"Cesetleri bir salı günü buldular": Alex Finlay ile korku, adalet ve hakikat

Türkçeye çevrilen ilk ve şu an için tek romanı Korktuğun Ne Varsa, Alex Finlay’i yerli okurla geç ama çarpıcı bir biçimde buluşturuyor. Oysa Finlay, son yıllarda polisiye ve gerilim türünde adından sıkça söz ettiren, kitapları düzenli olarak yılın en iyileri listelerine giren, eserleri yirmi beşten fazla dile çevrilen ve büyük bölümünün film ya da dizi hakları satın alınmış bir yazar. 2021 yılında yayımlanan bu roman, aynı zamanda onun kaleme aldığı ilk kitap olması bakımından da ayrı bir önem taşıyor. Korktuğun Ne Varsa, yalnızca bir aile trajedisinin değil, aynı zamanda bizi koruması, güven vermesi beklenen kurumlara duyulan inancın nasıl sarsılabildiğinin de romanı. Finlay, okurda bilinçli olarak bir huzursuzluk duygusu yaratmayı hedefliyor. Çünkü ona göre, suçun kendisinden bile daha sarsıcı olan şey, güvenmemiz gereken yapıların güvenilmez olabileceği ihtimali. Roman boyunca polis, FBI, üniversiteler ve resmî mekanizmalar, koruyucu olmaktan çok, belirsizlik ve tedirginlik üreten aktörler hâline geliyor. Yazarın zaten bir avukat olması, hukuk alanındaki çalışmaları ve adalet üzerine yaptığı araştırmalar, romanın düşünsel arka planını derinleştiriyor. Özellikle ABD’de, gençler başta olmak üzere pek çok masum insanın işlemedikleri suçları itiraf etmiş olması gerçeği, Finlay’i derinden etkileyen meselelerden biri. DNA kanıtlarının ortaya koyduğu bu tablo, sorgulama tekniklerinin ve polis eğitimlerinin uzun yıllar boyunca insan psikolojisini yeterince hesaba katmadığını gösteriyor. Romanın teşekkür bölümünde Haksız Mahkûmiyet Enstitüsü’ne ve yıllarca işlemedikleri suçlar nedeniyle hapis yatmış insanlara yer vermesi, bu görünmez mücadelelere duyulan saygının da altını çiziyor. Kartel bölgelerinden üniversite kampüslerine, izole bir Tulum evinden FBI sorgu odalarına uzanan çok katmanlı anlatı aile sırları, ihmal, suç ve adalet arasındaki kırılgan sınırı merkezine alıyor. Korktuğun Ne Varsa, Türkçede April Yayıncılık etiketiyle, Mehmet Deniz Öcal’ın çevirisiyle yayımlandı. Bu söyleşide Alex Finlay ile sırların aileyi nasıl şekillendirdiğini, kurumlara duyulan güvenin neden çatladığını, yanlış itirafların ardındaki psikolojiyi ve bir gerilim romanının, bazen tek bir cümleyle nasıl başlayabildiğini konuşuyoruz. KARANLIK MEKÂNLAR, PARÇALI ZAMANLAR Romanın temelinde “her ailenin bilmediğimiz bir yüzü vardır” fikri var. Sizce sırlar, aileyi ayakta tutan şey mi, yoksa yıkan mı? Tolstoy’a yapılan, artık eskimiş sayılabilecek bir gönderme var: “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Mutsuz ailelerde, başka pek çok etkenle birlikte, sırların, özellikle de dile gelmeyen kırgınlıkların, önemli bir payı olabilir. Yine de her sırrı olumsuz görmek mümkün değil. Sonuçta, yirmili yaşlarındaki yetişkin çocuklarımın hayatlarında olup biten her ayrıntıyı gerçekten bilmek ister miyim? Romanın büyük bir bölümü Meksika’da, kartel bölgelerinde geçiyor; diğer bölümü FBI, üniversite ve güvenlik birimlerinin iç yüzü. Bu çok katmanlı gerilim için nasıl bir araştırma süreciniz oldu? Araştırmayı seven bir yazar değilim, o yüzden mümkün olduğunca ondan kaçınmaya çalışırım. Ama gerektiğinde klasik yöntemlere başvururum: uzmanlarla konuşurum, ders kitapları okurum, Google’a bakarım. Yine de fazla araştırmanın bir gerilim romanına zarar verebileceğini düşünüyorum, çünkü araştırma metne fazla sızdığında hikâyenin temposunu düşürür. Kendimi de tanıyorum: Bir konu üzerine haftalarca çalışsam, bunu sergilemek isterim ve sonuçta metne gereğinden fazla ayrıntı yüklerim. Bu yüzden araştırma yaparken okura sahnenin inandırıcı gelmesi için yeterli olacak bir ya da iki kilit ayrıntı bulmaya odaklanırım. “Buzdağı kuralı”nı izlerim. Yaptığım araştırmanın tamamı okur için görünmez olmalı, yalnızca ucu suyun üzerinde kalmalı. SUÇ MU DAHA TEHLİKELİ, İHMAL Mİ? Kurumların -polis, FBI, konsolosluk, üniversite- Matt’e yaklaşımı okurda sürekli bir güvensizlik yaratıyor. Bu bilinçli bir tasarım mıydı? Güven duygusunu nasıl yönettiniz? Evet, bu bilinçli bir tercihti. Okurun huzursuzluk hissetmesini istedim. Çünkü bizi koruması, güven vermesi gereken kişilerin aslında güvenilmez olabileceği düşüncesinden daha sarsıcı çok az şey vardır. Orman sahneleri, karanlık yollar, terk edilmiş yapılar… Romanın görsel atmosferi çok güçlü. Tulum’daki ev mesela, cinayetle ilgili ilk kırılma anı. Bu evin atmosferini romanın kalbine yerleştirmenizdeki yaratıcı motivasyon neydi? Hikâyenin fikri, Tulum’da tatildeyken aklıma geldi. Dolayısıyla mekân, hikâyenin önemli bir parçasıydı. Ailenin büyük bölümünün öldüğü yer elbette anlatının merkezinde duruyor. Tulum’a gelince, dramatik etkiyi güçlendirmek için aslında son derece güzel olan bu bölgeyi olduğundan çok daha karanlık bir atmosferle yansıtmak zorunda kaldım. Çoklu zamanlar ve çoklu bakış açısı kitabın temel dinamiği. Bu parçalı yapıyla okurun zihninde nasıl bir ritim yaratmak istediniz? Romanlarımın tamamını birden fazla bakış açısından anlatırım. Bu yapıyı seviyorum çünkü yazma sürecinde beni diri tutuyor. Bir karakter üzerine yazmaktan yorulduğumda hemen başka birine geçebiliyorum. Okur için de benzer bir avantaj sağladığını düşünüyorum. Ayrıca farklı karakterlerin deneyimlerinden ve çoğu zaman farklı zaman dilimlerinde geçen sahnelerden oluşan bu puzzle parçalarını bir araya getirip hızlı tempolu ve umarım takibi kolay bir hikâye hâline getirme fikri bana ayrı bir heyecan veriyor. Roman hem suç örgütlerinin görünmez şiddetini hem de devletin görünür acizliğini anlatıyor. Sizce en büyük tehlike hangisi: Suç mu, ihmal mi? Muhtemelen suç. Başlangıçta bir suç olmasaydı, bunca ihmalin de hiçbir anlamı olmazdı. Kitap, adalet ile hakikat arasındaki uçurumu görünür kılarak hukuk sistemlerinin adaleti sağlamaktaki kör noktalarına dikkat çekiyor, nitekim sizin de adalet üzerine ciddi bir araştırma yaptığınızı biliyoruz. Bu süreçte sizi şaşırtan şeyler oldu mu? ABD’de insanların, özellikle de gençlerin, işlemedikleri suçları ne kadar sık itiraf ettiklerini görmek beni şaşırttı. Yaygın bir kanaat var: “Masum olsam elbette birini öldürdüğümü itiraf etmem.” Oysa DNA kanıtları bize başka bir şey öğretti. ABD’de pek çok masum insan, çoğu zaman da asılsız itiraflar nedeniyle hapse atıldı. Masum insanların neden suçlarını itiraf ettiklerine dair psikoloji son derece ilgi çekici. Uzun yıllar boyunca polis sorgulama eğitimleri ve uygulamaları bu gerçeği yeterince hesaba katmadı. Teşekkür bölümünüzde yalnızca uzmanlığını paylaşan dostlarınıza değil, aynı zamanda Haksız Mahkûmiyet Enstitüsü’ne ve yıllarca işlemedikleri suçlar nedeniyle hapis yatmış insanlara da yer veriyorsunuz. Bu hem araştırmanın kolektif doğasına hem de adalet uğruna verilen görünmez mücadelelere işaret ediyor. Tüm bu tanıklıklar, sizde adalet dediğimiz şeyin aslında neye dayandığına dair hangi duyguyu uyandırdı? Bir roman yazarı olarak bu hikâyelere yaklaşırken kendinizi daha çok bir anlatıcı mı, yoksa tanıklık etme sorumluluğu taşıyan biri gibi mi hissettiniz? Gerilim ve polisiye yazıyorum ve kendimi fazla ciddiye almamaya çalışıyorum. Romanın, haksız yere alınan itiraflar konusunda bir miktar farkındalık yaratmış olmasını isterim ama günün sonunda amacım okura bir kaçış sunmak. Plajda ya da uçakta, gündelik hayatın dışına çıkabilecekleri keyifli bir mola vermek istiyorum. Hedefim bu. Adaletin ne anlama geldiğinin özüne inmeyi benden daha iyi yapabilecek, benden daha zeki insanlar var. MÜZIK, POPÜLER KÜLTÜR VE DUYGUSAL HAFIZA Yine Teşekkür bölümünde romanın fikrinin Tulum’daki izole bir eko-otelde, karanlığın içinden ve gerçek suç hikâyelerinin gölgesinde doğduğunu anlatıyorsunuz. Sonra ThrillerFest’te bir editörle yapılan o gece yarısı sohbeti geliyor hem onaylayan hem de kitabın yönünü belirleyen bir temas. Bir hikâyenin böyle tesadüfi anlarda şekillenmesi… Bir roman gerçekten nerede, nasıl başlar? Ve bence daha önemlisi, nasıl devam ettirilir yazarı tarafından? Tüm yazarlar adına konuşamam ama benim için her roman, fikirlerin bir noktada kesişmesiyle başlıyor. Genellikle uzun süredir zihnimi meşgul eden bir düşünce, okuduğum bir şeyle ya da televizyonda izlediğim bir sahneyle çarpışıyor ve ortaya bir kıvılcım çıkıyor. Every Last Fear için de durum buydu. Avukat olarak, haksız itiraflarla ilgili bir dava üzerinde çalışıyordum, aynı dönemde Tulum’da tatildeydim ve kızımla birlikte geceleri otel odasında gerçek suç belgeselleri izliyorduk. Bu farklı parçalar bir araya gelince ilk cümleyi yazdım “Cesetleri bir salı günü buldular” ve o andan itibaren bu yolculuktan keyif alacağımı biliyordum. Roman boyunca popüler kültür ve müzik, özellikle de Linkin Park, karakterlerin duygusal hafızasını açan bir anahtar gibi kullanılmış. Şarkıların gençler için bir tür “duygusal dayanıklılık” kaynağı olduğunu söylemeniz dikkat çekici. Matt’in yolculuğunda “Numb” gibi bir şarkının taşıdığı öfke, yalnızlık ve kabullenme hâli… Sizce popüler kültür, bir karakterin ruh hâlini en saf hâliyle anlatmada bazen edebiyattan daha mı doğrudan konuşuyor? Evet. “Numb” gibi bir şarkıyı dinleyip yükselen duyguyu hissetmemek mümkün değil. Filmler de hayatımda her zaman çok önemli bir yer tuttu. Çocukken yalnızca babamla yaşıyordum ve her iki yılda bir taşınıyorduk (babam ABD ordusundaydı). Bu yüzden, internet ve sosyal medyanın henüz olmadığı bir dönemde, yeni bir ülkeye ya da kente gitmek, kimseyi tanımadığınız bir yerde baştan başlamak oldukça yalnız hissettirebiliyordu. Müzik ve filmler, dünyayla bağ kurma biçimimdi, duygularımı anlamlandırmamı sağlıyordu. Ben de bu hissin bir kısmını romana taşımaya çalıştım. Takma adla yazıyorsunuz ve bunun edebiyatta tuhaf bir çekiciliği var. İnsan ister istemez “acaba bu görünmezlik biraz özgürlük, biraz da tatlı bir yaramazlık hissi mi yaratıyor?” diye düşünüyor. Sizde nasıl bir psikolojiye karşılık geliyor bu seçim? Takma ad, yazarken zihninizi daha mı serbest bırakıyor, yoksa gerçek kimliğinizle aranızda eğlenceli bir mesafe mi oluşturuyor? Çoğu meslekte sahte bir isim kullansanız, insanların hemen kötü bir şeyler çevirdiğinizi düşünmesi bana hep komik gelmiştir, oysa yazarlıkta bu son derece olağan. Benim için takma ad kullanmak, yazar kimliğimle avukatlık hayatım arasında hoş bir mesafe yaratıyor. Bunun dışında çok da üzerinde durduğum bir mesele değil, tabii yayınevim benim adıma bir otele rezervasyon yaptığında ve resepsiyondaki görevliye, kimliğimde “Alex Finlay” yazmadığı hâlde odaya girmeme izin vermesi için adeta yalvarmak zorunda kaldığım zamanlar hariç. Kendinizi bir gerilim yazarı değil de bir insan olarak düşündüğünüzde, bu roman sizin hangi yönünüzü temsil ediyor? Bu roman tuhaf bir şekilde benim aileme yazdığım bir sevgi mektubu. Onlara bir şey olabileceği korkusundan doğdu. Ayrıca karakterleri yaratırken ailemden büyük ölçüde beslendim. Romanda geri dönüp yeniden yazmak isteyebileceğiniz tek bir sahne var mı? Bunu düşünmemeye çalışıyorum. Eminim her kitapta yeniden yazmak isteyeceğim çok sahne vardır. Ama roman bir kere basılınca, ruh sağlığınızı korumak istiyorsanız onu artık serbest bırakmanız gerektiğini öğrendim. Korktuğun Ne Varsa’nın yıllar sonra hangi cümleyle hatırlanmasını isterdiniz? Bunu daha önce de söylemiştim, açılış cümlesi. Nedense şimdiye kadar yazdığım en sevdiğim cümlelerden biri: “Cesetleri bir salı günü buldular.” “Keşke ben yazsaydım” dediğiniz bir polisiye veya bir gerilim romanı var mı? Evet, yazarlarına milyonlar kazandıranların hepsi. Korktuğun Ne Varsa, Türkçede Mehmet Deniz Öcal’ın çevirisiyle yeni bir ses, Tahir Berk Yılmaz’ın tasarımıyla da yeni bir yüz kazanıyor. Sizi Türkçe okurla buluşturan bu iki yaratıcı ortağınıza, Mehmet Deniz Öcal’a ve Tahir Berk Yılmaz’a ne söylemek istersiniz? Teşekkür etmek isterim. Eserlerimin dünyanın dört bir yanında, benim hiçbir zaman okuyamayacağım dillerde yayımlanması tuhaf bir deneyim. Kapak tasarımları da her zaman beni büyüler. Romanlarımın farklı ülkelerdeki baskılarından oluşan koleksiyonum, en kıymetli eşyalarım arasında yer alıyor. Bir romanı yalnızca kelimeleriyle değil, duygusuyla ve sesiyle de çevirebilmek özel bir yetkinlik gerektirir. Duyduğum tüm övgülere bakılırsa, Türkçe baskı gerçekten çok etkileyici. Bu yüzden, teşekkür ederim. Yazarın Zihin Odası Alex Finlay, gerilim ve polisiye yazarlığını büyük iddialarla tanımlamaktan özellikle kaçınıyor. Kendisini bir adalet sözcüsü ya da sistem eleştirmeni olarak değil, okura gündelik hayatın dışına çıkabileceği, temposu güçlü bir anlatı sunmak isteyen bir hikâye anlatıcısı olarak konumlandırıyor. Yine de Korktuğun Ne Varsa, suçun görünür yüzü kadar ihmallerin ve suskunlukların yarattığı derin yaraları da görünür kılıyor. Romanın açılış cümlesi “Cesetleri bir salı günü buldular” Finlay’in de dediği gibi, belki de bu yolculuğun en saf başlangıç noktası. Gerisi parçalı zamanlar, çatallanan bakış açıları, karanlık mekânlar ve okuru sürekli tetikte tutan bir güvensizlik hissiyle ilerliyor. Türkçede Mehmet Deniz Öcal’ın çevirisi ve Tahir Berk Yılmaz’ın tasarımıyla yeni bir ses ve yüz kazanan Korktuğun Ne Varsa, Alex Finlay’le geç tanışmış olmanın gecikmiş ama güçlü bir telafisi gibi duruyor. 1. Yazarın kendisi hakkındaki görüşleri Işıltılı davetlerde olmaktansa, karanlık bir odada bilgisayar başında hayal dünyasına dalmayı tercih eden bir “kıl”. 2. Pişmanlıklar: Yazarın en büyük pişmanlığı Yazmaya daha erken başlamamış olmak. İlk kitabım 42 yaşımda yayımlandı; çok satanlar listesine girmem ise on yıl sonra gerçekleşti. 3. Hayaller: Yazarın en büyük hayali Açıkçası, şu anda bu hayali yaşıyorum. Romanlarımın dünyanın dört bir yanında okunması ve on altı yaşımdayken tanıştığım, hayatımın aşkıyla evli olmak. 4. Hayranlık: “Onun gibi olmak isterdim” ya da “Onu yazmak isterim” dedikleri kişiler veya eserler. Kayıp Kuşak beni çok etkiliyor (Hemingway, Fitzgerald, Stein). Bir yazar olmak için ne olağanüstü bir dönemdi. Röportajın Türkçe çevirisi: Çevirmen Zeynep Ayık *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. ceset Alex Finlay korku ADALET hakikat Prof. Dr. Uğur Batı & Serda Kranda Kapucuoğlu, Independent Türkçe için yazdı Prof. Dr. Uğur Batı & Serda Kranda Kapucuoğlu Pazartesi, Ocak 5, 2026 - 11:15 Main image:

Fotoğraf: Julia Litvin

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: "Cesetleri bir salı günü buldular": Alex Finlay ile korku, adalet ve hakikat copyright Independentturkish: