Neşeli yas

Bu gece yeni yıla giriyoruz. Aslında yılbaşı ya da doğum günü gibi ritüeller, hem yasa dair bir telafidir, hem de zaman sanki bizim kontrolümüzdeymiş yanılsamasına yarar. Yılbaşı gecesi, sanki bir sayı değişince, içerideki ağırlık da yer değiştiriyor gibi olur. Oysa çoğumuz için 31 Aralık, “bitti” duygusunu üretmek üzere kurulmuş bir sahnedir. Bittiği için değil, bitmiş gibi hissetmeye ihtiyacımız olduğu için. Geri sayımın o çocuksu heyecanı, bir dakika boyunca milyonlarca insanı aynı ritme sokar. Sonra 00:01 gelir: Ne mucize olur ne felaket. Sadece hayat, kaldığı yerden devam eder. Ama tam da bu yüzden ritüel işe yarar; zamanı yenmez, yalnızca zamanın altında ezilmemize kısa bir ara verir. 90’ların sonuna doğru, yılbaşı gecesi bir sahil kasabasındaydım. Sahilde deniz onlarca metre geri çekilmişti ve her yer karla kaplanmıştı. Şair bir arkadaşımla çekilen denizin içine masa kurmuş, ateş yakmıştık. Yeni yıla şiirler okuyarak girmiştik. Turgut Uyar, “Denizin Yanları” şiirinde “nerde geçerse geçsin bir yılbaşı yolculuğu / sonu hüzündür durmadan” diye yazmıştı. Biz de hüzünlüydük, yaslarımızla baş başa. Ama kar ve denizle kuşatılmış bir haldeyken neşeliydik de... “Neşeli yas”ın mümkün olduğunu düşünürüm. Yasın acısını inkâr etmeden, ama acının tek duygu haline gelmesine de teslim olmadan yaşanabileceğine inanıyorum. Freud’un “yası çalışmak” dediği şey sadece “unutmak” değil, içsel temsili yeniden kurarak kaybın ruhsallığa yerleşmesidir. Neşe bir kaçıştan ziyade, kaybın yanında kalan hayatla yeniden temas kurmak anlamına gelir. Ama tabii, neşe ile yas arasında ince bir çizgi de var. Neşe, acıyı susturuyorsa savunma mekanizması gibi çalışır. Çılgıncasına eğlenmek, içerideki acıyı bastırıp yok etme amacını taşır. DÜŞERKEN Neşe ve yas hakkında düşünürken, aklıma yıllar önce okuduğum Nick Hornby’nin ‘Düşerken’ adlı romanı geldi. Yılbaşı gecesi, birbirlerinden habersiz dört kişi, Londra’da Toppers Binası’nın tepesine çıkıp çatıdan aşağı atlamaya karar verirler. Çatıdaki karşılaşma bir “mucize” gibi kurulmaz; komiktir, sakildir, biraz utandırıcıdır. Bu utanç, romanın gizli motoru gibi çalışır. Dört karakterin (Martin, Maureen, Jess, JJ) bu karşılaşması, onları hayatta tutacak tanıklığı mümkün kılar. Tanıklık, yıkıcı yalnızlığın panzehiridir bir bakıma. İçerideki ses tek başına kaldığında mutlaklaşır; bir başkası işin içine girince o mutlaklık çatlar. Romanın asıl cüreti, umudu büyük sözlerde değil küçük temaslarda aramasıdır. O gece karakterler dünyayı kurtarmazlar; birbirlerinin orada oluşuna ve hikayesine sadece "tanık" olurlar. Bazen birinin sadece yanında durması, uçurumun kenarındaki bir başkası için yerçekiminden daha güçlü bir kuvvettir. Tanıklık sadece kişisel bir ihtiyaç değil; ortak gerçekliğin de en küçük birimi. “Post-truth” denen iklimde birbirimizin gerçeğine inanmaktan vazgeçtikçe, herkes kendi iç sesine biraz daha mahkûm kalıyor. O sahil kasabasında, çekilen denizin ortasına masa kurup ateş yaktığımız günü düşünürken, yeni bir yıla giriyor olmaktan çok, hayata olan tanıklığımızı kutluyorduk şiirlerle. 2026, umarım ortak gerçeklik duygumuzun güçlendiği bir yıl olur.