Aşkın Kardiyolojik Yüzü: Kırık Kalp Sendromu - Aşk acısı kalbi gerçekten kırabilir

Dilara DEVRANOĞLU - @dilaradevranoglu Sarsıcı bir ayrılık, yoğun bir üzüntü, ani bir kayıp… Bunlardan herhangi birini yaşadığımızda göğsümüzde gerçek bir ağrı hissederiz. Aslında kalbimizin acıdığını söylerken doğru söylüyoruz. Yoğun duygusal veya fiziksel stresin kalbimizde yarattığı ani ve sarsıcı etki "Takotsubo Kardiyomiyopatisi" ya da "Kırık Kalp Sendromu" olarak tanımlanıyor. Acil servise ani göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı ve bayılma hissi ve kalp krizi şüphesiyle başvuran hastaların EKG bulguları ve kan testlerine bakıldığında kalp krizi geçirdiklerinden şüphelenilirken anjiyografi yapıldığında kalp damarlarında tıkanıklık olmadığını sorunun damarlarda değil, kalp kasının kendisinde olduğunu fark eden Japon doktor Hikaru Sato1990 yılında buna kırık kalp sendromu ismini vermiş. Bir yakının kaybı, ayrılık, ihanet, reddedilme, boşanma, şiddetli tartışma veya fiziksel yoğun stres sırasında salgılanan aşırı adrenalin, kalbin kasılma gücünü zayıflatıp kalp kasını geçici olarak kasılamaz hale getiriyor ve kalbimiz, o yoğun duygusal sarsıntıya “felçle” yanıt veriyor. Bunun sonucunda ise kalp yetmezliği, ritim bozukluğu ve şok gibi ciddi rahatsızlıkların gelişebileceği ve yorgunluk, iştah kaybı ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi etkilerin de görüldüğü bildirilmiş. Yani “kalbimi kırdın” sözü sadece şiirsel bir ifade değil. Ayrılık acısının yalnızca ruhsal değil, bedensel etkileri olduğu da artık ispatlanmış durumda. "Kalbim bu acıyı kaldırmıyor" derken, vücudumuz aslında tam olarak bunu söylüyor, bazı duygular kalbimizin ritmini bozabiliyor. KADINLARIN KALBİ DAHA ÇOK KIRILIYOR Uluslararası yapılan araştırmalardan elde edilen verilerde; kalbi üzüntü, korku ya da öfke gibi duygusal stresle etkilenen kişilerin %94,6’sının kadınlar -özellikle yaş ortalaması 65 ve menopoz döneminde olan kadınlar- olduğu görülmüş. Bu durumun temel nedeni, menopozla birlikte azalan östrojen hormonu. Östrojen, normal şartlarda kalp damarlarımızı koruyan ve stres hormonlarının yıkıcı etkilerini sınırlayan biyolojik bir kalkan görevi görüyor. Menopoz sonrası dönemde bu koruyucu etkinin azalması, kalbi ani adrenalin yüklenmelerine karşı savunmasız hale getiriyor. Bu nedenle kadınlarda 55 yaşından sonra Takotsubo Sendromu’na yakalanma riskinin, daha genç kadınlara kıyasla beş kata kadar arttığı bildirilmiş. Kırık kalp sendromunun erkeklerde görülme oranı %10 olsa da, tablo onlar için daha ağır seyredebiliyor. Veriler, erkek hastalarda hastane içi komplikasyon ve ölüm riskinin kadınlara kıyasla yaklaşık iki kat daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Bunun temel nedeni olarak, erkeklerde tetikleyicinin çoğu zaman duygusal stresten ziyade ciddi fiziksel hastalıklar olması gösterilmiş… Bilimsel veriler ışığında şu an bildiğimiz, kadınların kalbinin hem derin üzüntüye hem de aşırı coşkuya karşı biyolojik olarak erkeklerden daha hassas olduğu. Bu durum bir zayıflık değil; hormonlarla şekillenen karmaşık bir biyolojik gerçeklik. Duygusal fırtınalar estiğinde, kalbi en sık etkilenenler kadınlar oluyor. Kadınların kalbi daha çabuk kırılır sözü, romantik bir klişe değil; istatistiklerle desteklenen tıbbi bir gerçek. KALP İLE BEYNİMİZİN KAVGASI: AŞKIN KİMYASI Peki, nasıl oluyor da soyut bir duygu, somut bir organı bu hale getirebiliyor? Nörobilim alanında yapılan çalışmalara göre sosyal reddedilme ve ayrılık acısı, fiziksel ağrıyla aynı nöral devreleri kullanıyor. Beynin ağrı sinyallerini üreten bölgeleri doğrudan aktive olduğu için hissettiğimiz göğüs ağrısı, kalp sıkışması ya da içsel yanma hissi yalnızca psikolojik bir durum olarak değil; nörolojik olarak da gerçek bir acı deneyimi olarak kabul ediliyor. Yani beynimiz, ayrılığı fiziksel yaralanma gibi işliyor. Bu konuda yapılan en önemli çalışmalardan biri, 2011 yılında yapılan; Romantik ayrılık yaşayan kişilerin beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans (fMRI) yöntemiyle incelendiği ve onlara eski sevgililerinin fotoğraflarının gösterildiğinde, beynin fiziksel ağrıya yanıt veren bölgelerinin aktif hale geldiğinin gözlemlendiği çalışma. Burada beynimizin özellikle ikincil somatosensoriyel korteks ve arka insula gibi, vücuttaki gerçek yaralanmalarda devreye giren alanların çalıştığı saptanmış. Bu bulgularla birlikte, sosyal reddedilme ile fiziksel acının beyinde ortak bir temsil alanına sahip olduğu gösterilmiş oldu. Bu durumu açıklayan “ağrı örtüşmesi” hipotezine göre, sosyal bağların kaybı evrimsel açıdan en az fiziksel yaralanmalar kadar tehlikeli kabul ediliyor. Bu nedenle beyin, bu iki durumu ayırt etmiyor ve benzer şekilde işliyor. Anterior singulat korteks (ACC) ve insula gibi bölgeler, hem bir yaranın acısını hem de bir ayrılığın yarattığı sızıyı yöneten bölgeler. Bu merkezler aktive olduğunda, vücutta kalp sıkışması, göğüs ağrısı, mide kasılması gibi somatik tepkiler ortaya çıkıyor. Aşkın nörobiyolojisi karmaşık ama aslında tutarlı bir yapıya da sahip. Aşık olduğumuzda beynimizin ödül sistemi dopamin salgılayarak güçlü bir bağlanma hissi yaratıyor. Oksitosin ise yakınlığı ve güven duygusunu pekiştiriyor. Ancak ayrılık yaşadığımızda bu sistem aniden çöküyor. Beynimizin sevgiyle ilişkili bölgelerindeki aktivite azalırken, stres merkezleri olan amigdala, hipotalamus ve beyin sapı gibi ilişkili yapılar aşırı çalışmaya başlıyor. Bu süreçte beynimiz, kalbimize “tehlike” sinyalleri gönderiyor ve savaş–kaç sistemi devreye giriyor. Vücudumuz; adrenalin, noradrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarını yoğun şekilde salgılıyor. Bu hormonlar kısa vadede hayatta kalmamızı desteklese de, yoğun ve uzun süreli olduklarında kalp kası üzerinde toksik bir etki yaratabiliyor. Yani aşkın sonu bizde yalnızca ruhsal değil, nörofizyolojik bir yara bırakıyor. Bu yara, gözle görülmüyor ama beyin tarafından aynı şiddette hissediliyor. Yani “kalbim acıyor” demek bir benzetme değil; hissettiğimiz gerçek bir acı. PEKİ YA ÇOK MUTLU OLSAYDIK? Beynimiz aşırı sevinci de stres gibi işlediğinden dolayı kalbimiz yalnızca acıyla değil, yoğun mutlulukla da zorlanabiliyor. Araştırmalarda, beynimizin pozitif ve negatif duyguları işlerken sanıldığı kadar farklı yollar kullanmadığı görülmüş. Aşırı üzüntü ile aşırı mutluluk, merkezi sinir sisteminde benzer bir son ortak yolda buluşabiliyor. Yani duygu ister acı ister sevinç olsun, sinir sistemimiz bu yoğunluğu benzer otonom tepkilerle karşılıyor. Günlük dilde sıkça kullanılan “mutluluktan ölmek” ifadesinin de, tıbbi literatürde karşılığı var: Mutlu Kalp Sendromu. Bu, Kırık Kalp Sendromu’nun %1 ila %4’ünü oluşturan daha nadir bir türü. Görülme oranı düşük olsa da bu tetikleyicilerin bazıları bize tanıdık: evlilik teklifi almak, düğün töreni, evlilik yıldönümü kutlamaları, torununun olduğunu öğrenmek, tutulan takımın maçı kazanması ya da piyango kazanmak… yani yoğun sevinç yaratan anlar da kalbimizin işleyişini geçici olarak bozabiliyor. Konuyla ilgili ilginç bir ayrıntı da yaşadığımız duygunun türüne göre kalbimizin kırılması; üzüntü ve kayıp gibi olumsuz duygular yaşadığımızda genellikle kalbimizin uç kısmında (apikal bölgede) balonlaşma görülürken, aşırı mutlulukta kalbimizin orta kısmının etkilenme olasılığı daha yüksek bulunmuş. AŞK ACISININ TEDAVİSİ Yapılan son araştırmalarda, sevginin beyin üzerindeki iyileştirici etkisi net biçimde ortaya konulmuş. Bir çalışmada, katılımcıların sevgililerinin fotoğraflarına baktıkları sırada sevilen kişiyi görmenin beynin ödül sistemini harekete geçirmesi ve dopamin salgısını artırması sebebiyle hem hissettikleri ağrının hem de ağrıya duyarlı beyin bölgelerinin aktivitesinin azaldığı saptanmış. Ancak bu etki, ilişkinin hangi evresinde olunduğuna bağlı. Aşk sürerken ödül sistemi koruyucu bir rol üstlenirken, ayrılık yaşandığında bu sistem çöküyor ve beynimiz stres merkezlerinin kontrolüne giriyor. Takotsubo Sendromu duygusal kökenli olduğu için, tedavisi de yalnızca ilaçlardan ibaret değil. Kalıcı iyileşme,  yalnızca kalbi değil, beyin-kalp yolunu da sakinleştiren bütüncül bir yaklaşımla mümkün oluyor. Bu alandaki en dikkat çekici bulgulardan biri, “BREAKOUT” adlı klinik çalışma. Bu çalışmada, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve kişiye özel egzersiz programlarının yalnızca stresi azaltmakla kalmadığı; aynı zamanda kalbin enerji metabolizmasını iyileştirdiği ve fiziksel kapasiteyi artırdığı bulunmuş. Yoga, meditasyon ve nefes egzersizleri gibi yöntemler de stres hormonlarını dizginlemek ve acının tekrarını önlemek için öneriliyor. Duygusal stresle tetiklenen kişilerde altta yatan anksiyete ve depresyonun tedavisi hayati önem taşıyor. Psikolojik destek, yalnızca ruh halini iyileştirmekle kalmıyor; kalbin yeniden “kırılma” riskini de azaltıyor. Bu nedenle uzmanlar, kalp tedavisinin psikososyal destekten ayrı düşünülmemesi gerektiğini vurguluyor. Tablo korkutucu görünse de, Kırık Kalp Sendromu genellikle geri dönüşümlü seyrediyor. Çoğu hastada kalp kasındaki zayıflığın birkaç hafta veya ay içinde düzeldiği, ancak bazı kişilerde sendromun yıllar sonra tekrarlayabildiği de bildirilmiş. Yani kalp, bir kez duygusal travma yaşadığında, benzer streslerle yeniden etkilenebiliyor. Kalp unutmuyor.