Maduro iddianamesi: Baştan sona siyasi, ama esas noktalar ayrıntılarda gizli

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores , 3 Ocak Cumartesi günü ABD’nin onlarca kişiyi öldürdüğü haydutça saldırısıyla Karakas’tan New York’a kaçırıldı. Maduro ve—saldırı sırasında ağır yaralandığı ve kaburgaları kırıldığı ortaya çıkan—eşi, burada bir gözetim merkezindeler. 5 Ocak Pazartesi iki esir, mahkeme önüne çıkarıldılar. Bu ilk duruşma, esasen, “şüphelilere” suçu kabul edip etmediklerini sormak ve iddianameyi okumak için düzenleniyor. Maduro ve Flores, iddianameyi ilk kez bu duruşma sırasında gördüler. “Şimdi elime geçti” dedi Maduro, “kendim okumayı tercih ederim” diyerek mahkemede okunmasından imtina etti. İşte 25 sayfalık o iddianame, yaşananların nasıl bir haydutluk olduğunun açık kanıtlarından biri. Fakat, ötesi de var. İddianame yakından incelendiğinde, tamamen çarpıtma suçlamalarla dünya genelinde sola yönelik ağır bir saldırıya girişildiği görülüyor. Chávez’e, Kolombiya’daki gerilla hareketlerine, hatta Türkiye’den TKP’nin de gözlemci olarak katıldığı São Paulo Forumu’na karşı… Bir de, iddianamenin Türkiye’de ele alınışında bir çarpıklık var. Tipik bir “bizim kitle Türkiye’yle ilgili kısmıyla ilgilenir” refleksi, iddianame ve hatta sürecin kendisiyle hiç ilgisi olmayan, ama daha fenası, siyaseten tamamen yanlış şekilde bir konuyu gündeme getiriyor. Şimdi adım adım gidelim ve olguyu kavramaya çalışalım. Yıllar sonra işe yarayacak çamur: 'Güneşler Karteli' 1990’lı yıllarda Venezuela, ABD petrol şirketlerinin çekip çevirdiği petrol üretiminin bizzat ABD’yi ve bir avuç Venezuelalı burjuvayı zengin ettiği, halkın büyük kısmının altında beton zemin dahi olmayan teneke barakalarda yaşadığı, dünyanın en büyük petrol rezervi üzerinde oturan ve dünyanın en eşitsiz ülkelerinden biriydi. Piyasa ve para, her yerde yolsuzluk üretir. O zamanlar da yolsuzluk vardı, özellikle de Soğuk Savaş döneminde ABD’yle yakın ilişki kurarak siyasi etkisini de artırmış olan ordudaki generaller arasında. Sınır ve nakliyat yollarının kontrolünü elinde tutan kimi generaller, uyuşturucu ticaretinden büyük paralar kazanıyordu. Halk arasında bunlara “ Cártel de los Soles ” deniyordu, “Güneşler Karteli”. Generallerin apoletlerindeki güneşten geliyordu isim. Ama bu esasında bir deyimdi, “cukkacı generaller” gibi, “avantacılar taburu” gibi bir genellemeydi. Nitekim, onlarca yıldır Latin Amerika’daki uyuşturucu kartellerine dair sayısız operasyon, gözaltı, tutuklama yapıldı, binlerce iddianame, rapor ve kitap yazıldı, hiçbirinde Güneşler Karteli diye bir kartele rastlanmadı. Çünkü, yoktu böyle bir kartel. Bir deyişti sadece. Peki ne oldu? Venezuela’nın iliğini kemiğini Amerikalılarla birlikte sömüren ve ekseriyeti Avrupalı beyaz kökenli ailelerden gelen egemen sınıfın çarkına çomak sokmaya kararlı bir devrimci, oyunu bozdu. Hugo Chávez , askerdi. Yerliydi. Dobralığıyla, mertliğiyle, dürüstlüğüyle örnekti. Çok seviliyordu. 1992’de iki defa darbeye girişti, yenildi. Hapse düştü, vazgeçmedi. Çıktı, siyasete atıldı, 1998’de başkanlık seçimlerini kazandı. Emperyalistlerin burnu koku almakta mahirdir. Chávez'in kendilerine tehdit olduğunu fark ettiler. Erkenden önlem almak istediler. 1999’da ABD’de, sanki gerçek bir örgütmüş gibi “Güneşler Karteli”nden söz edilmeye başlandı. Zaten 2001’deki 11 Eylül saldırıları öncesinde ABD’nin temel doktrini, “uyuşturucuya karşı savaş”tı, Latin Amerika’da her tarafa uyuşturucu bahanesiyle dalıyorlardı. Bir nevi refleksti, bir antiemperyalist figürü peşinen uyuşturucuyla ilişkilendirmek. Haksızlar mı? 21 yıl sonra işlerine yaradı o çamur… 2020 yılında, Trump’ın ilk ABD başkanlığı döneminde, Chávez’in halefi Maduro’ya karşı bir iddianame hazırlandı. İddianame, mantık olarak bizim Ergenekon iddianamesine benziyordu: “Güneşler Karteli” diye bir örgüt vardı, Venezuela devletini, ordusunu, kurumlarını ele geçirmişti. Bunların amacı ABD’ye uyuşturucu sokarak “ABD’yle savaşmak”, bu arada iktidarı ellerinde tutup uyuşturucu ticaretinden paraları cukkalamaktı. FARC'la barış görüşmelerine sabotaj Peki, gerçekten ne vardı iddianamede? Şüphelilerden başlayalım. Hepi topu altı şüpheli vardı. En başta Nicolás Maduro . Sonra, Venezuela’nın mevcut İçişleri Bakanı, tüm Bolivarcı mücadelenin en önemli isimlerinden Diosdado Cabello . Venezuela ordusunun eski askeri istihbarat şefi olan ve 2018’den itibaren Chávezci iktidara sırt çevirip muhalefeti desteklemeye başlayan Hugo Carvajal . Venezuelalı emekli general Clíver Alcalá . Ve iki kritik isim: Luciano Marín Arango ve Seuxis Paucis Hernández Solarte. Tüm kamuoyunun bildiği örgüt isimleriyle, Iván Márquez ve Jesús Santrich . Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’nin, FARC’ın liderleri . Niye bu iki isim kritik? Çünkü 2020’deki ilk iddianame de tamamen siyasiydi ve hedefine yalnızca Venezuela’daki iktidarı değil, genel olarak sosyalist hareketi oturtuyordu. FARC, 2010-2011’de Kolombiya devletiyle bir barış süreci için görüşmelere başlamıştı. 2012’de süreç kamuoyuna duyuruldu. 2012-2016 arasında devletle FARC, Havana’da resmi müzakere süreci yürüttüler. Garantör ülkeler Küba ve Norveç ’ti. Venezuela ve Şili de görüşmelere refakat ediyordu. 2015’te Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos ve FARC lideri Timochenko el sıkıştılar. 2016’da anlaşma imzalandı. Kolombiya Devlet Başkanı Juan Manuel Santos ve FARC lideri Timochenko'nun Havana'da el sıkıştığı an. Ortada, Küba Devrimi'nin liderlerinden Raúl Castro. Tarihi bir olaydı. Santos’a bu süreçten dolayı Nobel Barış Ödülü bile verildi. Zaten Norveç de işin içindeydi… Sonra, ABD ve Kolombiya’daki sağ güçlerin provokasyonu geldi. Barış anlaşması referanduma götürüldü, yüzde 50,2 oranla, kıl payı “hayır” çıktı. Anlaşma yeniden müzakere edildi, revize edildi, tekrar uzlaşıldı. 2017’de FARC silah bıraktı. Binlerce silah teslim edildi, eritildi, o metallerle barış anıtları dikildi. Fakat 2018’de Kolombiya seçimlerini Iván Duque isimli sağcı lider kazandı ve FARC’a karşı saldırı hepten yoğunlaştı. Suikastler, tutuklamalar… Anlaşma çöpe atılıyor, ABD destekli sağcılar, devrimci hareketin üzerine gidiyordu. Ağustos 2019’da Iván Márquez ve Jesús Santrich, yani ilk iddianamede şüpheli listesine eklenen FARC liderleri, hükümetin anlaşmaya uymaması nedeniyle yeniden silahlanma çağrısı yaptı. “İkinci Marquetalia” adıyla teşkilatlanıp yeniden dağlara çıktılar. Yeniden silahlanma çağrısı Ağustos’ta demiştik… Ama Ağustos ayına gelene kadar FARC liderlerine karşı ağır bir kampanya yürütülüyordu zaten. Temmuz 2019’da, yani bir ay önce, Latin Amerika ve dünya solunu bir araya getiren São Paulo Forumu, Karakas’ta toplandı. Türkiye’den TKP’nin delegeleri de başından beri gözlemci olarak parçası oldukları zirve kapsamında Venezuela’daydı. Temmuz 2019'da Venezuela'nın başkenti Karakas'ta toplanan São Paulo Forumu sırasında düzenlenen yürüyüş. Maduro, burada yaptığı konuşmada ABD’nin suçlu ilan ettiği iki FARC liderine sahip çıkan bir konuşma yaptı: Iván Márquez ve Jesús Santrich' in buraya geleceğiyle ilgili bir skandal yaratmak istediler... Iván Márquez ve Jesús Santrich, ne zaman gelmek isterlerse Venezuela'ya ve São Paulo Forumu'na gelebilirler, hoş gelirler. Onlar barışın iki lideridir. İşte 2020’de hazırlanan ilk iddianame, Maduro’nun bu konuşmasını, “Güneşler Karteli”nin FARC’la birlikte uyuşturucu kaçakçılığını sürdürmek için Venezuela devletinin diplomatik gücünü kullanma çabası olarak suç saydı. Bir taşla çok kuş vuruluyordu. 2018’de Venezuela’da seçimler olmuş, Chávezciler kazanmış, Maduro yeniden başkanlık koltuğuna oturmuş, ABD ve Avrupa ülkeleri sonuçları tanımayıp ülkede bile kalamayan mağlup muhalif Juán Guaidó’yu kendi kendilerine “meşru Venezuela devlet başkanı” ilan etmişti. Böylece iddianame hem Venezuela’daki iktidarı, hem Kolombiya’daki devrimci FARC’ı hem de genel olarak Latin Amerika solunu, bir büyük suç şebekesinin parçası ilan etmeyi hedefliyordu. Somut suç iddiaları neler? İddianamede somut pek az şey vardı, hele bir devlet başkanına karşı yazılmasının gerektireceği ciddiyet düşünülürse… Güneşler Karteli’ni bizzat Chávez ’in kurduğu ima ediliyordu. FARC , “dünyanın en büyük kokain üreticisi” ilan ediliyordu. 1999’da FARC, operasyonunu Venezuela’ya taşımak için görüşmeler yaptı deniliyor, kanıt sunulmuyordu. FARC uyuşturucuyu Venezuela limanları ve havalimanlarından ABD’ye gönderiyor, Maduro ve diğerlerine de pay veriyor deniliyor, kanıt sunulmuyordu. İronik olan, kendi günahlarını bile iddianamede “suç kanıtı” olarak sundular. ABD, 2002’de Chávez’e karşı darbe örgütlemiş, darbeciler Chávez’i rehin alıp bir adaya kaçırmış, milyonlarca yoksul gecekondu mahallelerinden inip başkanlık sarayını kuşatınca darbe püskürtülmüş ve Chávez geri getirilmişti. Sonrasında ABD ülkedeki casusluk faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı. Bu casusluk için Büyükelçilik’ten sonra en çok kullanılan kılıf, ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ydi (DEA). Teşkilat, uyuşturucuyla mücadelede işbirliği kapsamında Venezuela’da ajanlara sahipti. Chávez, 2005 yılında siyasi olarak ülkeye karşı casusluk faaliyetlerinden dolayı DEA’yı ülkeden kovdu. İddianame, 2005’te alınan bu kararın da Venezuela’daki iktidarın uyuşturucu ticaretini gizlemek amacıyla alındığını öne sürüyor! Maduro'yu kaçırıldıktan sonra yanında hep DEA ajanlarının poz vermesi boşuna değil. Trump yönetimi, onlarca kişiyi öldürüp bir devlet başkanını kaçırmakla sonuçlanan buz gibi askeri saldırıyı, "mahkeme kararıyla şüpheliyi zorla getirmek üzere bir kolluk operasyonu" gibi göstermek istiyor, zira savaş ilan etmiş değiller. Bu noktada, ABD’nin bizzat kendi verilerinin zaten iddianamenin altını tamamen oyduğunu söylemek lazım. ABD hükümetinin farklı kurumların verilerini ortaklaştırdığı Konsolide Uyuşturucu Karşıtı Mücadele Veritabanı’na (CCDB) bakılırsa, ABD’ye giren uyuşturucunun yüzde 90’ı Karayip Denizi’nden değil, Pasifik Okyanusu’ndan Meksika’ya taşınıp buradan ABD’ye sokuluyor. Venezuela’dan transit geçen düşük miktar, esas olarak Avrupa pazarına gidiyor. Üretimse hem Beyaz Saray hem BM verilerine göre yok denecek kadar az. Ama sonuçta iddianameye malzeme lazım. 2020’deki ilk iddianamede, somut olay olarak şunlara işaret ediliyor: 2003’te FARC, Venezuela’nın Apure Eyaleti’nde kokain üretim tesisi kurdu deniliyor, ama değindiğimiz üzere, ABD’nin kendi verileri bile bunu yalanlıyor. 2006’da Maduro, ki o yıl Dışişleri Bakanı olmuştu, FARC için para aklamak üzere Malezya’dan palm yağı işleme ekipmanları aldı deniliyor fakat kanıt sunulmuyor. 2006’da Venezuela’dan kalkan bir uçak Meksika’da aranıp kokain bulunuyor, iddianame bu olayı Chávez hükümetine yıkıyor. 2009’da Maduro, Dışişleri Bakanı sıfatıyla Honduras’a gidip FARC adına Honduras üzerinden uyuşturucu sevkiyatı işini bağladı deniliyor, kanıt sunulmuyor. 2013’te Venezuela’dan Fransa’ya giden bir uçakta yakalanan kokain hükümete yıkılıyor. 2014’te FARC liderlerinin, “Venezuela’da bir milis gücü oluşturulup eğitilmesi” için hükümetle anlaşma yaptığı öne sürülüyor, ki bunun, Venezuela’da yoksul halkın—bugün çok gerçek hale gelen—olası bir savaş halinde ülkesini savunması için yaptığı örgütlenmeyi kriminalize etmek amacını taşıdığı açık. 2015’te, Maduro’nun eşi Cilia Flores’in iki yeğeninin, bir DEA muhbiriyle ses kaydı alınan bir görüşmede yüz kilo kokain satıp, parayı Flores’in seçim kampanyası için kullanacaklarını söyledikleri iddia ediliyor. Bir egemen devletin lideri hakkında düzenlenen, 20 yıllık bir örgütten bahseden koca iddianamede yer verilen iddialar bu kadar. Gözden kaçan detay: İran, Suriye, Lübnan Görüldüğü üzere, iddianame zaten gerçek bir yargılama yapılacağı düşünülerek değil, bir siyasi baskı unsuru olarak kaleme alınmış bir metindi. Venezuela ve Kolombiya solu kriminalize edilmek isteniyordu. Bu arada, iddianamenin tamamen siyasi saiklerle hazırlandığına dair, Amerikan medyasında taradığım makalelerde de hiç dikkat çekilmeyen bir ayrıntı daha vardı. İddianamenin 17’nci sayfasında, Maduro’nun “suç işlediği yerler” sayılırken, iddianame boyunca hiçbir atıfta bulunulmamasına rağmen Venezuela, Kolombiya ve Meksika’nın yanına İran, Suriye ve Lübnan eklenmişti! Eh, belli mi olur, lazım olur... Ama o iddianamenin ilk ve en yakıcı sonuçlarından birini ne Venezuela, ne Kolombiya ne de suç mekanı olarak adı geçirilen ülkelerden biri değil, Küba yaşadı. Kabak ilk Küba'nın başına patladı İddianame 2020’de kabul edildi. 2020 sonbaharında Trump seçimleri Joe Biden ’a kaybetti. 2021 Ocak ayında, başkanlığı Biden’a teslim etmesine 8 gün kala, Küba’yı “terörü destekleyen ülkeler” listesine dahil etti. Resmi gerekçe tam bir saçmalıktı. Küba, tıpkı FARC’la olduğu gibi, bir diğer Kolombiyalı devrimci örgüt Ulusal Kurtuluş Ordusu’yla (ELN) Kolombiya devleti arasındaki barış sürecine ev sahipliği yapıyordu. Haliyle ELN liderleri Havana’daydı. Kolombiya’da seçimi kazanıp barış süreçlerini sabote eden Duqué hükümeti, ELN liderlerinin kendilerine teslim edilmesini istedi. Küba da haliyle reddetti. ABD, bunu “terörü desteklemek” saydı. FARC'ın imzaladığı barış anlaşmasının sabote olması, ELN'nin Kolombiya devletiyle müzakerelerinin o dönem sonuçsuz kalmasında önemli bir etken oldu. Ama kararı uluslararası topluma açıklarken, esas konumuz olan Maduro iddianamesine yaslandılar. Maduro bir narko-teröristti, Küba da Venezuela hükümetinin hamisiydi, dolayısıyla terörü destekleyen ülkeydi. O listeye girmek Küba’ya ekonomiden bankacılık sistemine inanılmaz ağır bir maliyet yarattı. Bugün Küba’daki ekonomik krizin en önemli sebeplerinden biri, işte 2020’deki uyduruk iddianamenin tetiklediği o karardır. İkinci iddianame: 'Güneşler Karteli'nden geri adım, siyasi saldırganlık tam gaz Biden döneminde iddianame büyük oranda unutuldu. Zaten 2022’de Rusya-Ukrayna savaşı başlayınca, Biden hükümeti Venezuela’ya yaklaşımı değiştirdi. Dünya petrol arzı daralmıştı savaş nedeniyle. ABD, Venezuela’yla ilişkileri iyileştirip yeniden yüklü miktarda petrol almaya başladı. Sonra Trump seçimleri yeniden kazandı, saldırganlığı artırdı, uzun bir hazırlık ve provokasyon evresinin ardından 3 Ocak’taki saldırı yaşandı. Maduro ve Cilia Flores kaçırıldı, New York’a getirildi. Operasyona uzun süre hazırlanıldığı belliydi, ama işin önünün arkasının pek düşünülmediği de belli oldu. İki gün sonra mahkemeye çıkarılacakları söylendi. Apar topar yeni bir iddianame hazırlandı. Neler değişti yeni iddianamede? Bir defa, şüpheli listesi değişti. Sadece Maduro ve mevcut İçişleri Bakanı Diosdado Cabello yerlerini kordu. FARC liderleri ve diğer iki Venezuelalı komutan iddianameden çıkarıldı. Yerlerine dört kişi eklendi: Cilia Flores, eski İçişleri ve Adalet Bakanı Ramón Rodriguez Chacín , Maduro ve Cilia’nın oğlu Nicolás Ernesto Maduro ve Trén de Aragua denilen hapishane çetesinin lideri Hector Guerrero . İddianamenin apar topar hazırlandığının iki önemli kanıtı var. Birincisi, Cilia Flores’in eklenmesi. 3 Ocak’taki saldırıda tam ne yaşandığının tüm ayrıntılarına hâlâ vakıf değiliz, ama Diosdado Cabello, Maduro’nun eşi Cilia’nın saldırgan Amerikan askerlerine kendisini de zorla götürmelerini sağladığını açıkladı. Plan bu değildi, Cilia’nın eklenmesi gerekiyordu. İkincisi, Hugo Carvajal’le ilgiliydi. İlk iddianamedeki şüphelilerden olan, Venezuela’nın eski askeri istihbarat şefi, 2018’deki seçimlerden sonra hükümete ihanet edip muhalefeti desteklemeye başladı. Yurtdışına çıktı, İspanya’da tutuklandı, 2023’te ABD’ye iade edildi. 2023’ten beri ABD’de hapiste ve itirafçı oldu. Bulunmaz nimet! Ordunun istihbaratının yıllarca başında olan, üstelik ilk iddianameye göre bütün uyuşturucu işinin göbeğinde olan, bir de Maduro hükümetine nefret kusan isim “ötünce” iddianame şah mata gider, değil mi? Gitmedi. Neredeyse hiçbir yeni unsur eklenemedi iddianameye. “Maduro’yu gerçekten yargılarız” diye düşünüp, dünden gönüllü Carvajal’le iddianameye bir şeyler sokuşturabilmek için hazırlık bile yapılmamıştı. Ama bir başka çok büyük değişiklik yapıldı: “Güneşler Karteli” adında fiili bir örgüt bulunduğu iddiası iddianameden çıkarıldı. Burada şunun anlaşılması lazım: Maduro’nun sahiden mahkemeye çıkması, kendini savunması demek. İlk iddianame, açıkladığımız üzere, gerçek bir yargılama hedefiyle değil, siyasi baskı için propaganda malzemesi olarak hazırlanmıştı. “Güneşler Karteli” iddiası o kadar ipe sapa gelmezdi ki, savcılık anında rezil olacaktı. Örgüt adını çıkardılar. Ama suçlamaları korudular. Adı olan bir örgüt değildi Maduro ve yoldaşları, ama ABD’ye uyuşturucu sokup para cukkalayan bir yapı kurmuşlardı. FARC’a atıf korundu, ama yanına ELN de eklendi—bu da ELN’nin barış sürecinin tamamlanmamış olması ve örgütün Kolombiya’daki etkisinin sürmesiyle ilgili. Tren de Aragua denilen hapishane çetesi, ki uyuşturucu işinde değil cinayet, fidye gibi alanlarda faaliyet gösteriyorlar, yıllarca Venezuela’daki hapishanelerde örgütlenmiş ama 2023’te 11 bin askerin katıldığı bir operasyonla büyük oranda tasfiye edilmişlerdi. Ama Trump’ın son seçim kampanyasında ağzına sakız ettiği bir örgüttü, çünkü Latin Amerika’dan ABD’ye olan göçü bu örgütün organize ettiğini söylüyorlar, bu söylemle oy topluyorlardı. Meksikalı Sinaloa Karteli ’ne de atıfta bulunuldu yeni iddianamede—sadece Sinaloa’nın Kolombiya’da laboratuvarlarında üretilen uyuşturucunun Venezuela üzerinden geçirildiği söylendi, kanıt da sunulmadı. Maksat, iddianameye bir şeyler katmaktı belli ki. İlk iddianamedeki, tamamen sakil duran İran, Suriye, Lübnan atfı da çıkarıldı bu arada ikinci iddianamede sessiz sedasız. Hâlâ bu tuhaflığa yurtdışı basında da pek işaret eden yok. Şimdi, eğer bütün bu provokasyon ABD hükümetinin elinde daha erken patlamazsa, yargılama süreci başlayacak. Maduro ve Cilia’yı ABD’nin en ünlü ceza avukatlarından, Julian Assange ’ın da savunmasını üstlenmiş olan Barry Pollack savunacak. ABD basınında birçok yorumcu, mahkeme sürecinde iddianamenin paramparça olacağı kanaatinde. Elbette tüm bunlar, Türkiye’de artık pek kişinin düştüğü tuzağa düşülecek olursa, hukuki bir süreç yürüyeceği varsayımıyla yapılan yorumlar. Olayların gidişatını, siyasi mücadele belirleyecek. Bu noktada, madem siyasi bir davadan ve sonucunu da siyasi mücadelenin belirleyeceğinden söz ediyoruz, Türkiye medyasında iddianamenin ele alınmasında düşülen bir hataya da değinelim. Türkiye medyasının düştüğü hata Türk medyasında dış haberlerin “okunmadığı” kabulü yerleşiktir. Öyle ki, yıllarca “amiral gemisi” olarak pohpohlanan Hürriyet’te dış haber masasına, “tırı vırı” sayılan işlerinin yanında arka sayfaya “arka kapak güzeli” seçmek gibi işler de “kilitlendi”. Bunun sonuçlarından biri, Türkiye’deki gazetecilerin bir refleks olarak dünyadaki tüm gelişmeleri “Türkiye dolayımıyla” anlatma, bu yolla okurun veya izleyicinin ilgisini çekme eğilimine girmesi oldu. Maduro’nun kaçırılması ve iddianamenin açıklanmasının ardından da benzeri yaşandı. Çeşitli muhalif kanal ve mecralarda, iddianame genel olarak özetlendikten sonra konu 2010’ların ikinci yarısında Venezuela’nın Türkiye’yle yaptığı altın ticaretine getirildi ve uzun uzun buradaki “normal olmayan” ayrıntılar anlatılmaya başlandı. ABD’nin egemen bir devlete askeri saldırı düzenlemesi, siviller dahil çok sayıda kişiyi öldürmesi, devlet başkanı ve eşini zorla kaçırması ve üstüne o ülke dahil çok sayıda ülkeyi ayan beyan tehdit etmesinin ardından konuşulacak konu olarak Türkiye’nin Venezuela’yla ticaretinin seçilmesi, hangi siyasi saikle yapılmış olursa olsun, dikkatleri ABD’nin bu haydutluğundan uzaklaştıran bir adım. Dahası, iki tarafta da bu ticarete aracılık ederek büyük paralar kazanmış isim ve şirketler olmasına rağmen (ki saldırı öncesinde konuya dair analizimizde biz de bu duruma değinmiştik ), Venezuela’yla AKP hükümetinin yürüttüğü ticaret, tamamen meşru sebeplerle “sıradışı” yöntemlere başvuruyordu. ABD yaptırımları sebebiyle Venezuela, tıpkı Küba gibi serbestçe ticaret yapamıyor, takas yöntemiyle ihtiyaçlarını alabileceği partnerler arıyor AKP her zamanki fırsatçılığı ve o dönem ABD-Rusya arasında salınan bir dengede durmasının verdiği avantajla “hallederiz” diyor, altın alıp Venezuela devletine makarna, bebek maması gibi Venezuela halkına devletin dağıttığı ürünleri satıyordu. Tüm bu sürecin ayrıntılarının, özellikle de kimlerin bu ticaretten nasıl nemalandığının ortaya çıkarılması elbette gazetecilerin gündemi olur. Fakat Maduro’nun kaçırılmasıyla da, iddianameyle de, emperyalizmin saldırganlığının yeni biçimiyle de hiç ilgisi olmayan bu konunun bugün ele alınmasının yersiz olduğunu söylemek yanlış olmaz. Oysa, incelediğimiz üzere, sürecin kendisi de, iddianameler de, Türkiye kamuoyu açısından çok daha yaşamsal sonuçlar çıkarılmasına imkan veriyor. ABD’yle ilişkilerin, özellikle sermaye ilişkilerinin, bir ülkenin ulusal güvenliği açısından tehdit unsuru olduğu görülüyor. Trump’ın konuyla ilgili açıklamasında “Grönland’ı da alacağız” diyerek Danimarka’yı tehdit etmesine bakıldığında, NATO üyeliğinin kimilerinin sandığı gibi güvenlik falan sağlamadığı, üstelik ülkenin röntgen filmini teslim ettiğimiz için büyük açık yarattığı görülüyor. Gerçek bir yurtseverliğin, halkın örgütlülüğüyle sağlanabileceği görülüyor. Şimdi sürecin nasıl gelişeceğini hep birlikte göreceğiz. Ama Türkiye’den bakacaksak, işin bu boyutlarına bakmakta fayda var.