Avrupa, yılın ilk günlerinde peş peşe yaşanan iki altyapı kriziyle bir kez daha gerçeğin sert yüzüyle karşılaştı. Biri Hollanda’da ulaşımı, diğeri Almanya’da enerji altyapısını felç eden bu iki olay, ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünse de, aynı siyasal ve ekonomik tercihler zincirinin ürünü. Hollanda genelinde etkili olan kar ve buzlanma, kamusal altyapının yıllardır bilinçli biçimde zayıflatıldığını ortaya koyarak yaşamı durma noktasına getirdi. Ülke genelinde turuncu alarm ilan edilirken, bazı bölgelerde kırmızı alarm uygulamaya konuldu. Toplu ulaşım neredeyse tamamen durdu; tren ve otobüs seferleri iptal edildi ya da ciddi biçimde aksadı. Okullar kapandı, öğrenciler ulaşım engeli nedeniyle eğitime katılamadı, çalışanlar işyerlerine ulaşamadı. Belediye hizmetleri, özellikle de çöp toplama faaliyetleri aksadı. Fotoğraf: AA Aynı kırılganlık Amsterdam Schiphol Havalimanı ’nda da ortaya çıktı; yüzlerce uçuş iptal edildi, bazı kaynaklara göre iptaller 1.800’ü aştı. Avrupa’nın en yoğun havalimanlarından biri, birkaç günlük kar yağışı karşısında işlevsiz kaldı. Kriz hava trafiğiyle sınırlı kalmadı. Kar yağışı, yalnızca yolları değil, gündelik yaşamın bütününü felç etti. Fotoğraf: AA Bu tablo, “olağanüstü hava koşulları” ile açıklanamayacak kadar politik. Yıllardır sürdürülen özelleştirme, maliyet kısıntısı ve kamusal kapasitenin tasfiyesi, krizin gerçek nedeni olarak karşımızda duruyor. Krizin bir diğer halkası ise Almanya’ydı. Berlin’de, yüksek gerilim hatlarını besleyen bir elektrik kablosunda meydana gelen hasar sonucu yaklaşık 28 bin hane , dört güne yakın süreyle elektriksiz ve ısıtmasız bırakıldı. Dondurucu soğukta binlerce insan, evlerinde battaniyeler ve mumlarla yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. Yetkililer hızla “sabotaj” ihtimalini gündeme taşıdı; savcılık soruşturma başlattı. Basında kesinti, “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en uzun elektrik kesintilerinden biri” olarak yer aldı. Kar ve kablo: Tesadüf değil, sistem sorunu Yetkililer Hollanda’da “hava koşullarını”, Berlin’de ise “teknik arıza ve olası sabotajı” öne çıkardı. Ancak her iki olayın ortak noktası, kritik altyapıların olağan sayılabilecek koşullarda dahi uzun süreli kesintilere yol açabilecek ölçüde kırılgan hale getirilmiş olmasıdır . Almanya ve Hollanda, ekonomik göstergeler açısından Avrupa’nın en güçlü ülkeleri arasında yer alıyor. Kredi derecelendirme kuruluşlarının “AAA seviyesi” olarak tanımladığı, teknolojik kapasitesi yüksek ve kaynak sorunu bulunmayan ülkelerden söz ediyoruz. Buna rağmen birkaç gün süren soğuk hava koşulları ya da tek bir teknik hasar, on binlerce insanın günlük yaşamını durma noktasına getirebiliyor. Oysa bu tablo, yalnızca meteorolojiyle ya da tekil teknik arızalarla açıklanamaz; bu, siyasal bir tercihin sonucu . Elektrik kesintisinden etkilenen bölgede bu sabah itibarıyla hala 19 bin 900 hane ve 850 işletmeye elektrik sağlanamadı. Böylelikle bölgede yaşayan binlerce kişi, dördüncü geceyi de elektriksiz şekilde, soğukta geçirdi. Fotoğraf: AA Sosyal devletin geri çekilişi ve altyapının dönüşümü Bu kırılganlığın arka planında, 1990’lardan itibaren Avrupa genelinde hız kazanan sosyal devletin tasfiyesi ve kapsamlı özelleştirme politikaları bulunuyor. Sovyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından, özellikle Batı Avrupa’da kamu hizmetleri “verimsizlik” gerekçesiyle yeniden yapılandırıldı. Enerji, ulaşım ve belediye hizmetleri kamusal sorumluluk alanı olmaktan çıkarıldı; kurumsal olarak parçalandı ve şirketleştirildi; kârlılık ve maliyet düşürme kriterlerine göre yönetilmeye başlandı. Bu süreçte “fazla kapasite” gereksiz sayıldı, yedek sistemler pahalı bulundu, personel sayıları azaltıldı, bakım ve onarım faaliyetleri taşeron şirketlere devredildi. Sonuçta ortaya çıkan yapı, normal koşullarda işleyebilen ancak beklenen kış şartlarında bile ciddi aksaklıklar yaşayan bir altyapı oldu. Bugün Hollanda’da toplu taşıma hem pahalı hem de kriz anlarında güvenilmez. Berlin’de ise tek bir teknik hasar, kentin geniş bir kesimini günlerce elektriksiz bırakabiliyor. Demiryolları ve havalimanları: Kamusal haktan ticari hizmete Hollanda demiryolları uzun yıllar boyunca güçlü bir kamusal hizmet olarak örgütlendi. Ancak 1990’ların ortasında yapılan düzenlemelerle bu yapı parçalandı; işletme ve altyapı birbirinden ayrıldı. Bu ayrışma, iddia edildiği gibi verimlilik yaratmadı; tersine sorumluluğu dağıttı, kriz anlarında merkezi ve hızlı müdahaleyi zayıflattı. Fotoğraf: AA Benzer bir dönüşüm havacılıkta da yaşandı. Havalimanları, kamusal ulaşım altyapıları olmaktan çıkarılarak küresel rekabet içinde işleyen ticari merkezlere dönüştürüldü. Yolcu güvenliği ve hizmet sürekliliği yerine “akış” ve kapasite önceliklendirildi. Bu model, kârlılık açısından sürdürülebilir görünse de, toplumsal yaşam açısından son derece kırılgan bir yapı yarattı. Savaş bütçeleri, sivil altyapı ve emekçi sınıflar Bu tablo, Avrupa’da son yıllarda hız kazanan savaş ve güvenlik politikalarıyla birlikte ele alındığında daha da çarpıcı hale geliyor. Başta Hollanda ve Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesi, savunma harcamalarını millî gelirlerinin yüzde 6’sına yaklaştırma yönünde adımlar atıyor. Aynı süreçte genç nüfus, özellikle işçi sınıfı çocukları, zorunlu askerlik ya da fiilî askeri hazırlık mekanizmalarına yönlendiriliyor. Buna karşılık sivil altyapıya yapılan yatırımlar sınırlı kalıyor; enerji ve ulaşım sistemleri krizlere karşı güçlendirilmiyor; sosyal haklar genişletilmek yerine daraltılıyor. Devletlerin öncelikleri netleşiyor: savaş ve güvenlik kapasitesi büyütülürken, toplumsal yaşamın sürekliliğini sağlayan altyapı tali bir meseleye dönüştürülüyor. Bedel kimin sırtında? Hollanda’daki ulaşım krizi ile Berlin’deki elektrik kesintisi, birbirinden kopuk iki talihsizlik değil. Bu olaylar, Avrupa’da uzun süredir devam eden bir yönelimin —sosyal devletin geri çekilmesi, kamusal altyapının piyasalaştırılması ve sivil yaşamın giderek güvencesizleşmesi— somut sonuçları. Kar yağdığında ya da bir teknik arıza yaşandığında ortaya çıkan şey, yalnızca geçici bir kriz değil; hangi alanların öncelikli, hangi toplumsal kesimlerin ise gözden çıkarılabilir görüldüğünün açık bir göstergesi. Bu iki olay da sosyal devletin tasfiye edilmesiyle ortaya çıkan özelleştirilmiş, sermaye yanlısı ve insana karşı işleyen düzenin doğal sonuçları olarak karşımızda. Kar yağdığında, kablo koptuğunda çöken şey altyapıdan önce sosyal devletin yerini alan bu piyasa düzeni . Ve bedeli, her zaman olduğu gibi, emekçiler ve yoksullar ödüyor.