Yaşanmış bir öykü

Gerçek bir öykü de diyebilirdim. Ama böylesi daha iyi. Başkasından dinlediğim bir öykü de gerçek olabilir. Oysa şimdi anlatmaya niyetlendiğimi kendim yaşadım. Gerçek oluşunu başkasının tanıklığına dayandırıyor değilim. Üzerinden bir ay bile geçmedi daha. Bizim parti mekânlarından birinde küçük bir toplantımız var. Kaç basamak olduğunu hiç saymamış olsam da önemsiz bir ayrıntı olarak bile yer vermeye  değecek kadar çok olmayan basamaklardan çıkıyorum. Yine de sözünü etmeden edemiyorum; çünkü kapıya ulaştığımda soluklanma ihtiyacı kendini duyurur her defasında. Kapıyı açanın merhaba ya da hoş geldin selamına karşılık verebilmek için süresi her zaman aynı olmayan bir soluklanma aşaması geçirmeden yapamam. Bu nedenle, geç kalmış falan değilsem, bu önlemi ihmal etmem. Benim türümden bir aşamacılık düşmanı için kimin verdiği bilinmez, acımasız bir ceza denebilir belki! Yine öyle olmuştu. Kapıyı açan, sevimsizine hiç rastlamadığım genç bir yüz. “Hoş geldin abi” diyor. Neyse, önlemimi aldığım için, hiç beklemeden “Hoş bulduk” diyorum. İçeri geçiyoruz. Kapıyı açan dışında içeridekileri tanıyorum. Onlar da durumu fark etmiş olmalılar ki, tanıyıp tanımadığımı soruyorlar. Bugünkü nöbetçinin bir engeli çıktığı için gelememiş, arayıp onu çağırmışlar. Ben tanımadığımı söyleyip özür diliyorum. O “Ben sizi tanıyorum” diyor. “Benim rozetimi siz takmıştınız!” Buyur burdan yak şimdi! Mırın kırın bi şeyler söylemeye çalışıyorum. İçimden de, bu çocuğu daha fazla konuşturmasalar bari, diyorum. Bu kez, kimsenin sorup özendirmesini beklemeden kendisi devam ediyor: “Benim ilk eğitimimi de siz vermiştiniz.” Anlaşıldı, bu çocuk beni yerin dibine batırmak için nöbeti devralmış. Söyleyecek söz bulamıyorum. Söz bulamayınca da alnıma öyle bir şaplak atıyorum ki, sesi dışarılardan bile duyulmuş olabilir. Ona, şimdi de değil, çok daha önce sorumluluk üstlendiğim eğitim çalışmalarında, başlarken şunları anlattığımı söylemek isterdim örneğin: Arkadaşlar, her biriniz, sırayla, adınızı, hangi örgütten geldiğinizi söyleyin bakalım. Onlar da dediğimi yaparlardı. Bu tanışma bölümü tamamlandıktan sonra da şu uyarıyı ya da özürü dile getirirdim: Şimdi tanıştık tanışmasına da, diyelim, bundan üç beş gün ya da üç beş ay sonra içinizden biriyle sokakta karşılaşır da tanımadan geçer gidersem yahut selamlaşıp karşılıklı durakladıktan sonra ayak üstü birkaç laf ederken adınızı hiç söylemediğimi fark ederseniz, sizi önemsemediğimi, unuttuğumu falan sanmayın. Belleğimin güçsüzlüğüne, özellikle de insanların adlarını saklama konusundaki yetersizliğine bağlayın lütfen! Bunları sevgili nöbetçimize söyleyemedim. Oysa o, beni istemeden güç durumda bıraktığını fark ettiğinden midir nedir, bize öyle güzel bir çay demleyip getirdi ki, benim gibi çay sevmeyen birine bile “Bu çayın hepsi bu kadar mı?” dedirtti. Bunu yüksek sesle değil elbette, içimden söyledim. Durup dururken ek işler çıkarmaya ne gerek var, öyle ya! Şimdi, bu yazdıklarımı bir edebiyat türü olarak öyküden iyice uzaklaştırıp bir tür iç dökmeye dönüştürürsem, şöyle devam edebilirim: Halkımızın sıkça kullandığı bir söz vardır, bilinir. İhtiyarlık başa bela, derler. Bana sorulursa bu sözde bir ilenme, bir kötüleme tınısı ilk anda sezilse de, daha çok, insanın bedensel ve ussal yetilerinde birtakım eksilmelerden yakınma, ama aynı zamanda onların farkına varmanın yanı sıra yaşantılarıyla biriktirerek kazandıklarını öne çıkarma ve o sevdiğimiz marşta dile getirildiği gibi “hayat denilen kavgada” ilerleyip gitme çağrısı var. Bir de ne var? Pek çok kez, üstelik de bir yenilik olup olmadığına bakmadan hoş geldin yeni yıl demekten bıkmışlığımız var. Gelecektekileri gerçekten yeni yapmak için uğraşılacak yıllar var. Hocamız, arkadaşımız, illegal şairimiz Ergin Günçe’nin nerelerde kalmış dizeleri var: Sokak lâmbalarını tanık gösterebilirim Yalan söylemem zaten hacet de yok Özlediğimiz şeylerin adları Saymakla tükenmez.