Geleceği hatırlayan futbol taraftarı

Türkiye ekonomisinin dönüşümü ile Türkiye’de futbolun dönüşümü arasında pek fark yok. İkisi de neoliberal sisteme eklemlenme krizine, benzer “marazlarla” girdiler. Bir anlamda her iki sistem de eskinin öldüğü ama yeninin henüz doğamadığı o kriz anının tuhaflıklarıyla (canavarlar) iç içeler. Futbolun krizi, basitçe skandal hakem kararları, mali krizler, bahis, şike gruplarının çekişmelerinden ibaret değil. Futbol, endüstrileştikçe (kapitalist meta oldukça) kirlendi. Devasa bir kara para, bahis, sermaye transferi ve nefret üretme motoruna dönüştü. Hakemi aldatmaya yönelik hareketin kartla cezalandırılması 1998 yılında kurallara eklenmek zorunda kalınmıştır. O zamana kadar bu hareket futbolcunun kendisine yakıştıramayacağı, kendi taraftarının da ayıplayacağı bir eylemdi. Futbol, Türkiye’de de ikibinlerin başından bu yana aynı endüstrileşme krizini yaşıyor. Futbol takımları şirketleşirken, taraftar da değişip tüketicileşiyor. “Arma aşkıyla oluşan taraftar kimliği”nin yerini logolu ürün tüketicisine dönüşen “fan club holiganı” alıyor. Holiganlık, futbol taraftarlığını bir kaç düzeyde dönüşüme uğratıyor. Hangi takımı tutarsa tutsun futbolu ve kurallarını seven, sahadaki mücadeleye odaklanan, “ezeli rekabet, ebedi dostluk” ilkesini şiar edinen, sahada Lefter Küçükandonyadis, Metin Oktay, Metin Kurt, Cemil Turan, “Metin- Ali- Feyyaz”,  Aykut Kocaman, Hami Mandıralı seyretmekten keyif alan yatay taraftar kimliği kayboluyor. Onun yerini otoriter iktidarların ve profesyonel takım yöneticilerinin çok sevdiği, birbirinden “ölümüne nefret eden” ve tuttuğu takımın başarısı için her yolun mübah olmasına onay veren hatta bu tutumu destekleyen dikey bölünmüş nefret grupları alıyor. İktidar ve futbol endüstrisi, renkleri birbirine kırdırarak, futbol taraftarlığını, dikey olarak birbirinden ayırıp, bölünmüş, düşmanlaşmış takım holiganlığına dönüştürüyor. Bursaspor tribünlerinden kusulan nefret naraları bu halin en tipik örneği. İşte 3 Temmuz 2011’de Fenerbahçe’ye kurulan kumpasa Fenerbahçe taraftarının verdiği tepki de bu canavarlar, tuhaflıklar zamanına bir itiraz olarak başladı. Kumpasın Fenerbahçe’ye kurulmasının bir nedeni o dönemki yönetimin kişisel boyun eğdirilemezliğiyse de, kumpası başarısızlığa uğratan Fenerbahçe taraftarında ortaya çıkan bir kimlik kaybına itiraz ve isyandı. Belki de takımın tarihsel kökleri, mekanın Kadıköy olması, eski Cumhuriyetin resmi takımı olması gibi etkenler de vardı. Ama öyle ya da böyle Fener taraftarı 3 temmuz ve sonrasında bir mevzi savaşı verip, kazandı. O kazanım, geçmişi silinerek geleceği çalınmak istenen bir takımdan öteye yayıldı. O zamandan bu yana yönetimlerin pragmatizmi ile taraftarın tarihsel bilinci arasındaki makas giderek açıldı. Yönetenler ‘önümüze bakalım’ dedikçe, taraftar Benjamin’in ‘tarihi tersinden tarayan’ o keskin bakışıyla geriye, yani hakikate bakıyor. 3 Temmuz’un yarattığı o büyük dalga, bugün kulüp sınırlarını aşan bir sivil toplum bilincine evrilme potansiyeli taşıyor. Çeyrek yüzyıldır sistematik olarak yok edilerek sendikaların, siyasi parti ve örgütlerin, derneklerin mezarlığına dönüştürülen ülkede itiraz edip, isyan edebilen bir sivil toplum örgütü inşa ediliyor. Fenerbahçe taraftarı 3 Temmuz’u unutmayacağız demiyor, Fenerbahçeliliğin nasıl bir kimlik olduğunu tarihsel köklerinden başlayarak, durmadan hatırlıyor, hatırlatıyor. Unutmamaya çalışmak edilgen bir savunma eylemidir, hatırlamak ise etkin bir mücadele halidir. “Hatırlayacağız” demek, sadece geçmişin acısını taze tutmak değil; adil, şeffaf ve onurlu bir geleceği, bir anayasa gibi, bugünden yaşamaktır. İktidarın ve futbolun sermaye sahiplerinin korktuğu kabus, tribünlerin yatayda birleşmesidir. Fenerbahçe taraftarının yıllardır tahkim ettiği bu mevzi, aslında tüm taraftarlar için bir kurtuluş reçetesi sunuyor: ‘Yönetimine rağmen, sisteme karşı.’ Eğer her renkten uyanış birimleri, kendi kulüplerinin dar çıkarlarını bir kenara bırakıp ortak bir haysiyet zemininde buluşursa, Türkiye’nin en büyük organik siyasal bloğu doğabilir. Canavarların hükmü, taraftar birbirine düşman oldukça sürer. Oysa her renkten taraftar geleceği hatırlamaya başlarsa, o gelecekte, renkler birbirini yok etmek için değil, bu kokuşmuş düzeni hep birlikte yıkmak için yan yana gelebilir. Fenerbahçe taraftarı, kulüp yönetimlerinin pragmatik manevra savaşlarına hapsolmayı reddederek, sivil toplumun en dirençli mevzilerinden birini kazmaya çalışıyor. Bu mevzi, sadece sarı-lacivert bir kale değil; canavarların arasından geçip gelen her renkten taraftarın sığınabileceği bir ‘gelecek hafızası’ olabilir. Renkler üstü birleşme, hem futbol endüstrisinin hem de mevcut iktidar düzeninin en büyük kabusudur. Çünkü onlar biliyor ki; taraftar, yönetilen bir kitle olmaktan çıkıp ‘geleceği hatırlayan’ bir özneye dönüştüğünde,  Benjamin’in o meşhur “imdat freni” çekilecek ve oyun asıl sahiplerine iade edilecektir. Yeter ki, futbol taraftarları unutmamaya yeminli pasif kurbanlar değil; geleceği bugünden hatırlayan, kopuşa hazır özneleşmiş birer irade olabilsinler. Bu mevzi savaşı, renklerin rekabetini değil, sivil toplumun canavarlara karşı topyekûn uyanışını müjdeleyebilir. Hatırladığımız o gelecek gelene dek buradayız.