Dün sabah, yani yılın ilk günü ilk saatlerinde, İstanbul’da (bazı semtlerinde) bembeyaz bir örtüye uyandık. Camdan baktığımızda bahçenin yeşili değil karın beyazı, arabaların farklı renklerde kaportası değil, tek bir renk, “beyaz” hâkimdi ortalığa. Aslında teknik olarak beyaz bir “renk” değildir. Aynı “siyah ” gibi. Ama hem siyahın hem de beyazın, bizlere çağrıştırdıkları çok yoğun duygular vardır. Siyah; hüznü, karamsarlığı, çöküşü, yokoluşu, sıkıntıyı, depresyonu, endişeyi, korkuyu, çaresizliği ve bilcümle olumsuzlukları temsil eder. Beyaz ise; yeniliği, aydınlığı, doğuşu, mutluluğu, arınmayı, sevinci, umudu, barışı temsil eden ve insanlık tarihi boyunca hep temiz bir simge olarak kullanılmıştır. O yüzden gelinlikler genelde beyazdır. Mutlu ve yepyeni bir başlangıcı çağrıştırdığı için. Barış güvercini olarak siyah ya da gri değil, beyaz güvercin sergilenir hep. Temiz ve umut içeren bir kavram olarak evrensel bir simgedir. Kar yağışı, karlı bir yılbaşı gecesi veya yılbaşı sabahı da, o yüzden insanın içine bir “arınma ” duygusu hakim olmasına yolaçar. İşte, bu duygularla baktım penceremden dün sabah. 2026 senesinin hepimizin, özellikle de çocuklarımızın yaşamlarında bir “Bembeyaz Sayfa ” açmasını diledim ben de tüm insanlar gibi. El kadar bebelerin mutsuz, karanlık bir dünyaya doğmayacakları, daha kundaklık günlerinden itibaren açlık ve yoklulluğa mahkum olmayacakları… Sağlıksız beslenme nedeniyle bodur kalmayacakları, aşılanmayarak ölümcül hastalıklara karşı korumasız yaşamayacakları… Biraz büyüyüp okula gittiklerinde varlıklı bir avuç insanın çocuklarına karşı, maça daha ilk dakikadan “6-0 mağlup ” başlamayacakları… Devletin kendi okullarında birkaç litre deterjanı, birkaç kalıp sabunu ve birkaç kişilik temizlik görevlisi kadrosunu esirgediği için “leş gibi” okullarda ve sınıflarda eğitim görmeyecekleri… Kursaklarına bir kap sıcak yemek ve bir porsiyon meyve girmeden, derslerde birbirlerinin karın gurultusuyla hemhâl olmayacakları… Daha büyüdüklerinde, “bırakın okumayı - mokumayı, sizi holdinglere köle olarak verelim de, çalışın ” denilip emeklerinin alçakça sömürülmeyeceği… Yaşadıkları ülke milli eğitim bakanının, kendi çocuğunu milyonlarca ödeyip hususi mektebe yollayıp, bu sorulduğunda yüzsüzce “tercih hakkımı kullanıyorum ” diyemeyeceği… Biraz daha serpilip, akılları dünya meselelerine ermeye başladığında “Başka bir dünya istiyoruz. Sömürünün, açlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin olmadığı. Biliyoruz, bu mümkün ” dedikleri için, üzerlerine copla, gazla, ters kelepçeyle, mermiyle, zindan tehdidiyle” gidilmeyeceği… Bir şekilde hayatta kalıp (eğer iş bulabilirlerse) çalışma hayatına atıldıklarında, emeklerinin hunharca sömürülmediği ve buna karşı örgütlenmek, sendikalaşmak istediklerinde, “başlarının ezilmesi” tehlikesiyle karşı karşıya kalmadıkları… Düzene aykırı iki satır yazıp çizmek, iki cümle haykırmak, hattâ iki nota şarkı söyleyip eğlenmek istediklerinde, “dünyanın en ağır suçlarını işledikleri ” gerekçesiyle zindanlara tıkılmayacakları… Sırf, üç tane kıçıkırık örümcek kafalı cahil yobazın hoşuna gitmediği için, yılbaşlarında bile bir küçük ağacı süsleyip, etrafında dans edip, şarkı dinlemelerine “küfür” gözüyle bakılmayacağı… Sokakta hattâ kendi evlerinde eğlenmenin, gençliklerini yaşamalarının bir “ayıp, suç, günah” olarak görülmeyeceği… Her dakika doğrudan ya da dolaylı çuvalla vergi ödedikleri halde, kamuya ait bir sağlık kurumuna gittiklerinde, kendilerinden kamyon yüküyle para talep edilmeyeceği, görüntüleme ya da teşhis için sıra beklemeyecekleri, paraları olmadığı için en basit hastalıklardan dahi ölümle burun buruna kalmayacakları… Bunun hayal kırıklığıyla çıktıkları hastane önünde otobüs beklerken, muktedirleri alkışlayan bir avuç onursuz azınlığın bindiği koca koca lüks araçların, durağın önündeki su birikintilerini üzerlerine sıçratırken ağız dolusu sövmek zorunda kalmayacakları… Cebinde çarşıya pazara gidebilecek kadar para varsa bile, oradan malın - gıdanın en ucuzunu en kalitesizini seçerek filenin yarısını ancak doldurabileceği bir ücrete mahkûm edilmeyeceği… Muktedir tufeyli tayfasının, bir yandan çalıp çırparken, bir yandan eş – dost kayırırken, bir yandan da bunlar hatırlatılıp “utanmıyor musunuz?” denildiğinde “ Niye utanalım ki? Tam tersine iftihar ediyoruz” diyerek, alçaklık, pişkinlik ve yüzsüzlük edemeyeceği… Karakola, savcılığa, hâkimin önüne gittiğinde “kimliğinden, kişiliğinden, siyasi duruşundan, düşüncesinden, dininden, mezhebinden, cinsel yöneliminden” dolayı acaba nasıl muamele göreceği konusunda endişe duymayacağı… Sokağa çıktığında, siyasi niteliklerinden dolayı tercihan kollanmış kayırılmış bir takım cihadcı militanların, ya da asayişsizlik nedeniyle her bir köşede örgütlenmiş yeni yetme mafyatik uyuşturucu şebekelerinin kurşunlarına hedef olmayacağı… Televizyonu ya da sosyal medyayı açtığında, gazeteye her baktığında, onursuz yandaş satılık kalemlerin ya da ağızların palavralarına ve uyuşturucu şiddetinde hayâsız yalan ve dezenformasyonuna maruz kalmayacağı… Eğer kadınsa, “222’nci sınıf vatandaş ” kabul edilmeyeceği ya da “muteber sayılmayan başka bir cinsel yönelimi” olan bir bireyse, “çarmıha gerilip yakılmasının” istenmeyeceği… Velhâsıl, hepimizin bugünküne taban tabana zıt bir dünyada yaşayabileceği bembeyaz bir sayfa açılmasını diliyorum. 2026 senesi herkese sağlık ve huzur getirsin.