Giriş Hilafet tartışması, modern dünyada çoğu zaman iki indirgemeci uç arasında sıkışmaktadır. Birinci uç, hilafeti tarihsel olarak kapanmış, modern dünyayla bağdaşmaz bir kurum olarak görürken; ikinci uç, onu evrensel ve mutlak bir siyasal model gibi sunma eğilimindedir. Her iki yaklaşım da hem tarihsel hem teorik açıdan sorunludur. Çünkü hilafet, ne ahlaktan ve hukuktan bağımsız mutlak bir siyasal form, ne de modern ulus-devlet karşısında bütünüyle anlamsız bir kalıntıdır. Bu makalenin temel iddiası şudur: Hilafet, ahlak (adalet–hak–müsavat–rıza) ilkeleriyle yeniden düşünüldüğünde, ulus-devletle ontolojik olarak çatışmak zorunda değildir; aksine, imtiyazlı sınıflara rağmen toplumsal meşruiyeti güçlendiren, çoğulluğu tanıyan ve monist modernizmi dengeleyen bir siyasal ufuk sunabilir. Bu tezimizi dört başlıkta ele alacağız. I. Ulus-Devletin Meşruiyet Kaynakları: Hukuk ve Ahlaktan Bağımsız Değildir Modern siyaset teorisinde ulus-devlet, çoğu zaman hukuki–prosedürel meşruiyet üzerinden tanımlanır. Seçimler, anayasa, yasama ve yargı süreçleri, devletin meşru kabul edilmesi için yeterli görülür. Ancak hem klasik hem çağdaş siyaset felsefesi, bu yaklaşımın eksik olduğunu göstermiştir. John Rawls’un “adaletin önceliği” ilkesi, hukuki düzenin ahlaki temellerden bağımsız olamayacağını açık biçimde ortaya koyar (Rawls, 2017, s. 221–254). Hannah Arendt ise hukuki biçimlerin, adalet duygusu çöktüğünde meşruiyet üretemeyeceğini belirtir. Benzer biçimde İbn Haldun, devletin yalnızca güçle değil, adaletle ayakta kalacağını vurgular (Mukaddime, c. 1, s. 367–392). Dolayısıyla şu tespiti net biçimde yapmak gerekir: Ulus-devletlerin meşruiyeti, ahlak ve hak kavramlarından tamamen bağımsız değildir; yalnızca bu bağı görünmez kılmaya çalışır. Hilafet fikrinin modern dünyada yeniden gündeme gelmesi, tam da bu görünmezliğe karşı yönelmiş bir itirazdır. II. Hilafetin Tarihselliği: Mutlak ve Evrensel Bir Model Değildir Hilafet uygulamaları, Hz. Muhammed’in Medine pratiği ve Raşid Halifeler dönemi dâhil olmak üzere, tarihsel bağlamlara göre şekillenmiştir. Bu dönemler, normatif ilkeler üretmiş olsa da, ortaya çıkan siyasal formlar mutlak ve evrensel değildir. Emevî, Abbasî ve Osmanlı uygulamaları arasında ciddi farklılıklar bulunmaktadır (Hodgson, 1995, s. 33–58). Bu gerçeklik, iki önemli sonucu beraberinde getirir: • Hilafet, donmuş bir siyasal kalıp değildir. • Hilafetin meşruiyeti, biçimden değil, taşıdığı ahlaki ve hukuki ilkelerden kaynaklanır. Bu ilkeler; hak, müsavat, adalet ve rızadır (Mâverdî, 1994, s. 23–47). Hilafet bu ilkeleri dışladığında, tarihsel olarak meşruiyetini kaybetmiştir. Bu nedenle hilafetin savunulabilirliği, kurumsal restorasyonda değil; bu ilkelerin çağdaş siyasal yapılara nasıl taşınabileceğinde aranmalıdır. III. Hak, Müsavat, Adalet ve Rıza: İmtiyazlı Sınıflara Karşı Toplumsal Meşruiyet Modern ulus-devletlerde en ciddi meşruiyet krizlerinden biri, imtiyazlı sınıfların oluşmasıdır. Ekonomik elitler, bürokratik oligarşiler ve siyasal ayrıcalıklar, hukuken eşit görünen toplumlarda fiilî eşitsizlikler üretmektedir. Bu durum, yalnızca Müslüman toplumlarda değil, küresel ölçekte bir krizdir. Hilafet fikri, tarihsel olarak bu tür imtiyazlara karşı ahlaki bir sınır dili üretmiştir. Zekât, kamu malı anlayışı, yöneticinin hesap verebilirliği ve rıza ilkesi, bu sınırın araçlarıdır (Enayat, 1991, s. 145–167). Bu noktada kritik bir tespit yapılabilir: Hilafet, hak–adalet–müsavat–rıza ilkelerini merkeze aldığında, imtiyazlı sınıfların direncine rağmen hem Müslimler hem de Müslim olmayanlar tarafından “kök değerlere hatta doğal hukuka dönüş” olarak algılanabilir. Bu, hilafetin yalnızca dinî değil, evrensel ahlaki bir çekim üretme kapasitesine sahip olduğunu gösterir. IV. Hilafet ve Çoğulluk: Mezhep, Din ve Yaşam Biçimlerinin Anayasal Güvencesi İslam’ın temel ilkelerinden biri, din seçimi ve yaşama özgürlüğüdür (Bakara 256). Tarihsel olarak hilafet yönetimleri, farklı mezhep ve din mensuplarına belirli ölçülerde özerklik tanımıştır. Millet sistemi bunun en bilinen örneğidir (Ortaylı, 2005, s. 87–112). Elbette bu tarihsel uygulamalar, modern özgürlük anlayışıyla birebir örtüşmez. Ancak şu nokta önemlidir: Hilafet, teorik olarak tek inanç ve tek yaşam biçimi dayatmak zorunda değildir. Aksine, hilafet ilkeleri yeniden yorumlandığında: • farklı mezhepler, • farklı dinler, • farklı yaşam tarzları anayasal güvence altına alınabilir. Tarihte sınırlı olan bu özgürlük alanları, çağdaş hukuk ve insan hakları normlarını katkılarla genişletebilir. Bu durum, hilafetin çoğullukla zorunlu olarak çatışmadığını; çatışmanın, yanlış yorum ve mutlaklaştırmadan kaynaklandığını göstermektedir. V. Hilafetin Dini Tayin Edicilikten Arındırılması ve Adem-i Merkezi Yapı Makalenin en kritik tezi bu noktada ortaya çıkar: Hilafet, dini tayin edicilik vasfından arındırıldığında, çok-merkezli ve adem-i merkezi bir siyasal yapı üretebilir. Bu yaklaşımda hilafet: • tek merkezden buyuran bir otorite değil, • farklı kavim, mezhep ve kültürlerin kendi iç düzenlerini koruyabildiği bir üst meşruiyet ve koordinasyon çerçevesi hâline gelir. Bu yapı: • sınır, • kavim, • mezhep, • din asabiyelerini yok saymaz; tam tersine göz önünde bulundurur (İbn Haldun, Mukaddime, c. 1). Bu yönüyle böyle bir hilafet tasavvuru, Batı’nın monist modernizm anlayışına karşı dengeleyici bir çoğulluk modeli sunabilir. Monist modernizm, tek hukuk, tek kimlik ve tek norm üretmeye çalışırken; hilafet temelli bu yaklaşım, çoğul normatif düzenlerin birlikte varlığını mümkün kılar. Sonuç Bu makale göstermiştir ki hilafet: • ne mutlak ve evrensel bir siyasal modeldir, • ne de modern dünyada bütünüyle işlevsiz bir tarihsel kalıntıdır. Hilafet, hak–adalet–müsavat–rıza ilkeleriyle yeniden düşünüldüğünde: • ulus-devletle ontolojik olarak çatışmak zorunda değildir, • imtiyazlı sınıflara karşı meşruiyet üretici bir ahlaki ufuk sunabilir, • mezhepsel ve dinî çoğulluğu anayasal güvence altına alabilir, • adem-i merkezi yapısıyla da monist modernizmi dengeleyebilir. Dolayısıyla hilafetin gerçek imkânı, iktidar kurmakta değil; iktidarı sınırlayan, çoğulluğu tanıyan ve adaleti merkeze alan bir ontolojik meşruiyet üretmesindedir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. hilafetin imkanları ULUS DEVLET ahlak HUKUK Hasan Köse, Independent Türkçe için yazdı Hasan Köse Çarşamba, Aralık 24, 2025 - 17:15 Main image:
Fotoğraf: AA
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Hilafetin imkânları: Ulus-devlet, ahlak, hukuk ve çoğulluk arasında ontolojik bir yeniden okuma copyright Independentturkish: