Beylikdüzü Belediye Başkanımız Mehmet Murat Çalık, Şişli Belediye Başkanımız Resul Emrah Şahan, İBB Genel Sekreter Yardımcımız Gürkan Akgün, İmar ve Şehircilik Daire Başkanımız Ramazan Gülten, Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı Tayfun Kahraman, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Sekreteri Nuri Cem Ceylan ve ben ortak bir kaderi yaşıyoruz. Hepimiz şehir plancısıyız, hepimiz kentlerimize mesleğimizin temel ilkeleri ışığında hizmet ettik, kent suçlarına engel olduk, kentlerimizin sağlıklı ve güvenli gelişmesi için görevimizi ifa ettik ve hepimiz tutukluyuz. Bu elbette bir tesadüf değil. Bilinçli bir tercih. Tercihin nedeni de açık, tüm gücün tek elde toplandığı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihmal edildiği, Anayasada yer alan haklarımızın korunamaz hale geldiği, hukuk güvenliğinin de peşisıra ortadan kalktığı bir dönemden geçiyoruz. Bu zamana kadar kent rantlarını yöneterek sermaye transferi yapan iktidar, yerel seçimlerde kaybettiği şehirler üzerinde tasarruf sahibi olarak aynı pratiği devam ettirmek istiyor. Şehir plancıları da görev yaptıkları yerlerde kent suçlarına izin vermedikleri, karşısında durdukları için açıkça hedefte. Net bir örnek karşımızda duruyor. İPA tarafından hazırlanan rapora göre 2000-2019 yılları arasında kamu arazilerinin imara açılması sonucu 130 yüksek rantlı proje üretildi. Bu projelerden sadece imtiyazlı şirketler faydalandı. Sadece 130 projede toplam yaratılan rant 85 milyar dolar büyüklüğüne ulaştı. İstanbul’u 4 kere depreme hazırlayacak büyüklükte bu rant, yaratılan projelerle belirli kesimlere transfer edildi. 2019 yılında yapılan yerel seçimden sonra İstanbul halkı farklı bir yerel yönetim anlayışını iktidara getirdi. O tarihten sonra rant üretme odaklı şehircilik anlayışı değişti yerine düzenli, kamu yararı hedefli şehir planlama ilkelerine uygun, halk merkezli bir kent yönetimi anlayışı hayata geçti. İşgaller, tahsisler, yandaş kollamacı imar-emlak operasyonları iptal edildi. Hayata geçen uygulamalar 2024 yılında yapılan seçimlerde 16 milyon İstanbullunun açık ve büyük desteği ile tasdik edildi. Kanal İstanbul projesi de önemli bir örnek olarak karşımızda duruyor. İstanbul’a telafi edilemez zararlar verecek proje, 2019 yılında yapılan iki seçimde ve 2024 yılında yapılan yerel seçimlerde kent halkı tarafından açıkça reddedildi. Kanal İstanbul projesini öneren ve hayata geçireceğini söyleyenler seçimlerde yetkiyi alamadı. İstanbul’un bu kadar güçlü ve açık şekilde hayır dediği projenin müellifleri ise İstanbul’un iradesini yok saymaya devam ediyor. 88,9 milyon metreküp su tutma kapasitesi ile yılda 1.5 milyon kişinin içme suyu ihtiyacını karşılayan Sazlıdere Barajı’nın tamamen yok edilmesi pahasına baraj etrafında on binlerce konut inşası devam ediyor. Sazlıdere içme suyu havzasında TOKİ tarafından yapılmakta olan ve ruhsatsız olan onbinlerce konut inşaatı için Havza Mevzuatı gereği tutanak tutarak işlem yapan kıymetli dostum İSKİ Genel Müdürü Doç. Dr. Şafak Başa ve İSKİ Çevre Denetim Dairesi Başkanı Adem Şanlısoy 231 gün adli kontrol tedbirine maruz kaldı. Aynı dönemde inşaat da büyüdü, neredeyse tamamlandı. Örnekler arttırılabilir ancak hepsi aynı hikayeyi anlatıyor. Bir tarafta kenti insandan soyutlayarak bir rant ve sermaye üretim, aktarım merkezi olarak bakan bir zihniyet var, diğer tarafta kenti insan odaklı olarak algılayarak, kentin imkân ve kaynaklarını geliştirmek, daha çok insana sunmak, kentin doğal, biyolojik, ekolojik, tarihi, kültürel varlığını korumak ve geliştirmek isteyenler var. Ne yazık ki kenti korumak, bedel ödemeyi de gerektiriyor, biz de bu ağır bedeli ödüyoruz. Ne yazık ki! Tarihe de baktığımız zaman ‘otoriter rejimler’ adı verilen rejimlerin bazı ortak özellikleri var. Merkezde güç yoğunlaşması, yasama ve yargı erkinin yürütme organının bir aracı haline dönüştürülmesi, temel hak ve özgürlüklerde yaşanan büyük erozyon, hukuk güvenliğinin ortadan kalkması bunların başında geliyor. İnsanlar haklarını koruyamaz hale gelirken, kentler de yaşanan sosyal yıkımdan, sosyal ve fiziksel anlamda payını alıyor. Kentin gerek ve ihtiyaçları öncelik olmaktan çıkarak, kentlerin bizzat kendisi de rejimin ihtiyaçları, talepleri çerçevesinde rant değeri üzerinden yeniden şekillendiriliyor. İnsanın ikinci planda olduğu hatta insanı ezen bir kent tasarımı da bu süreçte en yıkıcı haliyle hayata geçiyor. İnanıyorum ki bu dönem bitecek. Halkımızın çok daha iyi bir Türkiye’de, çok daha özgür, adalet içerisinde yaşamak istediği açık. 2019’da başlayan süreçte halkımızın büyük çoğunluğu insan odaklı yeni bir şehircilik anlayışı talep ettiğini de gösterdi. 2019 yılında hayata geçen uygulamalar, 2024 yılında büyük bir dalga halinde yurt çapına yayıldı, kabul edildi. Bu dalga büyüyecek, gelişecek ve nihayetinde ülkemizin hak ettiği günlere kavuşmasına da neden olacaktır. Çok daha güzel kentlerde, güvenlik, huzur ve adalet içerisinde kardeşçe yaşayacağız. Her doğan güneş umudu büyütüyor, bizi özlediğimiz günlere yaklaştırıyor. Güzel günler yakın!... Marmara Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü, 9 Nolu Cezaevi C-69 Doç. Dr.