Saraj rejiminin yağma düzeni

Gökay BAŞCAN Tek adam rejiminin doğa üzerinde tahakkümünü artırdığı, ülkenin geleceğinden çalmaya devam ettiği bir yılı geride bıraktık. Talan, yağma ve peşkeş yasal güvence altına alındı. Ormanlar, meralar, dağlar, kıyılar ve su havzaları birer birer madencilik ve enerji şirketlerine devredilirken itiraz mekanizmaları sistematik biçimde ortadan kaldırıldı. Bu tablo tesadüf değil. Tek adam rejimi tam da karakterini ortaya koyarak karar alma süreçlerini merkezileştirdi, doğa üzerindeki tüm tasarrufu birkaç imzaya indirdi. 2025, çevre hukukunun fiilen askıya alındığı; ÇED süreçlerinin yalnızca kâğıt üzerinde var olduğu; halkın söz hakkının “kamu düzenine tehdit” olarak yaftalandığı bir yıl oldu. Bugün yağma ve talan ülkenin dört bir tarafında sürerken şirketler eliyle deresi olanın suyu, ormanı olanın ağacı, ekini olanın tarlası elinden alındı. Bu projeleri tek tek yazmaya kalksak tüm gazeteye sığmayabilir ancak durumu anlamak itibariyle bu yıl yapılan yasal değişikliklerle sermaye için dikensiz bir gül bahçesini nasıl yarattıklarını ortaya koymakta fayda var. Maden ve enerji tekelleri için yaratılan dikensiz gül bahçesinin önünü “İşgal yasası” olarak anılan düzenlemeler açtı. Yıllardır ormanları, meraları ve kıyıları fiilen işgal eden maden ve enerji şirketleri, 2025’te çıkarılan yasalarla hukuken de güvence altına alındı. Kaçak ya da geçici denilen tesisler kalıcı hale getirildi. Daha önce suç sayılan faaliyetler, bir gecede “kamu yararı” kapsamına alındı. Böylece doğaya karşı işlenen suçlar affedildi, hatta ödüllendirildi. Buna itiraz eden avukatlar ve yaşam savunucuları Meclis’te şiddete maruz kaldı. Doğanın yağmalanmasına itiraz edenler, tüm baskılara rağmen seslerini daha gür çıkardı. Toplumsal muhalefetin en önemli parçalarından olan ekoloji mücadelesi yine cesaretiyle ve önünde yürüyen kadınlarıyla öğretici oldu. Görünen o ki 2026’da da Şırnak’ta ormanını, Artvin’de deresini, Akbelen’de zeytinini, Çorum’da köyünü, Kazdağları’nda yaşamı savunanlar geri adım atmayacak. Görünen o ki 2025’in son çeyreğinde başlayan nadir elementler ve COP31 tartışmaları bu yıla damga vuracak. Trump’tan icazet alan Erdoğan ailesi, Eskişehir’de bulunan nadir elementleri ABD’ye peşkeş çekmekte kararlı. Uzun süredir maruz kaldığımız sömürge tipi altın madenciliği sonucunda ulusal ve uluslararası şirketler zenginliğini büyütürken halkın payına siyanürlü topraklar, kirlenmiş sular, çölleşmiş araziler kaldı. Birçok enerji ve maden şirketi halkın suyunu hapsetti, kentlerde düzenli kesintilere neden oldu. Eskişehir’i de benzer bir süreç bekliyor demek yanlış olmaz. ABD’nin çıkarları doğrultusunda çıkarılması planlanan nadir elementlerden Eskişehir payına kirli toprak ve sular kalacak. Tabi ekoloji mücadelesinin en gür seslerinden Eskişehir halkı buna izin verirse. Son olarak, liberal sivil toplum örgütlerinin ve iktidarın "büyük fırsat" diyerek anlattığı COP31’in Türkiye’de yapılmasına karar verildi. COP31’de bir koltuk, bir kürsü alabilme yarışına giren STK’cılar iktidara ılımlı mesajlar vermeye başladı. 23 yıllık iktidarında yağma ve talana maruz bırakmadığı tek karış toprak kalmayan AKP’nin COP31’de ise ne anlatacağı merak konusu. Bugün COP31 için tek fırsat, hiç geri adım atmayan ekoloji mücadelesinin dünyada görünürlüğü olabilir. O yüzden COP31’e iktidarın kanatları altına girmeden iyi hazırlanmak, Saray rejiminin ayakta durmak için her geçen gün daha fazlasına ihtiyacı olduğu sermayeyi doğadan temin etmesini engellemek için birleşik bir ekoloji mücadelesinin zeminini yaratmalıyız.