Çok ciddi bir bahis...

Sabahattin Ali’nin B ir Skandal adlı öyküsünde, bir Anadolu kentine öğretmen olarak atanan karakterin gözünden, orada kaldığı sürece yaşadığı olaylara tanık oluruz. Biraz ukala ve kibirli bir karakterdir bu; taşra aydınlarını küçümser, bilgisizlikleriyle alay eder. Bir akşam, aynı okulda görevli olan bir öğretmenle gittikleri kulüpte, radyo etrafında toplanmış bir grubun müzik dinleyip batı ve doğunun müzik kültürü hakkında tartıştığını görür. Epey ‘musikişinas’ görünen bir adamın batılı müzisyenler hakkında etrafındakilere caka satarak konuşması hakkında şunları anlatır: “Yalnız bu sırada bazı sinema artisti isimlerini musikişinas isimleri diye yutturduğu nazarı dikkatime çarptı. Sinema gibi pek de ciddi olmayan bahislerdeki cahilliklerinden istifade ederek karşısındakileri mağlup etmeye çalışan bu genç sinirime dokundu ve hemen söze karıştım: -Aman birader, bu isimde bir artist vardır, ama bestekâr var mı bilmiyorum!” Birinci tekil şahıs ağzından olayı anlatan karakterin ne kadarı Sabahattin Ali’dir bilemiyorum ama, ‘sinema gibi pek de ciddi olmayan bahisler’ ifadesinde yazarın bu konudaki kişisel görüşünün de payı olduğunu sanıyorum. Öykü 1932’de yayımlandığına göre, sinema icat edileli henüz 40 yıl bile olmamış. Her ne kadar Luis Bunuel, Abel Gance, Sergei Eisenstein gibi ustalar bu yeni aygıtı kullanarak şaşırtıcı öyküler anlatmaya başlamışsa da, sinemanın hem sanat hem de bir anlatı aracı olarak gücünün henüz ortaya çıkmadığı, kitleler için teknolojik bir seyirlik olmaktan öteye geçmediği bir dönem için doğal sayılabilecek bir küçümsemedir bu belki de... ∗∗∗ Aynı yıllarda, Warner Brothers adlı bir Hollywood firması, birkaç yıl önce geliştirilen ‘sesli film’ tekniğinin sinema salonlarında nasıl bir etki yaratacağını fark ediyor, sonradan ‘gangster sineması’ olarak adlandırılacak film türünü doğuruyordu. Türün ilk örnekleri olan Little Caesar ve The Public Enemy 1931’de yapıldı. ‘Sinema salonlarında yankılanan makineli tüfek takırtıları’ seyircinin öyle ilgisini çekti ki, başka yapımcılar da devreye girdi -örneğin hemen ertesi yıl Howard Hughes Scarface ’i yaptı. Filmle hayat arasındaki garip ve kimi zaman ürkütücü olabilen etkileşimin ilk örneği, gangster filmleri olsa gerek: Bu filmlerde, çoğunluğu İtalyan ve İrlandalı göçmen ailelerden gelen fakir ve eğitimsiz gençlerin, 1. Dünya Savaşı sonrası yürürlüğe giren ‘İçki Yasağı’ (Prohibition) döneminde suçla tanışması ve büyük haydutlara dönüşmesi anlatılıyordu. Öykülerin ana kaynağı ABD gazetelerinin manşetleriydi. Örneğin Scarface ’te anlatılan aslında Al Capone’un öyküsüydü. ∗∗∗ 1929 Ekonomik Buhranı’nın korkunç etkilerini yaşayan işsiz gençler, kolayca özdeşleşebildikleri karakterlerin bulunduğu bu filmleri çok sevdi ve onları taklit etmeye başladı. Bunun etkisi, manşetlerdeki soygun, cinayet ve silahlı çatışma haberlerinin artmasıyla görüldü. Beyazperde ve basın birbirini öyle kanlı ve çarpıcı biçimde besliyordu ki, 1934’te ‘Hays Yasası’ olarak bilinen kuralların egemen olduğu yeni ve katı bir sansür dönemi başladı. Film Yapımcıları ve Dağıtımcıları Birliği’nin başkanı Will Hays, asıl derdi ‘ahlaksızlık’ (içki ve kadın çıplaklığı) olan FBI başkanı Edgar J. Hoover’ın da ağır baskısıyla gangster filmlerinin hem üretimini yavaşlattı hem de içeriğini yumuşattı. Ama Warner Bros. o günden itibaren çoğunlukla aksiyon ve şiddet içerikli filmlerin öncü adı haline geldi. ∗∗∗ Sinemanın seyirci kitleler üstünde böylesine güçlü ve görülebilir bir etkisi olduğunun anlaşılması, egemen sınıfların bu alana daha çok yatırım yapmasını sağladı. Yeni yasal düzenlemelerle Hollywood’un yapım gücü artırıldı, başta Pentagon olmak üzere tüm devlet kurumları ‘gerektiğinde’ yapım firmalarının yardımına koşmaya başladı. 2025’in ‘kapitalist sinema’ alanında en önemli gelişmesi, Netflix’in Warner Bros’u satın alması oldu. Bu süreçte en çok itiraz eden, bir başka dev yapım firması -Paramount- oldu. Ama bu da tabii ki tekelleşme karşıtlığından değil, “Tekelleşme olacaksa onu da biz yapmalıyız!” tavrından kaynaklanan bir itirazdı. Sonuçta “Netflix Warner Bros’u alıyor” haberiyle “Aldı!” haberi arasında her şey o kadar hızlı gelişti ki, ortada nasıl bir katakulli döndüğünü bırakın anlamayı, tartışamadık bile! Sabahattin Ali’nin ifadesini eleştirel bir bakışla alıntıladım ama, itiraf etmeliyim ki, aslında “sinema gibi pek de ciddi olmayan bahisler” tanımını bugünün dünyasında kullanabilmeyi isterdim galiba... Lakin gerçek öyle değil işte, bu artık çok ciddi bir bahis.