'Mücahitlikten müteahhitliğe': Muhafazakarların toplumsal çürüme sınavında yanlış cevap çok, doğru cevap yok

Önce tamamen siyasi saiklerle başlayan belediye operasyonlarını "bunlar hırsız" diye bir ahlak çuvalına sokmak istediler. Pek inanan çıkmadı. Sonra kavga kendi içlerinde şiddetlenince "iş dünyası" dedikleri patronlardan hükümet borazanı medyaya her taraftan pislik saçıldı. Uyuşturucuya teslim edilen çocuklar, kanlı hesaplaşmalara giren çeteler, şiddet sarmalına hapsedilmiş kadınlar, istismarlar, torpiller… Halkın zaten farkında olduğu toplumsal çürüme, etrafından dolaşılamayacak şekilde gündeme oturdu. Hal böyle olunca, kendi "mahalleleri" gördükleri alandaki çürümenin nedenini açıklama yarışına giren muhafazakar kalemlerin sayısı bir hayli fazla oldu. Sadece 2025’in son haftalarında bu konuya dair birçok yazı kaleme alındı. Kimse işin kökenine, yani maddi gerçeğe, yapısal bozukluğa, sisteme bakamadı. Zira bir yandan insanın insanı sömürmesini savunurken diğer yandan "maneviyat"ın her şeyi çözeceğini öne süren muhafazakarların, maneviyatı da aslında maddiyatın belirlediğini, düzenin, sömürünün, alttakini ezmenin, eşitsizliklerin maneviyatı bozacağı gerçeğini kabul etmeleri mümkün değildi. Hal böyle olunca, yanıtlar da çeşit çeşit oldu. Kimine göre AKP tarafından yaratılan muhafazakâr elitler “ahlak dışı” eylemleri normal görmeye başlamıştı, kimine göre “mücahitlikten müteahhitliğe” anlayışı yaygınlaşmıştı. Bazıları “eğitim şart” dedi, bazıları da “Dindar dövmek bizde bir asırlık spor dalıdır" diyerek yine mağduru oynadı. Bazı isimler, şimdiden kendilerini AKP'yle mesafelendirmeye, AKP'nin günahlarının "islamcılara" yazılmaması için çabalamaya girişti. AKP'nin yarattığı muhafazakâr elitler Geçtiğimiz yıllarda Yeni Şafak ve Star gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Prof. Dr. Ergün Yıldırım, muhafazakâr çevrede büyük bir çürüme yaşandığını açıkça belirtiyor ve bunu ailede, kültürde, inançta ve gündelik hayatta meydana gelen toplumsal dönüşüme bağlıyor. Yıldırım’ın 24 Aralık’ta İstanbul Fikriyatı isimli dergide yayımlanan yazısına göre, toplumsal dönüşümün merkezinde ise para, güç, makam gibi “dünyevi” olgular yer alıyor. “Önemli insan” denildiğinde artık akıllara zengin veya çok şöhretli kişilerin geldiğini söyleyen Yıldırım, gençlerin de “önemli insan” olmak istediğini ifade ediyor. Burada da devreye, Gülen Cemaati’nin tasfiyesinin ardından yeni kaynaklara ihtiyaç duyan AKP giriyor. Yıldırım, tasfiye sonrasında doğan boşluğu doldurmak için yeni kuşağın taleplerine iktidar tarafından hızla karşılık verildiğini ve böylece büyük imkanlara sahip muhafazakâr elitlerin oluştuğunu belirtiyor. Yıldırım’a göre bu kesim kendini her şeyden üstün sayıyor, “ahlak dışı” eylemleri normal görmeye başlıyor: Mahalle değiştirdiler, hatun değiştirdiler, araba değiştirdiler, üst başlarını değiştirdiler. Erkekler heteroseksüel şehir erkeği hâline geldi. Kadınlar ise gün geçtikçe başörtüyü sorgulayan ve onun anlamından uzaklaşan tutumlara yöneliyor. Çürümeyi “ahlaksız dindarlık” diye isimlendiren Yıldırım, dinin değil, aksine dindarların ahlakta yetersiz kaldığını savunuyor. Mücahitlikten müteahhitliğe... Karar yazarı Ahmet Taşgetiren de değerlerin değil, iktidar nedeniyle insanların çürüdüğünü savunanlardan. Muhafazakâr iktidarın derinleştiğini, ancak bu süreçte “mücahitlikten müteahhitliğe geçmenin” de normalleştiğini belirtiyor Taşgetiren. Çünkü ona göre bu dönemde muhafazakarlık, “değer muhafazası”ndan “statü ve çıkar muhafazası”na kaymıştır. Çürümenin kaynağıysa İslami değerlerin yetersizliği değil, bu değerleri taşıdığını iddia eden iktidar vardır. Taşgetiren’in temel tezi “değer çürümez, insan çürür”. Kuran’a da atıfta bulunuyor, “İnsan ziyandadır, hüsrandadır, yanlışlıktadır”. Ancak istisnalar vardır; “iman edenler, iyiliklerden kopmayanlar, Hakk’ı tavsiye edenler, sabrı tavsiye edenler…” Peki, ona göre bu sorunun çözümü ne? Değer ve değer kaybının farkında olmak, değeri çürütmemek, ahlâksızlığı ahlâka sarılarak toplum ikliminden uzaklaştırmak, ahlâk duyarlılığını siyasi bir erdem olarak bayraklaştırmak… Fakat Taşgetiren, muhafazakâr çevreden umudu kesmiş olacak ki, yazısını şöyle bitiriyor: Bilmiyorum belki de içimizde en seküler, en laik bilinen birileri, kendi çocuklarının gelecek kaygısıyla muhafazakâr iktidarın yakasına yapışıp “Nereye getirdiniz bu ülkenin güzel insanlarını?” diye sarsmalı. İktidarın derin sularında duyarlılığı aşınmış muhafazakârlığı uyarmak için tarihin en dramatik paradoksu olurdu bu. 'AK Parti’nin sevapları da günahları da dindarların hanesine yazılamaz' Aynı gün çürüme konulu bir yazı daha yayımlandı. Bu yazı ise “muhalif” kanattan değil, Erdoğan’ın eski metin yazarı Aydın Ünal’dan geldi. Yeni Şafak yazarı Ünal da Taşgetiren gibi sorunu önce insana bağlıyordu. Anadolu’da süt sağılırken kabın içine bazen pislik düşermiş, kadınlar bu pisliği süzer ve sütü kaynatırmış, böylece bembeyaz, tertemiz süt elde ederlermiş… “İnsan bu! Yanlışı, hatası, kusuru, günahı, azgınlığı, sapkınlığı elbette olacak” diyen Ünal, süt metaforunu şöyle sürdürüyor: Bir süzgeçle alır kenara korsunuz, bir tülbentle süzer defedersiniz, kaynatır ıslah edersiniz. Süte dışardan karışanı da, içerde bozulanı da ayrıştırır yolunuza devam edersiniz. Ünal’a göre dindar dövmek her ne kadar ata sporu olsa da, artık üç beş kötü örnek yüzünden dayak yemeyeceklerini ilan ediyor: “Savunma konusunda gayet şerbetliyiz.” “Çürüyen çürüsün, yozlaşan yozlaşsın” diyen Ünal, ana damarın dimdik, sapasağlam, ahlakıyla, erdemiyle, irfanıyla ayakta olduğunu, hem de 20-30 yıl öncesine nazaran çok daha donanımlı, birikimli, heyecanlı ve sayısının da önceye nazaran katlanarak arttığını iddia ediyor. Fakat Ünal bu iddialarından yalnızca üç gün sonra “AKP’lilerin günahları Müslümanları bağlamaz” vurgulu yeni bir yazı kaleme aldı. AKP’nin sadece dindarları temsil etmediğini, kadrolarının da tamamen dindarlardan oluşmadığını söyleyen Ünal, “Dolayısıyla AK Parti’nin sevapları da günahları da dindarların hanesine yazılamaz. Cüzün hatası bütüne şamil edilemez. AK Parti’nin, kadrolarının, ona yakın duran isimlerin yaptıkları hatalar dindarlara, hele hele dine mâl edilemez” ifadelerini kullandı. Ünal şöyle devam etti: Bir siyasi partiyi eleştirirken, onun üzerinden tüm dindarları, hatta daha ileriye gidip dini eleştirmek sadece toptancı bir bakış açısını yansıtmaz, aynı zamanda bir “fırsatçılık” ve art niyet de barındırır. AK Parti dün yoktu, bugün var, yarın olmayacak ama İslâm ve dindarlık bu toprakları var ettiği gibi gelecekte de hep var olacak. Yeni Şafak yazarından utangaç eleştiriler Bir başka Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın da aynı gün “Toplum olarak çürüyoruz, görmüyor musunuz?” başlıklı yazısı yayımlandı. “Hayanın, edebin, ahlâkın en güzel örneklerini dünyaya sunan” Türkiye toplumunun, çürüyerek yok olmakta olduğunu belirten Kaplan, acil bir müdahale çağrısında bulundu. Kaplan devletin, ailelerin, sivil toplum kuruluşlarının, cemaatlerin üzerine düşen rolü “adam gibi” oynamadığı durumda pasif nihilizm, uyuşturucu konformizm ve yok edici oportünizm ile toplumun yok olacağını savundu. Kaplan, yazısının devamında Mustafa Doğan’ın “Acı ama gerçek: Çürüyoruz!” başlıklı yazısını aktardı. Doğan’ın yazısında da vurgu aynıydı, iktidar utangaç şekilde eleştiriliyor ve şu çağrı yapılıyordu: “Eğer siyaset kurumu ‘yatırım, üretim, istihdam, ihracat’ kadar ‘ahlâk ve maneviyat’ merkezli bir dönüşümü varlık nedenine dönüştürseydi toplum bu kadar bozguna uğrar mıydı? Tarihin her döneminde ahlâk, adâlet ve merhametin kutbu olan Anadolu topraklarını uyuşturucu, alkol, fuhuş, kumar, cinayet, hırsızlık, tefecilik, sahtekârlık, cinayet, bahis ve şiddetin yurduna dönüşmesi neden toplumun ezici çoğunluğunu rahatsız etmiyor? İnsan olmanın haysiyetine yakışan bir yücelik makamının ihtişamına sahip ve tâlip bir topluluk yerine seçimden seçime safları sıklaştırmada acımasızca kullanılan politik holigan ve ideolojik militanların bu ülke için ürettiği tehdit görülmüyor mu?” 28 Aralık'ta bir yazı daha kaleme alan Yusuf Kaplan, bu sefer de “çürümeyi” yılbaşı kutlamaları üzerinden ele aldı. Halkın Müslüman özelliğini hızla kaybettiğinden yakınan Kaplan, toplumun savaş meydanlarında değil, kültürel alanda zihnen teslim alındığını iddia etti. Yılbaşı kutlamalarına işaret ederek, “Bu soytarılık, bu özenti, bu aşağılık kompleksi bir toplumun zihnî, kültürel ve sosyal bakımlardan tefessüh edişinin, dekadansın eşiğine sürüklenişinin, dekadansla dans edişinin göstergesi değil mi?” ifadesini kullandı. 'Hak kul azmadıkça bela yazmaz' Bir diğer analiz de, domuzbağcı katiller güruhu Hizbullah'ın siyasi devamcısı olan HÜDA PAR'ın Kadın Kolları Başkanı Sema Yarar’dan geldi. Doğru Haber’de yayımlanan yazısında görmezden gelinen her yanlışın, ötelenen her sorumluluğun karşımıza ahlaki bir çöküntü olarak çıktığını savunan Yarar, “Acı ama gerçek: Bir yozlaşma yaşıyoruz. Hem de sessiz, derin ve tehlikeli bir yozlaşma…” diyor. O da tıpkı Kaplan gibi çürümeyi önce Batı’ya bağlıyor: “Çanakkale’den geçemeyenler, bu topraklara artık sosyal medya ile giriyor. İnternetle, cep telefonlarıyla, televizyon ve bilgisayar ekranlarıyla…” Ardından eğitim… Eğitimin ailede başladığını, evde verilmeyen edep, haya, ahlak ve iman bilincinin okuldan, sistemden, müfredattan beklemenin en hafif tabiriyle saflık olacağını söylüyor. Ancak bunu da yeterli bulmayarak, okullarda din ve ahlak eğitiminin zorunlu kılınması gerektiğinden yakınıyor. Yaşanan çürümenin sadece eğitim sistemiyle de aileyle de açıklanamayacağını belirten Yarar, buradan toplumsal cinsiyet rollerine geçiş yapıyor: Evde çocuk yetiştirecek anne kalmadığında, babanın ev reisliği elinden alındığında, babalık fonksiyonu yitirildiğinde, sadece geçimi değil rehberliği de ihmal ettiğinde, bu tablo kaçınılmaz hâle geliyor. Kadın anneliğini, baba babalığını değersiz görürse; nesil sahipsiz kalır. Çünkü ona göre “Hak yazmadıkça kula bela gelmez, hak da kul azmadıkça bela yazmaz…” Büyük resme ulaşıyor: Birikmiş ihmallerin, görmezden gelinen günahların ve ötelenen sorumlulukların neticesi… 'Devletten toplumda empati duygusunu geliştirecek dizi ve filmler yapmasını bekliyoruz' Bir diğer Yeni Şafak yazarı da Yaşar Süngü. Ona göre sosyal çürümenin nedeni empati yoksunluğu… Empatiye en çok ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel çalkantıların arttığı kaos dönemlerinde ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Süngü, kendini başkasının yerine koyduktan sonra harekete geçmek gerektiğini savunuyor. Diğerlerinin aksine ne “batılılaşmayı” ne de iktidarı işaret ediyor 24 Aralık tarihli yazısında. Yalnızca, Kolombiya'da uygulamaya geçeceğini belirttiği “Empati Yasası”na atıfta bulunuyor ve buradan hareketle tüm bu çürümeye karşı devlete şu çağrıyı yapıyor: Nihayet bir devlet 2026 yılında Empati Yasası’nı uygulamaya koyuyor ama doğa dediğimiz çevre ve hayvanlar için. Ancak bu duyguya sadece canlı türlerinden hayvanların ve doğanın ihtiyacı yok. İnsanların da çok ihtiyacı var. Biz insanların birbirleri için de bu duygunun eksik olduğunu ve yeniden canlandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Devletten toplumda empati duygusunu geliştirecek dizi ve filmler yapmasını bekliyoruz.