'Soğuk Savaş islamcılığı'ndan bugüne: Bilal Erdoğan’ın 'yerli ve milli aydın' arzusu - 1

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan, Genç Memur-Sen tarafından düzenlenen Türk Dünyası Akademisi Ödül Töreni’nde “eski aydın sınıfının tasfiye olduğunu” öne sürüp, “yerli ve milli bir yeni aydın sınıfa” ihtiyacımız olduğunu söyledi . Erdoğan’ın "eski aydın sınıfı"yla kastettiği genel olarak "batıcı aydınlar"dı. “Topraklarımız işgal edilmeden önce aydınlarımızın, entelektüel sınıflarımızın adeta kafalarının içi işgal edilmişti” diyen Bilal Erdoğan, ifadeden anlaşıldığı kadarıyla meseleyi Kurtuluş Savaşı öncesine, yani geç Osmanlı modernleşmesi dönemine kadar götürüyordu. 'Toplumuna yabancı aydın' söyleminin işlevi Esasen bunda şaşılacak bir şey yok, zira Erdoğan’ın vurguladığı konu, yani "Türkiye’de aydınların toplumuna, toplumunun kimliksel özelliklerine, değerlerine yabancılaştığı" yorumu, neredeyse 200 yıldır Türkiye’de siyasetten edebiyata pek çok alanda kendine yer buldu. Öte yandan milliyetçi mukaddesatçı Türk sağı 1940’lardan itibaren “halktan kopmuş aydınlar” meselesini siyasi söyleminin kurucu unsurlarından biri yaptı. Çünkü bu söylem, Türk sağının bir yandan Kemalist reformları diğer yandan Soğuk Savaş konjonktürü içinde “komünizm tehlikesini” temel hedef yapabilmesinde önemli bir olanak sağlıyordu. Ayrıca aydınların gayrimillilikle suçlanması, Türk sağının hiçbir zaman hedefine koyamadığı kapitalizmin yarattığı toplumsal çelişki ve problemleri kültürel bir mücadele diline çevirme stratejisinin parçası oldu. Bilal Erdoğan’ın 70 yıllık sağ lakırdıları birebir tekrarladığı konuşmasını bu minvalde biraz deşmek, “yabancılaşmış aydın”, “aydın-halk kopukluğu” meselesine değinmek istiyorum. Bunun için tam da Bilal Erdoğan’ın da işaret ettiği döneme yani geç Osmanlı modernleşmesine kadar gitmek gerek. Bilindiği üzere Türkiye’de modernleşme/Batılılaşma devleti kurtarmak amacıyla ve bir devlet projesi olarak başladı. Bu doğrultuda öncelikle modern bir askeri örgütlenme, modern bir bürokrasi kurulmak istendi. Böyle bir kurumsallaşmada görev alabilecek nesiller yetiştirmek üzere de Batılı eğitim kurumları açıldı. Doğal olarak, Türkiye’de Batı’yla, Batının fikirleri, yaşantısı, jestleri, giyimi vs. ile öncelikle toplumun küçük bir azınlık kesimi tanıştı. Bu etkilenme yine doğal olarak toplumsal bazı yarıklar oluşturdu, kimi zaman ortaya karikatür tiplemeler de çıktı. Esasen bunun etkilerini belki de en çok edebiyatta gördük; Türk romanının çıkışında sıkça betimlenen “alafranga tip”, tam da toplumdan kopmuş bu aydın figürünü yansıtıyordu. Öte yandan bu süreçte önemli tartışmalardan biri “nasıl bir Batılılaşma?” sorusu oldu. Batıcılık dışındaki Türkçülük, İslamcılık gibi fikir akımları da hiçbir zaman kategorik olarak Batılılaşma/modernleşmeyi reddetmedi. Batı’dan ne, ne kadar alınmalı, hangi yönlerimiz korunmalı şeklindeki sentezci, eklektik bir anlayış Türk düşünce dünyasında yaygın kabul gördü. Nitekim yukarıda bahsini geçirdiğim “alafranga tipi” ele alan edebiyat eserlerinde de çoğunlukla bu tipin karşısına “Batılılaşmayı doğru anlamış” bir tip çıkarıldı. 'Doğru Batılılaşma' tartışması Cumhuriyet devrimi Türkiye’nin Batılılaşma/modernleşme sürecini daha hızlı ve keskin adımlarla sürdürürken aydın-halk ikiliği tartışması gündemi meşgul etmeyi sürdürdü. Esasen Cumhuriyetçi aydınlar da “Tanzimat aydını” olarak yaftalanan bir kesimi yerel değerlerden uzaklaşmış, yabancılaşmış bir profil olarak eleştirdiler. Bu sefer onlar modern aydının aynı zamanda “milli” olması gerektiğini söyleyerek “doğru Batılılaşma” tartışmasına katıldılar. Bu süreçte esasen “yanlış Batılılaşmanın” ya da “yabancılaşmanın” en büyük göstergesi olarak “şekli, yüzeysel modernleşme” gösterildi. Yani Cumhuriyet devrimleri kimi kesimlerce (başta şapka devrimi olmak üzere) şekilsel olmakla eleştirilirken Cumhuriyetçi aydınlar da Batılılaşmanın öncelikle bilimde, eğitimde, kalkınmada olması gerektiğini söyleyerek Tanzimat Batıcılığını şekilcilikle suçladılar. Zaman zaman bu eleştirileri kendi dönemlerine dair de yaptılar. Kemalist aydın ve yazar Yakup Kadri’nin romanları, bilhassa da Ankara romanı bu tip bir “şekilci modernleşmeyi” yerden yere vurur. Antikomünizm fırsatını kaçırmayanlar 1940’ların ikinci yarısında itibaren Türk sağının tüm kanatları antikomünizm şemsiye altında bir araya gelerek kamusal etkinlik kazanmaya başlarken öncelikli hedefine yine aydınları koydu. Bu kez hedef “solcu aydınlardı”. Solcu aydınlar bir bakıma Tek Parti döneminin Kemalist aydınlarının bir devamıydı. Peyami Safa’nın literatüre soktuğu “devrimbaz” sözcüğü esasen her iki kesime karşı kullanılan bir silah oldu. Türkiye’nin Soğuk Savaş’a hevesle katılmasıyla, Batı’dan ekonomik ve siyasi destek almak için ülkede bir “komünizm tehlikesi” olduğu gösterilmeliydi. 1946-1950 arası ülkedeki bir avuç solcu aydın , işten çıkarmalar, tutuklamalar, çeşitli linç girişimleri ve cinayetlerle tasfiye edilmeye çalışıldılar. Bu süreçte genellikle Türkçü-İslamcı gençler hedef göstererek, kimi zaman yakıp yıkarak sürecin parçası olurken, siyasi odaklar da bir tasfiye sürecini yürütmeye gayret sarf ediyordu. Solcu aydınlara karşı başlatılan bu “seferberlik”, milliyetçi mukaddesatçı ve İslamcı Türk sağına devlet nezdinde meşruiyet kazanma fırsatı da yaratıyordu. Komünist tehlikeye karşı onlar devletinin yanındaydı. Çok partili hayata geçilmesi, ardından DP iktidarı, o döneme dek yapılamayan Kemalizm ve Tek Parti dönemi eleştirilerine de fırsat yarattı. Kemalist modernleşme projesi çoğunlukla Atatürk’ün şahsı dışarıda bırakılarak milletin değerlerine yabancılaşmış bir avuç elitin halka karşı zorla uyguladığı bir süreç olarak hedef tahtasına kondu. Bu söylem aynı zamanda antikomünizmle birleştiriliyordu. Akıl yürütme basitti: Kemalist modernleşme, değerlerinden, kültüründen, özünden uzaklaşan bir nesil yaratmış, neticede bu nesiller maneviyatsızlığın tabii bir neticesi olarak komünizme kadar savrulmuştu. Bu tür eleştiriler bilhassa 1960 sonrasında Türkiye’de solun yükselişe geçmesiyle arttı. Kemalist devrimlerle komünizm tehlikesi arasında doğrudan bir hat kuran bu siyasi söylem, özellikle Türk-Müslüman kimliğinden kopuk bir eğitim sisteminin mimarı olmakla suçlanan Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı dönemine yöneltiliyordu. Bu sayede onu Bakan yapmakla ve himaye etmekle İsmet İnönü de suçlanabilirken Atatürk ve onun dönemi doğrudan ve açık açık hedef tahtasına konmamış da oluyordu. Oysa bu söylemin bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından başlatılmış Cumhuriyet devrimine toptan bir itiraz olduğu ve asıl hedefin “Atatürk devrimleri” olduğu çok açıktı. Kültür karşılaşmasından faydalanma çabası Türkiye 1950’lere kadar köylü bir toplumdu, nüfusun çok az bir kısmı kentlerde yaşamaktaydı. Batılılaşmacı reformların etkisi başta elbette kentli azınlık kesimler üzerindeydi. 1950’lerde ortaya çıkan kentleşme dalgası bir kültür karşılaşması, kimi zaman çatışması yaratırken özellikle taşradan üniversite okumaya gelen genç kuşaklar için kentli yaşam biçiminin başta yadırgatıcı ve zorlayıcı olması kaçınılmazdı. Bu dönemde kentte kimliksel bir tutunum arayışı, özellikle siyasallaşmanın yoğun olduğu 1960’larda kültürel karşıtlıkların siyasal karşıtlık biçimi almasına da yol açtı. Kimi taşralı gençler için kent, kent kültürü cezbedici ve korkutucu olduğu kadar aynı zamanda Batılı, maneviyatı düşük bir yaşam biçimi olarak nefret ve haset duygusu da yaratabiliyordu. Bu dönemde devletin içindeki kimi kanatlar tarafından açıkça desteklenen sağ örgütlerin solu maneviyatsızlık olarak damgalamasıyla birlikte kültürel çelişkiler rahatlıkla antikomünist bir hınca evrilebiliyordu. Türk sağı sol, sosyalist düşünceyi ekonomi-politik bir yaklaşım olarak görmek yerine yozlaşmışlıkla, ahlaksızlıkla, gayri millilikle suçlayabiliyordu. Üstelik retorik bir anti kapitalist söylem üzerinden kapitalizmi sosyalizmle aynı materyalist temele dayandıkları iddiasıyla eşitleyebiliyordu. Ezcümle Bilal Erdoğan’ın sözleri Soğuk Savaş islamcılığının miras bir söyleme dayanmakta. İçinde islamcılığın da yer aldığı milliyetçi mukaddesatçı Türk sağının Batılılaşma-modernleşme-Cumhuriyet devrimleri-komünizm arasında doğrudan bağ kurduğu bu anlatı öncelikle aydınları hedef aldı. Bu konuyu daha derinlemesine ele almak için bilhassa 1960’lardan itibaren aydın kavramının solla ilişkisine, bu ilişkiden rahatsızlık duyan milliyetçi mukaddesatçı kanaat önderlerinin tepkisine ve bunların siyasi mücadeledeki yerine bakmak gerek. Bu devam yazısının konusu.