Eski sinemanın içinden açılmış bir delik: Le Trou

Hepimizin hayatında Gaspard’lar var; kimimizin evinde, kimimizin iş yerinde, kimimizin en yakınında... Yanımızda kazma sallıyor gibi görünüp, kalbimizdeki tüneli ihbar edenler. Roland’ın ağzından dökülen o cümle boşuna değildir: “Zavallı Gaspard.” Yeni yılın ilk yazısına, bana yıllardır sorulan o soruyla başlamak istedim: “En sevdiğin film hangisi?” Cevabım değişmedi, Jacques Becker’in 1960 yapımı Le Trou’su. Bu siyah-beyaz başyapıt, benim için sinemanın en saf hali. Süssüz, müziksiz, manipülasyondan arınmış. Sadece insan emeğinin, bedenin sınırlarının ve kırılganlığın sesiyle dolu bir dünya. Le Trou, klasik anlatı sinemasının konforundan bilinçli olarak uzaklaşan, seyirciyi duygusal yönlendirmelerle değil, zamanla ve tekrarın ağırlığıyla yüzleştiren bir yapım. DELİK Le Trou, Fransa’da ‘Nitelikli Gelenek’ (La Tradition de Qualité) anlayışının sinemayı edebiyatın ve diyalogların gölgesinde bıraktığı bir dönemde, bu konfor alanına açılan bir isyandı. O dönemin saygın ama risksiz sinemasında yönetmen, metnin gölgesinde bir teknisyen gibi kalırken; Becker, anlatıyı sözden arındırdı ve sessizliğin ile fiziksel çabanın içine gömdü. Müziği tamamen tasfiye etti ki filmde sadece jenerik sonunda hafif bir parça çaldı. Geriye balyoz vuruşları, metal çınlamaları ve hapishane gürültüleri kaldı. Böylece dramatik süsleri ortadan kaldırdı ve sinemayı asıl sahibi olan emeğe ve zamana teslim etti. Kazı sahnelerinde kesme yapmadan uzun sekanslar çekti, oyuncuların gerçek zamanlı emeğini seyirciye hissettirdi; emeğin o amansız kronometresini doğrudan bedenlerinde yaşattı. Renoir ekolünden süzülen hümanizm, Becker’in elinde belgeselci bir realizme dönüştü. Oyuncuların çoğunun amatör olması da bir tesadüf değildir. Hatta Becker, 1947’deki o gerçek kaçış girişiminin asıl kahramanlarından biri olan Roland Barbat’yı (Jean Keraudy) kadroya dahil ederek gerçekliği zirveye taşıdı. Kameraya dönüp söylediği replik ise tam olarak şudur: "Benim adım Jean Keraudy. Gerçek bir hikâye bu. Benim hikâyem. 1947’de Santé Hapishanesi’nde yaşandı.” Bu sayede film, oyunculuğu değil bedeni ve yaşanmışlığı merkeze alır. Hatta üç eski mahkumu teknik danışman yaptı. Dahası, romanın yazarı ve senaryo ortağı José Giovanni’nin kendisi de o gerçek kaçışın beş katılımcısından biriydi ve filmdeki Gaspard karakteri kısmen ona dayandı. Bu sebeplerle burada izlediğimiz şey sıradan bir kurgu değil. Le Trou bir hikâye anlatma aracı olmadı, saf bir emek kaydı oldu. Eski sinemanın kabuğunda, bizzat Becker tarafından açılmış derin bir delik. ÖZGÜRLÜK BİR SÜREÇTİR Le Trou’yu izlediğim ilk andan beri biliyorum, bu film bir hapishane kaçış öyküsünden çok daha fazlası. Beş mahkûmun betonu delmek için saatlerce balyoz sallayışı, metalin soğuk çınlayışı, terin damlayışı… Bunlar dramatik süsler değil. Ve özgürlük, Becker’de bir sonuç değil; bir süreçtir. Kapının açılması değil, her gün o deliği biraz daha genişletmektir. Film bittiğinde, ister istemez kendi hücrelerimizi düşünürüz. 2026’ya adım atarken, hepimizin önünde hâlâ daha kırılması gereken duvarlar var. Dijital hızın, yapay bağlantıların ve sürekli performans talebinin içinde gerçek emeğin değerini unutuyoruz. Kısa yollar, anlık zaferler, hızlı çıkışlar… Oysa Le Trou’nun ısrarla söylediği bir şey var: Dayanışma aceleyle kurulmaz. Güven, zaman ister. Ve emek, gösterişsizdir. Filmin o meşhur sessizliği, müziksiz anlatısı, modern dünyanın gürültüsüne verilmiş en politik cevaptır. Becker, bize hakikatin ancak fazlalıklar atıldığında ortaya çıkabileceğini gösterdi. Sinema burada bağırmaz, ikna etmeye çalışmaz; sabırla bekler. “ZAVALLI GASPARD…” Ve sonra o final gelir. Claude Gaspard. Yeni gelen, güven kazanan, özgürlüğe en yakın anda arkadaşlarını satan adam. Filmin asıl yarası burada açılır. Kendi hayatlarımızdan da şahidiz ki; en sağlam duvarlar dışarıda değildir. En derin hücreler ise insanın içindedir. İhanet çoğu zaman düşmandan değil, dost sandığımızdan gelir. Hepimizin hayatında Gaspard’lar var; kimimizin evinde, kimimizin iş yerinde, kimimizin en yakınında... Yanımızda kazma sallıyor gibi görünüp, kalbimizdeki tüneli ihbar edenler. Roland’ın ağzından dökülen o cümle boşuna değildir: “Zavallı Gaspard.” Fiziksel olarak özgürdür belki ama vicdanının hücresinden ömür boyu çıkamayacaktır. Bu yıl, kendi tünellerimizi kazarken yanımızdakilere daha dikkatli bakalım. Daha yavaş ama daha sahici ilerleyelim. İhanetlere, yorgunluklara rağmen kazmaya devam edelim. Çünkü Le Trou’nun bize bıraktığı miras nettir: Özgürlük, kaçışın kendisi değildir; o kaçış için verilen mücadelede, verilen sözde ve dökülen terde saklıdır. 2026; emeğin, dayanışmanın ve saf sinemanın hatırlandığı bir yıl olsun. Betonlar delinsin. Kalpler değil. İyi seneler.