Arabeskten Groteske: Popülizmin rejim hali

Yaşı yetenler hatırlayacaktır. 90’ların başlarında ŞOK adında, dönemin ‘reality show’ programlarının formatını, dilini ve efektlerini birebir uygulayarak tiye alan Korcan Karar imzalı bir mizah programı vardı. O kadar gerçekçi ve benzerleriyle uyumluydu ki son derece abartılı ve saçma konular habercilik diliyle ele alınıyor; biraz da toplumun genel sosyolojisi ve eğitim koşullarına bağlı olarak çarpıcı genişlikte bir kesim tarafından inandırıcı bulunuyordu. Programın bir mizah programı olduğu, bu kesime kesinlikle hiç geçmiyordu. Bir anlamda, sonraları adı konacak olan “Zaytung haberciliği”nin erken bir şaheseriydi bu program. Zekice yazılmış diyalogları, çok iyi gözlemlenmiş tiplemeleri, mekânları ve ince ayrıntılarıyla işlenmiş mizansenleri kadar; programın ciddiye alınmış olması da ayrıca eğlendiriyordu insanı. Bir örnek vermek gerekirse… O yıllarda yeni ve popüler olan Cine5 kanalının dekoder şifresinin kırılabilmesine dair “habere” göre; bir aynaya saç spreyi sıkıp televizyona sırtınızı dönerek aynadaki yansımayı izlerseniz şifre çözülüyordu. Bu haber defalarca teaser’larla “Şok! Şok! Şok Haber!”, “Az sonra!” flaşlarıyla duyuruluyor, beklenti büyütülüyordu. Sonuç mu? O ay saç spreyi satışlarında yaşanan muazzam artış. Uluslararası markalar için altın vuruş, bizler içinse bir toplumsal ayna. Aradan geçen zaman, her şeyi hiç de eğlenceli olmayan bir biçimde tersine çevirdi. O zamanlar gerçek olmayanı gerçek sanan —bu ayrımı yapamayacak koşullara mahkûm edilen, bilinçli tercihlerle kuşatıcı bir cehalete itilen— bu kesim genişledikçe genişledi. İşin kötüsü, artık gerçek olmayana inanmak yerini g erçek olamayacak durumların olağanlığına bıraktı. Şimdilerde en eğitimli, en görmüş geçirmiş, tuzağa düşmeyecek insanlar bile gerçek olanı ayırt edemez hale getirildi. Çünkü gerçek, artık absürtlükte ŞOK programının haberlerinden ayırt edilemeyecek bir hazinlikte. Yakın tarihten birkaç örnek üzerinden ilerleyelim. Trump’ın, Beyaz Saray’ı basan; boynuzlu şapkalarla, hayvan postlarıyla dolaşan, ortaçağdan fırlamış barbarları andıran taraftarları… “Demokrasinin kalbi” iddiasında bir binanın, komplo teorileriyle doldurulmuş bir kalabalık tarafından yağmalanması. Türkiye’de sosyal medyada uzun süre “duşakabinoğulları” tanımını lâyıkıyla hak eden, birkaç yıl önceki bir resmî merasimde sergilenen; kamusal yoksulluğun ortasında görgüsüz bir ihtişam duygusu yaratan dekor, kostüm ve koreografi… Devlet ciddiyetinin, tarihin güçlü simgelerine özenip gerçekte değer yitimini teşvik eden, estetikten ve ölçüden yoksun bir şatafat gösterisine indirgenmesi. Putin’in kaplan sırtında poz vererek, yarı çıplak görüntülerle gücü karizma sanan propaganda fotoğrafları… Ülke ve devlet temsililin, tek bir fotoğraf karesine sıkıştırılmış erkeklik ve kudret gösterisine dönüşmesi. Maduro’nun, derin yoksulluk içindeki bir ülkede televizyon şovlarıyla, şarkılarla, esprilerle iktidarını normalleştirme çabası. Chevez’in kendisine kuş kılığında gelip fısıldadığını iddia etmesi, elektrik kesintilerini “sabotaj yapan iguanalarla” (muhtemelen Türkiye’de trafonlara giren kedilerin latin arabalarıdır bunlar) açıklaması Arjantin’de Milei’nin çığlıkları, testereyle poz verip devleti “keseceğini” söylemesi; milyonların hayatını etkileyen kararların bir stand-up gösterisi ciddiyetsizliğinde sunulması. Dünya ortak bir yozluk dalgasıyla meczup liderlerin elinde savruluyor. Hepsinde ortak olan şey; gerçeğin yerini gösterinin, siyasetin yerini performansın, aklın yerini ise kabalığın, bayağılığın almış olmasıdır. Bu tabloyu anlamak için estetik ve kültürel bir ara durak gerekli: Kitch. 19.yy sonu Avrupa’sında ortaya çıkan kitch, hakiki duygunun yerini onun kolay, aşırı ve tekrar eden taklidinin aldığı bir estetik biçimdir. Acıyı anlamaya değil, tüketime; itiraza değil boşalmaya hizmet eder. Türkiye’de bu estetik özellikle 90’lı yıllarda arabesk furyasıyla birlikte toplumsal bir dile dönüştü. Başlangıçta dışlanmışlığın, yoksulluğun ve bastırılmışlığın sesi olan arabesk, televizyon, magazin ve gösteri ekonomisiyle temas ettikçe, gerçek acıyı temsil eden bir anlatı olmaktan çıkıp acının kitchleşmiş sahnesine dönüştü. Keder, gözyaşı ve dramatik jestler, toplumsal adaletsizliği görünün kılmak yerine onu kişisel bir yazgıya indirgeyen bir duygu rejimi yarattı. Böylece arabesk itirazın değil tahammülün estetiği haline geldi. Kökü ve derinliği olmayan iletken üzerinde kanaatsiz kanaat önderleriyle toplumu dönüştürmede iktidarı memnun edecek bir uyuşma aracı olarak pek kullanışlıydı. Kendi ülkemiz özelinde yeni yıla girerken bir zamanların “arabesk imparatoru” İbrahim Tatlıses’in yılbaşı ekranında sergilenen “şovu” tüm bunları yeniden düşündürüyor. Bir dönem “ayağında kundura” ile toplumsal acıların sesi olarak çıkış yapan bu maskülen, maço, erkek, güçlü figür, bugün giydiği Noel baba kostümüne yakın kırmızı takım elbisesiyle ve konuklarının ne söylense az kalır katkılarıyla düşkün ve gülünç bile olamayan bir gösterinin parçasıydı. Bu bireysel çöküşten çok, arabesk estetiğin popülist iktidar diliyle birleştiğinde nasıl içinin boşaldığının, acının gösteriye, gösterinin de normale dönüştüğünün simgesiydi. Orada burada rastladığım görüntülere, Resmi makam temsillerine yansıyan çiğliklere, Mahkeme salonlarında yaşamın ta kendisine dönüşen akıl almaz suçlamalara, Soğuktan donarak ölen emeklilerin dramının bir tercih olduğunu iddia eden iktidar temsilcisine, Aynı cümleyi zıplayarak onlarca kez söylemekle yapılan muhalefete, Emekçisi, memuru, emeklisi açlık sınırında olan ülkenin bütçe görüşmelerinde meclise kasketli klanıyla toplu giriş yapan Uyuşturucu suçlamaları gündeminden feyz alarak saç teli analizinde Erzurum peynirine rastlanacağını iddia eden ve Venezuella’da bir ülkenin lideri kaçırılmış, eşkıyalık geçer akçe olmuşken Trumph’a “Gücün yetiyorsa Otlukbeli Mal Müdürü’nü al” laubaliliğinde çağrıyla reyting arayan vekile, Emekçisi, memuru, emeklisi açlık sınırında ülkenin bütçe görüşmelerinde klanıyla kasket takarak güle oynaya gösteri yapanlara bakarak yaşadıklarımız -daha doğrusu halka yaşatılanlar- ışığında 2025 yılının sözcüğü bence “grotesk” olmalı. Mizah olsa izlenmeyecek kötülükte programlarla, sakillikte beis görmeyen yaşam biçimleriyle gündüz kuşağında sosyo-kültürel bir dekadans inşa ediliyor. Popüler bir söylemle “her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa”, köküne kadar gerçek hayatlara, cinayetlere, liderlere ve rejimlere şaşıran bizler bu gerçekle yüzleştiğimizde nefes almakta zorlanıyoruz. Anneannemin bir sözü gelir aklıma böyle zamanlarda. Bazen kelimelerin yetmediği bir durumu, pespayeliği anlatmak için “ adînin bayağısı ” derdi. Bize lâyık görülen bu adînin bayağısı hayatı hak etmiyoruz! Dünya, tıkanan kapitalist düzenin yarattığı daralmayı aşmak için barbar, totaliter ve baskıcı emperyal güçlerin saldırılarıyla yeni bir paylaşım döngüsüne girerken; savaşlarla yıkılırken, gündemi çapsız ve popülist liderlerin soytarılıkları meşgul ediyor. Yeni kölelik, cehaletin esir aldığı ve direnme melekelerini yitirmiş toplumlarla vücut buluyor. En korkunç suçlar bile, grotesk popülizmin elinde bir dekor parçasına dönüşebiliyor. Ama bu sığlıktan kurtulmak mümkün. Gerçeği kurtarmak için bu çöküşe kültürel ve siyasi kavrayışı köklü ve güçlü bir meydan okumayla direnmek gerek. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum’un, ABD’nin baskıcı politikalarına karşı tüketim boykotlarını hatırlatması ve şu söz boşuna değil: “Yedi milyon insanın ortak iradesi, hiçbir gücün görmezden gelebileceği bir şey değildir.” Devletlerin değil, toplumların kararlılığından söz ediyordu. Bizde durum yine farklı. Saraçhane direnişinin ardından gelişen boykot; önce günlerden bir gün Espresso Lab için şimdi de medyada bir temizlenme olmuşçasına seviyesizlikte, çığırtkanlıkta, saldırganlıkta sınır tanımayan kirli ekranlara af getirdi. Olsun biz konuyu dağıtmayalım. Benzer bir açıklık Kolombiya Devlet Başkanı Gustav Petro’nun, Epstein dosyaları üzerinden Donald Trump’ı ve ABD’nin ahlâki üstünlük iddiasıyla yürüttüğü saldırgan dış politikayı hedef alan sözlerinde de görüldü. Bu tür çıkışlar gerçeği estetize etmediği, alkışa oynamadığı, olanca çıplaklığıyla ortaya serdiği için rahatsız edici tam da bu nedenle değerlidir. Benzer bir iradeyi Fransa’da emeklilik reformuna karşı aylarca geri adım atmayan emekçilerde, Avrupa kentlerinden AB Parlamentosu’na doğru yola çıkan çiftçilerin isyanında, Arjantin’de üniversitelerini savunmak için sokakları terk etmeyen öğrencilerde, İran’da hayatları pahasına “normal” gösterilip dayatılana itiraz eden kadınlarda gördük. Hiçbiri kolay kazanılacak çıkışlar değil; ama hepsi yenilginin kader olmadığını gösterdi. Umudu diri tutmak tam da burada anlam kazanıyor. Çünkü; gösteri çöker, soytarılık eskir, grotesk olan bir gün kendi ağırlığıyla dağılır. Geriye; gerçeği savunmaktan vazgeçmeyenler kalır. Yüzümüzü yenilgiden korkmayan cesur direnişçilere, gerçeği, adaleti, eşit ve hakça yaşamı savunan ilkeli siyasetçilere dönersek; daha iyi bir gelecek bir temenni değil, somut bir ihtimal olur. Kitchin ve groteskin egemenliğine karşı verilecek mücadele, aynı zamanda hakikatin siyasetini yeniden kurma mücadelesidir. Yeni yılın vaadi de tam olarak budur.