Olay örgüsü, bir örgü modelidir. Yeni yılda birisi sürpriz yapabilir ve çok yakışacağını düşünerek size olay örgüsü bir hayat hediye edebilir. Hayatınızın bir biçimi olabileceği aklınızın ucundan geçmemiştir. “İşlenmemiş haliyle varoluş, peş peşe olaylardan ibaret baş belası bir şeydir. Oysa kurmacanın bir birliği, biçimi var” (Aldous Huxley). Hayat, ancak bir kurmaca içine yerleştirildiğinde bir biçime kavuşabilir. Ve birden kendinizi bir entrikanın içinde bulduğunuzda, hayatınızın bir biçimi olduğunu öğrenirsiniz, sakın şaşırmayın. Yaşadığınız ilişkiler, başınıza gelen olaylar özenle örülmüş ve biçimi olmayan hayatınıza bir biçim giydirilmiştir. Artık kesinlikle “hayatım bir roman” diyebilirsiniz. İspanyolcada olay örgüsü anlamına gelen ‘trama’, aynı zamanda ağ demek. Başlarına olay örülen bireyler, ağa takılan balıklar gibidir, hayatlarına giydirilen biçimden kurtulmaya çalıştıkça olay örgüsüne daha fazla dolanırlar. Bu esnada günün yorgunluğunu ekranların karşısında atmaya çalışan ve olay örgülerine pek meraklı bireyler, birilerinin başına örülen olayları koltuklarından merakla izleyebilir; olaylar kendi başlarına gelmediği için sevinebilir, kimi zaman da üzülebilirler. Fakat hiç kimse olayların kendileri için örüldüğünün farkında değildir. Bu, bir katarsis ritüelidir, toplumun olaylardan arındırılması. İktidarın arzusu, koşulsuz itaat eden, olay çıkarmayan bireylerden ibaret bir toplum projesidir. Böyle bir toplumda olaylar, sadece iktidar tarafından örülüp sahnelenir, gündemi sadece iktidar belirleyebilir. Ekranlardan gündemi izleyenler, öğrencilik yıllarından beri ebeveynlerinden işittikleri “olaylara karışma!” uyarısının ne kadar yerinde ve doğru olduğunu bir kez daha anlamış ve olaylara karışamamanın hazzını bir kez daha yaşamışlardır. Olaylara karışmamış olmak, hiçbir hazza benzemez, düşünsenize hep seyirci konumundasınız, seyretmenin hazzı. Olaylar sahnede gerçekleşir ve korkunç olaylar hep başkalarının başına gelir, seyredersiniz. Olaylardan arınmış steril bir özne, iktidarın kurmacasındaki bir karakterdir. Seyircinin rolü tiyatroda olduğu gibi, gündelik yaşamda da sahnelenen olaylara karışmamak, olayları belli bir mesafeden izlemektir; elbette olaylardan ders çıkarmak için yorum yapabilir, yargıda bulunabilir. Seyirci için mümkün dünyaların en iyisi, olayların hep başkalarının başına geldiği bir dünyadır. Fakat seyirciye rahat batabilir ve o zaman Halil Cibran ile birlikte şu soruyu sorabilir: “Ne emirlere itaatsizlik ettik ne yasak meyveden yedik, öyleyse bizi cennetten ayıran ne? Ne entrika çevirdik ne isyan ettik, o halde neden cehenneme atıldık?” (Kırık Kanatlar, Arkhe). Çok uzun zamandan beri Platon’un mağarasında yaşamaktalar. Bu soruyu sormaya ilk cüret eden, yerinden kalkmaya teşebbüs ettiği halde kalkamayandır, boynundan ve ayak bileklerinden oturma yerine zincirlendiğini ilk fark eden. Gösterileri izlemek zorundadır. Ve her soruda olduğu gibi bu soruda da yanıt sorunun içinde verilmiştir: itaat etmiş, yasak meyveden yememiş, isyan etmemiş ve entrika çevirmemiştir. Yaptığı tek şey, kendisine biçilen rolü kabullenmektir. Kendi hayatlarını öremeyen, örgütlenemeyen bireylerin, birilerinin ördüğü olay örgülerinde eninde sonunda cehennemi yaşamaları kaçınılmazdır. Hayatı iplik iplik eğirmek ve örmek zahmetli bir iştir, yorar insanı. Olayları örüp sahneye koyan, rolleri dağıtan kişi, ona seyirci rolü verdiğinde yerinden kalkmak zorunda kalmadığı için çok sevinmiştir. Hazır giyime, hazır gıdaya alışkın seyirci, hazır olay örgülerine de pek düşkündür. Ekranlarda sergilenen olay örgüsü modellerinden birini tercih edip olaylardan arınmanın hazzını yaşayabilir. Bir olay örgüsünden sıkıldığında diğer kanaldaki başka bir olay örgüsüne geçmenin hazzı, hiçbir hazla kıyaslanamaz. Fakat bir süre sonra görüntüler, Endülüs Köpeği (Bunuel) filminin meşhur göz sahnesindeki usturayı andırmaya başlar. Yakınlarının, eşi ve çocuklarının, çok sevdiği dostlarının başlarına örülen olayları izlemek canını çok yakmaktadır. Gözlerini kapamak ister, göz kapakları kapanmaz; yerinden kalkmak ister, kalkamaz. Seyretmenin hazzı yerini cehennem azabına bırakmıştır. Cibran’ın sorusu tüm şiddetiyle kulaklarında çınlamaktadır: Cehenneme neden atıldık?