Washington'ın Venezuela'ya yönelik son saldırganlığı, dünya halkları için yeni bir gelişmeden çok, kanlı bir tarihin hafızalarda tazelenmesi anlamına geliyor. Yıllardır "özgürlük ve demokrasi" vaadiyle ülkeleri işgal eden, iktidarları deviren ve halkları yoksulluğa mahkum eden emperyalizm, bugün Venezuela'da sergilediği pratikle kanlı geçmişini bir kez daha masaya sürdü. Guatemala'nın muz tarlalarından Şili'nin stadyumlarına, 12 Eylül Türkiyesi'nin işkencehanelerinden Ortadoğu'nun enkaza dönen kentlerine kadar uzanan bu suç zinciri, insanlığın ortak hafızasında "iyileşmeyen bir yara" olarak duruyor. Her müdahale, geride sadece yıkılan binalar değil, çalınan gelecekler ve yok edilen kuşaklar bıraktı. Bugün Venezuela'da yaşananlar, bu tarihsel sürekliliğin bir parçası olarak okunurken, ABD'nin "kurtarıcı" maskesinin altındaki o karanlık sicil bir kez daha hatırlanıyor. İşte "arka bahçe"den okyanus ötesine, ABD emperyalizminin demokrasi götürme iddiasıyla halklara felaket götürdüğü o liste... Guatemala (1954): Soğuk Savaş yıllarının ilk büyük müdahalelerinden biri. Toprak reformu yaparak United Fruit Company gibi ABD şirketlerinin çıkarlarına darbe indiren Jacobo Arbenz hükümeti, CIA destekli bir darbeyle devrildi. Sonuç, on yıllar süren iç savaş ve askeri diktatörlük oldu. Küba (1952 ve sonrası): 1952'de Batista diktatörlüğünün ABD tarafından tanınmasıyla başlayan süreç, 1959 Küba Devrimi sonrası Domuzlar Körfezi işgal girişimi ve yüzlerce suikast planıyla devam etti. ABD o tarihten bu yana defalarca saldırsa da Küba halkının devrimci duvarını aşmaya başaramadı. Brezilya (1964): Brezilya'daki işçi haklarını genişletmek isteyen dönemin siyasi lideri Joao Goulart, ABD donanmasının lojistik desteği ve teşvikiyle ordu tarafından devrildi. Ülke 1985'e kadar sürecek askeri rejim altına girdi. Şili (1973): Tarihin en kanlı darbelerinden biri. Seçimle işbaşına gelen sosyalist lider Salvador Allende, CIA'in doğrudan fonladığı ve organize ettiği bir süreçle General Pinochet tarafından devrildi. Şili, neoliberalizmin kanla test edildiği ilk laboratuvara dönüştü. Arjantin (1976): ABD dışişlerinin "sorunu çabucak çözün" tavsiyesiyle yeşil ışık yaktığı askeri cunta, binlerce muhalifi uçaklardan okyanusa atarak yok etti. "Kirli Savaş" olarak bilinen bu dönemde 30 bin kişi kaybedildi. Nikaragua (1980'ler): Sandinista devrimine karşı ABD, "Kontra" adı verilen paramiliter grupları silahlandırdı ve finanse etti. Ülke uzun süreli bir iç savaşa sürüklendi. Grenada işgali (1983): Karayipler'deki bu küçücük ada ülkesi, sosyalist bir rota izleyen Maurice Bishop yönetimi nedeniyle işgal edildi. ABD ordusu, "Amerikalı tıp öğrencilerinin güvenliğini" bahane ederek adaya çıktı. Birleşmiş Milletler'in dahi kınadığı bu operasyon, ABD'nin kendi ideolojisine ters düşen en ufak bir kıvılcımı bile askeri postalla ezme politikasının örneği olarak hafızalara geçti. Panama (1989): ABD ordusu, eski müttefiki Manuel Noriega'yı devirmek için başkent Panama City'i doğrudan işgal etti ve yoğun bombardımana tuttu. Venezuela (2002): Hugo Chavez'e karşı düzenlenen başarısız darbe girişiminin arkasında Washington'ın parmak izleri vardı. O yıllarda Chavez her ne kadar bu süreci püskürtmüş olsa da Amerika'nın Venezuela ile olan hesabı bitmedi. Bugün yaşananlar, 20 yıl önceki o başarısız girişimin devamı niteliğinde. Haiti (2004): Batı yarımkürenin en yoksul ülkesinde, halkın oylarıyla seçilen ilk başkan Jean-Bertrand Aristide, ABD askerleri tarafından evinden zorla alınarak bir uçağa bindirildi ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ne sürüldü. Washington yönetimi buna "istifa" dese de, Aristide kaçırıldığını açıkladı. Bu darbe, ABD'nin "demokrasi" anlayışının, sadece kendi çıkarlarına hizmet eden liderlere tahammülü olduğunu gösteren en net örneklerinden biri oldu. Honduras (2009) ve Bolivya (2019): Yakın tarihte ise Honduras'ta Zelaya'nın, Bolivya'da ise Morales'in devrildiği süreçlerde ABD doğrudan aktif rol oynadı. Asya'dan Avrupa'ya aynı vahşet aynı müdahale ABD'nin sicili sadece arka bahçesiyle sınırlı değil. Latin Amerika'da darbeler tezgahlanırken, dünyanın diğer ucunda napalm bombaları ve seyretilmiş uranyum mermileriyle doğrudan işgaller yürütüldü. Kore (1950-1953): Soğuk Savaş'ın ilk büyük sıcak çatışması. ABD hava kuvvetleri, Kuzey Kore'deki şehirleri ve kasabaları haritadan silecek kadar ağır bir bombardıman yürüttü. Napalm bombasının sivil halk üzerinde acımasızca denendiği bu savaşta, nüfusun büyük bir kısmı hayatını kaybetti ve ülke fiilen ikiye bölündü. General Curtis LeMay'in "onları taş devrine döndürdük" itirafı, Amerikan stratejisinin özetiydi. Vietnam Savaşı (1955-1975): Emperyalizmin en büyük suç mahali. Komünizmin yayılmasını engelleme iddiasıyla girilen savaşta, sivil halkın üzerine binlerce ton napalm ve kimyasal silah yağdırıldı. Yaklaşık 3 milyon Vietnamlının hayatını kaybettiği bu süreç, ABD tarihinin de en büyük askeri yenilgisi olarak kayıtlara geçti. My Lai gibi katliamlar, Amerikan ordusunun "ahlaki üstünlük" iddialarını yerle bir etti. Laos ve Kamboçya (1964-1973): ABD, Vietnam Savaşı sırasında "tarafsız" olan bu ülkelere, kongresinden ve halkından gizleyerek tarihin en yoğun hava bombardımanını gerçekleştirdi. Sadece Laos'a, İkinci Dünya Savaşı'nda atılan toplam bombadan daha fazlası atıldı. Amaç, Vietnamlı direnişçilerin ikmal yollarını kesmekti; sonuç ise yüz binlerce sivilin ölümü ve bugün bile patlamayı bekleyen milyonlarca mayın oldu. Irak (1991 ve 2003): Ortadoğu'nun kalbine saplanan hançer. Birinci körfez savaşı ile başlayan süreç, 2003'te "kitle imha silahları" yalanıyla tam işgale dönüştü. Ebu Gureyb hapishanesindeki işkence fotoğrafları ve Felluce'de kullanılan yasaklı silahlar, "demokrasi getirme" vaadinin gerçek yüzünü gösterdi. Bir milyondan fazla Iraklı hayatını kaybetti, ülke etnik ve mezhepsel olarak parçalandı. Yugoslavya (1999): Avrupa'nın göbeğinde insani müdahale yalanı. NATO şemsiyesi altında yapılan hava bombardımanlarında Belgrad'daki sivil altyapı, televizyon binaları ve köprüler vuruldu. Yapılan operasyonlar ve saldırılar aynı zamanda canlı yayınlarla tüm dünya kamuoyuna yansıtıldı. Tüm vahşeti canlı canlı izleyen uluslararası güçlerin, "güçlünün hukuku" tarafında yer aldığı bir kez daha kanıtlandı. Afganistan (2001-2021): Terörle mücadele adı altında başlayan ve 20 yıl süren işgal. Milyarlarca dolar harcanan, binlerce sivilin "yanlışlıkla" vurulduğu operasyonların sonunda ABD, ülkeyi 20 yıl önce devirmeye geldiği Taliban'a teslim ederek kaçarcasına terk etti. Geride harabeye dönmüş bir ülke ve derinleşen bir uyuşturucu ticareti kaldı. Libya (2011): "Arap Baharı" sürecini kendisi için fırsata çeviren emperyalizm, buraya da NATO bombardımanıyla "demokrasi" götürdü. Muammer Kaddafi'nin linç edilerek öldürülmesiyle sonuçlanan süreç, ülkeye söylendiği üzere demokrasi değil, kabile savaşları ve kaos getirdi. Bir zamanlar eğitim ve sağlığın ücretsiz olduğu ülkede, müdahale sonrası açık artırmayla insan satılan köle pazarları kuruldu ve ülke petrolleri uluslararası şirketlerin yağmasına açıldı. Emperyalizmin suçlarını yüzlerine vurmak, yalanlara karşı gerçeğin mücadelesini büyütmek için yazıyoruz. Patronların değil, emekçilerin penceresinden dünyaya bakan bu sese güç verin, soL'a abone olun. ABONE OL Postalların yetmediği savaşlar: Vekalet, darbe ve kaos ABD emperyalizmi her zaman doğrudan asker çıkarmıyor. Bazen "askeri danışmanlık", bazen "silah yardımı", bazen de yerli işbirlikçileri fonlayarak ülkeleri istikrarsızlaştırıyor. Askeri postalın doğrudan basmadığı ancak Amerikan planlarının, silahlarının ve istihbaratının yönettiği süreçler, en az doğrudan işgaller kadar yıkıcı sonuçlar doğurdu: Yunanistan (1967): Tüm dünyanın gözü önünde Avrupa'nın yanı başında Yunanistan'da, seçimleri solun kazanma ihtimaline karşı CIA destekli "Albaylar Cuntası" yönetime el koydu. 7 yıl süren askeri diktatörlük boyunca binlerce komünist ve siyasi tutuklandı, işkence gördü. ABD, bu faşist rejimi "komünizme karşı bir kale" olarak niteleyerek sonuna kadar destekledi. Türkiye (1980): ABD'nin "bizim çocuklar" itirafı. 12 Eylül darbesinin hemen ardından, dönemin CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze'nin Washington'a "bizim çocuklar başardı" mesajını ilettiği kayıtlara geçti. ABD, kendini sağlama almak ve Türkiye'yi "devrimden koruyup" neoliberal pazara tam entegre etmek için askeri cuntaya tam destek verdi. Sonuç; idamlar, işkenceler ve 24 Ocak kararlarının süngü zoruyla uygulanması oldu. Endonezya (1965): Soğuk Savaş'ın en büyük katliamlarından biri. CIA, Endonezya Komünist Partisi'ni tasfiye etmek için General Suharto'ya hem silah hem de "ölüm listeleri" sağladı. Doğrudan ABD askeri inmemesine rağmen, ABD istihbaratının yönlendirmesiyle yaklaşık 1 milyon insan katledildi. Afganistan (1979-1989): Sovyetler Birliği'ne karşı yürütülen "Siklon Operasyonu" kapsamında ABD, radikal İslamcı grupları silahlandırdı ve eğitti. Usame Bin Ladin gibi figürlerin sahneye çıkışını sağlayan bu hamle, ülkeyi on yıllar sürecek bir karanlığa ve iç savaşa sürükledi. Ukrayna (2014 - Günümüz): ABD, 2014 Maidan olaylarından itibaren Rusya'yı çevreleme stratejisi kapsamında Ukrayna'yı bir cephe ülkesine dönüştürdü. Milyarlarca dolarlık silah sevkiyatı ve istihbarat paylaşımıyla savaşın doğrudan tarafı oldu. Amaç Ukrayna halkının güvenliğinden ziyade, vekil güçler üzerinden rakip kutbun yıpratılmasıydı. Suriye (2011 - Günümüz): Yürütülen operasyonlar ile hükümet karşıtı cihatçı gruplara yıllarca silah ve para akıtıldı. Doğrudan işgal yerine, sahadaki vekil güçler üzerinden ülkenin parçalanması ve enerji koridorlarının kontrolü hedeflendi. ABD askeri ise Rojava'nın da aralarında olduğu birçok noktaya üsler kurarak yerlemiş oldu. Yemen (2015 - Günümüz): Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Yemen'i bombaladığı yıllar boyunca ABD; havada yakıt ikmali, hedef belirleme istihbaratı ve mühimmat desteği sağlayarak dünyanın en büyük insani krizlerinden birinin mimarı oldu. İran örneği: Doğrudan suikast ve saldırı kalkanı Washington yönetimi İran topraklarına kapsamlı bir kara harekatı düzenlemese de, saldırılarını farklı kılıflar altında sürdürdü. Bunun en çarpıcı örneği, 2020 yılında bir ülkenin resmi devlet görevlisi olan Kasım Süleymani’nin üçüncü bir ülke toprağında, Irak’ta insansız hava aracıyla vurulmasıydı. Bu olay, ilan edilmemiş bir savaşın en net doğrudan saldırısı olarak tarihe geçti. 2024’e gelindiğinde ise sahne değişse de roller aynı kaldı; İsrail ve İran arasındaki füze düellolarında ABD, İran'ı doğrudan hedefe alıp tehdit ederek Tel Aviv’in savunmasını bizzat üstlendi. İsrail’in saldırılarda kullandığı F-35 uçaklarından mühimmatına kadar her türlü lojistik destek doğrudan Amerikan envanterinden aktarıldı. Kimi örneklerde okyanus ötesinden kalkan jetlerin İran'daki stratejik bölgeleri vurduğu örnekler yine kayıtlara geçti. Ancak ABD bu dönem daha çok tetiği çeken değil, tetiği çeken eli tutan, silahlandıran ve koruyan güç olarak tavır aldı. Geçtiğimiz yılsa bu destek açık bir ABD saldırısına dönüştü ve ülkenin nükleer tesisleri ABD tarafından tonlarca bomba yağdırılarak vuruldu. Bir sömürü mekanizması olarak müdahale ABD emperyalizmi, Latin Amerika'dan Ortadoğu'ya kadar uzanan tüm müdahaleler için "özgürlük" veya "insan hakları" gibi kılıflara sığınsa da, tarih, gerçekleri en sade şekilde anlatıyor. Guatemala'da tarım, Şili'de bakır, Ortadoğu'da ve Venezuela'da petrol... Hedeflenen her zaman kaynakların kontrolü ve pazarın güvenliği oldu. Kendi ayakları üzerinde durmak isteyen, kamucu politikalar üreten veya ABD hegemonyasına "hayır" diyen yönetimler, "diktatörlük" yaftasıyla hedef tahtasına oturtuldu. 1980'de Türkiye'de "bizim çocuklara" darbe yaptıran zihniyetle, bugün Venezuela'daki müdahaleyi tezgahlayan zihniyet aynı. Yöntemler değişse de amaç değişmiyor. Bu tablodan çıkışsa tüm dünyadan emekçi halkların ABD emperyalizmine karşı ayağa kalkması ve hep birlikte mücadele etmesinden geçiyor; tarih bize aynı zamanda bunu söylüyor.