Yeni sorulara yeni cevaplar

Bu köşede Eylül ayından beri amaçlı bir kronoloji izliyoruz. Modern resmin oluşumunu tarihsel koşulları içerisinde ele alarak anlamaya ve bir temenni olarak bugünün sanatını değerlendirebilmek için iyi bir zemin oluşturmaya çalışıyoruz. Konu modernizm olunca kaçınılmaz olarak odağımız, kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ülkeler ve genel olarak Avrupa oldu.  Modern sanat anlatısında geldiğimiz yıllar, kapitalizmin ilerlemesinin etkilerini de gözden kaçırmamayı gerektiriyor. Kıtalar arası ticaretteki artış, sanattaki etkileşimi de beraberinde getirecek ve Avrupa sanatında gördüğümüz yeniliklerin azımsanmayacak kısmı ilhamını Doğu ülkelerinde bulacaktır. 20. yüzyıla yaklaşırken modern sanata ivme veren etkilerden biri, Avrupa dışındaki sanatı görebilmenin olanaklarının artmasıdır. Örneğin Romantik dönemde ve öncesinde, sanatçıların başka ülkelerin sanatlarını keşfedebilmek için o ülkeye gitmesi gerekmekteyken artık ticaret ve benzeri yollarla çeşitli ülkelerin sanatsal eserleri kendi ülkelerine ulaşabilmekteydi. Modern sanatı etkileyen bir diğer önemli etki ise fotoğraf makinesinin icadı ve yaygın kullanılmaya başlanması oldu. Örneğin fotoğrafını çektirmek varken portre resmini yaptırmak çok az kişinin tercih ettiği bir geleneğe dönüştü. Fotoğraf makinesinin resim sanatından çaldığı roller onu kendine yeni roller aramaya itti. Tam da bu arayış sırasında Avrupa’daki izlenimci ressamlar, kıtalar arası ticaretin yaygınlaşmasıyla karşılarına çıkan Japon ahşap baskı sanatını (estamp) keşfettiler. Japon estamp sanatı, köklerini Çin baskı sanatından alsa da 15. yüzyıl itibariyle ondan ayrılmış ve kendine özgü dili oluşturabilmiş bir sanat dalıdır. Kendine özgülüğü yaratan en önemli unsur ise 1600’lerin ortası itibariyle Japonya’nın içe kapalı yönetimidir. Japonya’da, Portekizli tüccarlar ülkeden kovulduktan sonra tüm bölgeler tek bir hanedana bağlanır. Bunun bir sonucu olarak dışarıdan gelen kültürel akış da durur. Bu yüzden Japon estamp sanatı tamamen iç dinamiklerden beslenerek gelişir. Konusunu giderek zenginleşmeye ve daha görünür olmaya başlayan burjuvaziden, onun eğlence hayatından, geyşalardan, geleneksel sumo güreşlerinden, festivallerden alır. Japonya, içe kapalı geçirdiği 200 yıla yakın zamanın ardından kendi burjuvazisinin de gelişmesiyle, 1800’ler itibariyle Avrupa’yla ticaret ilişkisi kurmaya başlar. Özellikle İngiltere’ye, Fransa’ya ve Hollanda’ya seramik, çay ve benzeri ürünler ihraç eder. Ürünlerin kırılmasını önlemek amacıyla seramikleri kağıtlara sararak gönderir. İşte o kağıtlar üzerindeki resimler Avrupa’daki sanatçıları etkileyecektir. Ağırbaşlı ve geleneksel resimlere alışkın olan Japon halkı açısından gündelik hayatı konu alan bu ahşap baskılar daha aşağı bir janrdır. O yüzden ticari ürünlerin sarılması amacıyla kullanılmasında da bir sakınca yoktur. Ancak baskı resimlerin Avrupa’daki etkisi Japonya’dakinden farklı olmuştur. Sadece bu ambalaj kağıtlara sarılı ürünlerin satıldığı dükkanlar açılmış, kağıtların / baskı resimlerin koleksiyonunu yapanlar olmuş ve birçok ünlü sanatçı bu dükkanların müdavimi haline gelmiştir. Peki nedir Avrupalı sanatçıları bu kadar etkileyen? Örneğin estamp sanatının dikkat çeken isimlerinden Kitagawa Utamara’nın “İpek Lifi Üretimi” resminde kadınlar bir çalışma anında, ayakları çıplak, işlerine odaklı ve sıradandır. “Erik Çiçeklerini Görmek İçin Perdeyi Açarken” resminde ise sanatçı, perdenin arkasında kaldığı için yarısı görünen figürler yapacak kadar cesur ve yenilikçidir. Resimlerde gölge yoktur. Avrupa Akademi sanatında bilinen birçok kurala hem içerik hem teknik bakımdan aykırıdır. Kitagawa Utamara, 1790’lar, İpek Lifi Üretimi, Metropolitan Müzesi Kitagawa Utamara, 1790’lar, Erik Çiçeklerini Görmek İçin Perdeyi Açarken Katsushika Hokusai, 1831, Kanagawa Açıklarındaki Büyük Dalga Estamp sanatının diğer önemli ustalarından Katsushika Hokusai’nin “Büyük Dalga” olarak bilinen baskısı, Fuji Dağı’nı arka planda bırakan çarpıcı bir iştir. Hokusai’nin bir seri olarak yaptığı ve “Fuji Dağı’nın 36 Görünümü” adını verdiği baskı işlerinin 1800’lerde Avrupa’ya gelen ambalaj kağıtlarından biriyken 2020’lerde açık artırmada milyon dolarla satılması da ayrıca sanat piyasasına dair çarpıcı bir örnektir. Konuya dönersek, en azından bir görüşe göre, Japon estamp sanatçıları olmasa Avrupa’da İzlenimciliğin ortaya çıkmayacağı iddia edilir. Aralarında bu kadar neden sonuç ilişkisi olup olmamasından bağımsız olarak, etkileşimin açık olduğu bahis götürmeyen Degas’nın ve Van Gogh’un eserlerine göz atmak gerekir. Edgar Degas, 1897-1901, Dansçılar Edgar Degas, 1880, Dans Sınavı Degas, izlenimcilerin birçok görüşünü benimsemekle birlikte belli başlı konularda onlardan ayrılır. Klasik resme olan bağlılığını figür bazında sürdürür, ancak akademik sanatı aşma tutkusu onu farklı arayışlara yönlendirir. Figürlerini beklenmedik açılardan göstermenin peşindedir, bu yüzden kontrollü bir deney alanı olarak kendisine bale stüdyolarını seçer. Bale stüdyolarında sahnenin içinden, seyirci koltuklarından, balkondan istediği açıdan çalışmaları izleyebilir ve figürleri bazen tamamen kompozisyonun içinde bazen de rastgele kesilmiş biçimde resmeder. Böylece Kitagawa Utamara’nın kompozisyonlarındaki yarım figür yapma cesareti, Degas’da izlenimci bir üslupla yeniden karşımıza çıkar. Van Gogh, 1887, Köprüde Yağmur, Van Gogh Müzesi Van Gogh’un “Köprüde Yağmur” resmi doğrudan Utagawa Hiroshige adlı bir Japon estamp sanatçısının röprodüksiyonudur. Genel olarak Japon sanatından etkilenmiş olan Van Gogh, kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda bu resimlerin sadeliğinden ve figürlerin birkaç anlamlı fırça ile nasıl basitçe oluşturulduğuna hayran olduğundan bahseder. Tablolarının Japon sanatındaki gibi doğrudan ve güçlü bir etkiye sahip olmasını ister. Van Gogh kendi özgün üslubunda hem İzlenimciliği, hem Noktacılığı hem de Japon sanatını buluşturmayı başarır. Kapitalizmin ilerlemesi ile kıtalar arası ticaretin zorunlu hale gelmesi ve farklı kültürlerin ülkeden ülkeye taşınması, modern sanat açısından önemli esin kaynakları yaratmıştı. Aynı zamanda zorunluluklar da yeni olanın denenmesi için önemli bir motivasyon oluşturuyordu. Fotoğraf makinesi resim sanatının yerini almasa belki de resim sanatı kendi konfor alanını terk etmeyecekti. Artık portreyi fotoğraf makinesi çekiyorsa resim ne yapmalıydı? Sanat yeni sorulara yeni cevaplar bulmuştu. Peki bugünün soruları? Bugünün soruları ya sanatı yeterince zor durumda bırakmıyor ya da sanatçı artık duymuyor, görmüyor, işitmiyor… Kapitalizm artık ilerlemiyor, sadece çürütüyor. Kıtalar arası bomba yağıyor, ucuz işçi ihtiyacı için insanların göç etmesinin koşulları yaratılıyor, göz göre göre bir ülkenin başkanı kaçırılıyor. Oysa bugünün sorusunu anlamak da ona cevap üretmek de mümkün. Mümkün olmayan tek şey bunu yalnız başına yapmak.