yaratıcı teknolojiler inanılmaz ilkel çalışma ilişkileri üretebiliyor. Dijitalleşme, güvencesizliği de işten çıkarmayı da dijitalleştiriyor. Otomasyon robotlaşma artıyor ama ücretli işgücü yaygınlaşıyor, verimlilik artıyor ama güvencesizlik ve belirsizlik de artıyor. İşin özü yeni şişelerde eski şaraplar! TÜRKİYE PANORAMASI Gelelim memlekete. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye’de emeğin hallerine… Türkiye’de 20. Yüzyıl kapanırken gündemdeki en önemli konu sosyal güvenlikti. 1990’lı yılların sonunda gündeme gelen sosyal güvenlik karşı devrimine karşı örgütlü emeğin görkemli bir protestosu oldu. 24 Temmuz 1999’da Ankara’yı dolduran yüz binlerce sendikalı işçi 20. Yüzyılın en görkemli eylemlerinden birini yapıyordu.  O gün Ankara Kızılay Meydanını dolduran ve sosyal güvenlikte yapılmaya çalışılan karşı devrime itiraz eden örgütlü emeğin ne kadar haklı olduğunu çeyrek yüzyıl sonra çok daha iyi anlamak mümkün. Emeklilerin bugün yaşadığı sefaletin tohumları o günlerde atıldı. O günlerde sınırlı bir farkındalığa sahip emekliler konusu günümüzün yeni sosyal ve siyasal gerçeği oldu. 20. yüzyılın sonlarında tarih sahnesinden çekildiği iddia edilen örgütlü emek 21. yüzyılın ilk çeyreğinde hiçbir yere gitmediğini gösterdi. İnsan yaşamı kısa. İnsan kısacık yaşamında toplumsal durağanlıkla karşılaştığından umutsuz olabiliyor. Oysa toplumsal yaşam daha uzun zaman dilimleriyle ölçülmeli. Örgütlü emek 21. yüzyılın ilk çeyreğinde sahneye geri döndü: 2010’daki Tekel direnişi, 2015’teki Metal Fırtına ve sayısız tekil işçi eylemi ve direnişi yaşandı.  Sınıf sadece iktisadi bir kategori değil deneyimi ile ilişkileri ile anlam kazanan bir toplumsal güç. 21. yüzyılın ilk çeyreğini Türkiye’de sosyal ve sınıfsal gerçeklerin varlığını pek çok kez hissettirdiği bir dönem oldu. Emeğin haklarını koruma mücadelesi sürdü. Ekonomik bunalımlardan karşısında edilgen olduğu sanılan kitleler birkaç kez iktisadi koşullara karşı güçlü itirazlar yaptı. Bunu sandıkta gösterdiler, sokakta gösterdiler. Türkiye’de de emeğin doğasının değiştiği, sınıfların önemsizleştiği, emeğin yerini dijital teknolojilerin aldığı iddiaları eksik olmadı. Ancak 21. yüzyılın ilk çeyreğinde memlekette işçileşme, ücretli çalışma arttı. Kapitalistleşme derinleşti. Eşitsizlik derinleşti. Dijitalleşme ile vahşi kapitalizm el ele büyüdü. Ülke tarihinin en büyük iş cinayetleri 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde yaşandı. Ülke tarihinin en yaygın grev yasaklamaları bu çeyrekte yaşandı. Sendikalaşan işçiler dönük gaddar uygulamalar bu dönemde yaşandı. Fabrikalar, işletmeler giderek birer işçi cehennemine dönüştü. Güvencesiz, esnek, geleceksiz bir çalışma rejimi kökleşti. Sendika ve toplu iş sözleşmesi sadece işyerlerinin kapısının dışına atılmaya çalışılması, günlük dilden de çıkarılmaya çalışıldı. Basit sıradan gerçekler, sınıfsal çelişkileri ve eşitsizlikler süslü kavramlarla örtülmeye çalışıldı. Siyasal rejimde yaşanan otoriter-totaliter eğilimler bileşik kaplar gibi toplumsal alanın diğer alanlarına da yansıdı. Emek rejimi despotikleşti. Despotik emek rejimi bir yandan inanılmaz bir iktisadi güç eşitsizliğinden (piyasadan) doğarken öte yandan mevzuat ve uygulamalar ile pekişti. Sendikaların ana gövdesi artan biçimde siyasi iktidara eklemlendi. Bu durum onu atalete sürüklerken öte yandan kaçınılmaz bir basınç da yaratmaya başladı. Sınıfı sendikalarla kontrol etme zihniyetinin sınırlarına yaklaşıldı. Kısaca 21. yüzyılın ilk çeyreğinde asıl mesele sosyal mesele, sınıfsal mesele olmaya devam etti. Parlak teknolojik icatlar, inanılmaz boyutlara varan dijitalleşmenin örtemediği sıradan gerçekler  “buradayım” demeye devam etti. 2025 yılın baktığımızda da bunun çok sayıda ipucunu görüyoruz. Sosyal güvence, yaşanabilir ücret, güvenli çalışma yine çalışma hayatının esas meseleleri olmaya devam ediyor. Yaz aylarındaki toplu sözleşme mücadelesi, emeklilerin derinleşen sorunları 2025’e damgasını vurdu. 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde de sosyal güvenlik, geçim derdi, güvenli çalışma meselesi esas mesele olmaya devam edecek. Kuşkusuzu bu sosyal-sınıfsal asıl mesele diğer sorunları önemsizleştirmiyor ama odağına esas meseleyi almayan bir toplumsal ve siyasal hat 21. yüzyılın 2. çeyreğinde başarılı olamaz. Hem günlük hat hem de siyasal ve toplumsal hayallerimizde bu gerçeği gözardı edemeyiz. 2025’İN İKONİK TABLOSU İKİ SINIF, İKİ DÜNYA! Mesele 20. yüzyılın başında John Reed ’in Dünyayı Sarsan On Gün kitabında anlattığı bir aydınla tartışan askerin tutumu kadar berraktır. Sosyal sınıflar ve bu sınıflar karşısındaki tutum. Uzun söze gerek yok! 2025’i de şöyle özetlemek mümkün: 9 milyonluk saat takabilen bir muktedir ile 16 bin lirayla 22 bin lira ile bir ay geçinmek zorunda olan milyonlar. 2025’in en ikonik ve distopik resmi budur. İki sınıfı, iki toplumsal hali, iki toplumsal gerçeği bundan daha iyi resmetmek mümkün değil. Hiçbir çarpıcı teknolojik icadın ve aplikasyonun örtemediği sosyal-sınıfsal gerçek budur.