Panteon

Bugün Martin Scorsese’nin üç yüzüncü filmini izlemeye gittik. Üç yüz film, dile kolay. Robert De Niro ile yüz elli, Leonardo Dicaprio ile yüz kırk birinci filmiymiş bu film, adam tuttuğunu bırakmıyor. Sinema çıkışı bizim öğrenci evinde toplandık, hem filmi konuşuyoruz, hem de sağdan soldan laga luga ediyoruz. Konu yine eski takvimle 2020’lere geldi. Bizim ebeveynlerimiz, onların ebeveynleri, nesillerdir tüm insanların konuşmaları ne yapar eder o döneme gelir. Hele de bizim gibi yeni yetmeler için burada bir hazine yatar. ∗∗∗ Armut’un Antarktika’nın ortasına düşmesi, o dönemki Amerikan Devleti’nin on bin tonluk dev yapıyı önce orada sökmeye çalışması, bunu beceremeyince de alıp götürmeye kalkması, Eski Çin ve Rusya’nın nükleer silahlarla tehdidi ve nihayet yıllar sonra tüm dünyanın ortak çalışmasıyla Armut’un açılabilmesi. İçinden çıkan İndus yazılarının deşifresi ve dünyanın çivisini çıkartan bin tüpün bulunması. O zamanlarda yaşayanlar bunları nasıl izliyordu acaba? Tabi biz şimdi uzun bir dönemi bir cümlede geçip gidiyoruz ama o çağdaki insanlar bu olayları birer birer ve yıllara yayarak yaşadı. Önce armuta benzeyen bir gök cisminin dünyaya düştüğünü (veya indiğini) öğrendiler, sonra onun açılması için eksi elli derecede yapılan çalışmalara tanık oldular, açılması ve içinden olağanüstü yüksek teknolojiye sahip bin adet tüpün çıkması filan... Muhtemelen tüm bunları rüyada gibi izliyorlardı, muhtemelen çoğu doğru olduğuna inanmıyordu. Uluslararası bir araştırma ekibinin yakınına düşmeseydi ve bu bilgi sivil bilim insanları tarafından dünyaya yayılmasaydı belki askeri bir sır olarak kalacak ve insanlık Panteon’u ancak kurulduktan sonra öğrenecekti... Ama öyle olmadı, her şey göz önünde ve beş yıl içinde adım adım oldu. Amerika tek başına tüplerin neredeyse yarısını aldı. Rusya, Çin, İngiltere ve İsrail de yüksek paylar aldı. Dışlandıklarını hisseden Almanya, Japonya, İspanya, İtalya ve Fransa birleşerek az daha yeni bir dünya savaşı başlatacaklardı. Bir şekilde hepsine sus payı verildi. Diğer ülkelerin çoğu avuçlarını yaladılar. Finans kontenjanıyla tüp başına 100 milyar dolar (şimdiki 10 milyon Lidya civarı) ödeyebilen ve kurada kazanan birkaç üçüncü dünya ülkesi zengini Otuzlar’a dahil olabildi ama o kadar. Sizi sonsuza dek otuz yaşındaki halinizde tutacak bir tüp için neler vermezdiniz? Hele de bir Arap trilyoner veya diktatörseniz. Şimdi bugünden bakınca, bir tek tüp için bile kıyametin kopması gerekirdi ama insanlar uzun vadede bu işin nereye varacağını bilemiyorlardı. Belki bu belirsizlik nedeniyle fazla ısrarcı olmadılar, belki ısrar etseler de nükleer silahları elinde tutan ülkelere karşı yapacakları fazla bir şey yoktu. ∗∗∗ Tüpler gazoz gibi dağıtılmadı elbette. Tüpünü alan ülkesine gitmedi. Puerto Argentino’da bir bilim merkezi kuruldu. Bir yandan en iyi bilginler, bir yandan da sanatçılar, yazarlar, oyuncular seçildi. Seçilen insanlar bu bilim merkezinde dönüşüme girdiler. Yayoi Kusama, Leila Ahmed, Clint Eastwood, Bernie Sanders, hem yaşları hem de ünleri nedeniyle dönüşüm için seçilen ilk kişilerdi. Bu karma herhalde dünya kamuoyundaki itirazları azaltmak ve daha sonra yapılacak görgüsüzlüklere zemin hazırlamak için seçilmişti. Gökyüzünden gelen gizemli nesnenin içindeki bin tüpten ilk dördü aynı anda dört odada bu dört kişiye verildi. Bir gün sonra dönüşüm tamamlandı ve tüm dünya mucizeye tanık oldu. Otuz yaşında dört güzel insan... Clint Eastwood, İyi Kötü Çirkin filmindeki haliyle kameralara el sallıyor, Yayoi Kusama dans ediyor, Bernie ve Leyla her nedense elele selam veriyor. O an herkesin ezbere bildiği “sıfır anı”, daha sonra ilan edilecek yeni takvimin başlama noktası. Bu dörtlü hala yaşıyor, Bernie bizim okula gelip konuşma bile yaptı. Kullanılan tüplerin yarısı böyle doğru insanlara gittiyse de, diğer yarısı boş beleş kişilere dağıtıldı. Trump, Netanyahu, Putin, adını saymak istemediğim sevimsiz tipler. Kadınlara oranla erkekler, eşcinsellere oranla düzler, siyahlara oranla sarı ve beyaz ırklar kayırıldı. Adlarını asırlar önce unutmuş olmamız gereken bir yığın vasat devlet adamı, din adamı, Elon Musk gibi deliler. Neyse ki “kültürel devamlılık” adına iyi yazarlar, yönetmenler ve oyuncular da listeye alındı da, hâlâ yeni filmlerini izleyebiliyoruz. Armut nereden geldi, yine gelecek mi? Bunlar çocuk yaşta sorduğumuz ilk sorular ve hiçbirinin yanıtı yok. Tüplerin çoğu ilk yıllarda bitti. Kazada, felakette veya cinayet sonucu ölenler yüz kişiyi geçmez, Otuzlar’ın geneli hala hayatta. ∗∗∗ Biz ölümlüler için onlar bir tür tanrı. Otuzlar’dan birinin ölümlülerden biriyle teke tek konuşması bile büyük olay aslında. Zaten koruma duvarlarını aşmak imkansız. “Bana da ölümsüzlük geçer” diye bunları ısıranlar mı ararsınız, kıskançlıktan öldürenler mi? Biz faniler er geç yaşlanarak öleceğimiz için hayata tutunma arzumuz onlarınki kadar güçlü değil sanki. Ben bu yaşta ölsem en fazla elli yıl kaybetmiş olurum, onlar binlerce yıl. Hepsi her an aynı değil. Yıllarca bunalım yaşayanlar var. Brad Pitt kırk yıl ortalıkta yoktu örneğin. Bu insanlar sevgililerinin, eşlerinin, dostlarının ölümlerine tanık oluyorlar. Allah’tan bir yan etki olarak kısırlar ve düşünürseniz bu aslında onların lehine. Panteon’da ister istemez birbirleriyle takılıyorlar, kalıcı olan sadece kendileri gibi olanlar çünkü. O zamanki Türkiye’den Ateş İlyas Başsoy bu Otuzlar içindeki en saçma kişi olabilir. Başsoy’un hiçbir yeteneği yok, parası yok, diktatör filan değil. Ama nasılsa, tam tarihini söyleyeyim, 5 Ocak 2026’da, BirGün Gazetesi’nde yazdığı bir yazıda tüm bu olacakları detaylarıyla aktarmış. Birileri bunu fark edince ve Conan O’Brien da “Ateşsiz olmaz” kampanyasını başlatınca Yeteneksiz Bay Başsoy’u da listeye almışlar. Gerçi bu yaşananları tahmin etmesini gizemli güçlere bağlayanlar da var ama genel olarak “sallayıp da vuran” diyorlar onun için. Sürekli tahminlerde bulunurmuş, biri tutmuş. Başsoy da yaşıyor ama ağlamaklı mızmız biri. Söyleşiye çıktığında iki lafı bir araya getiremiyor. Eski günlerine takılıp kalmış. Elinde antika bir telefon, sürekli dönüşüm öncesi yıllarına bakıyor. Dünyaya tek faydası, okul duvarlarında yazan “Hayal kurmaya ve hikâyeler bulmaya devam edin. Sıradan biri de olsanız bir gün sıranız gelebilir” sözü. Ben söylesem kimse umursamazdı ama altı yüz yaşında biri söyleyince kıymete biniyor. Jennifer Lawrence ne buluyor bu herifte anlamıyorum.