Trump’ın ABD dış politikasının temel motivasyonlarını tehditkâr ve yer yer “sokak dili”ne varan bir üslupla ifade etmesi, meseleyi yakından takip etmeyenler açısından Washington’un ne yapmak istediğini ve hangi hedefleri güttüğünü anlamayı zorlaştırmaktadır. Oysa Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Stephen Miller, CNN’e yaptığı bir açıklamada ABD’nin ana yaklaşımını son derece açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur. Miller’e göre: “Gücün, şiddetin ve iktidarın hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bunlar zamanın başlangıcından beri dünyanın değişmez yasalarıdır. Anlaşmalar ve benzeri ‘nazik’ şeylere bu dünyada yer yoktur.” Bu yaklaşım, ABD’nin Trump yönetimi altında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bizzat kendi öncülüğünde inşa ettiği, uluslararası hukuka ve kurallara dayalı dünya düzeninin fiilen sona erdiği anlamına gelmektedir. Miller’in bu bakış açısı, ABD yönetiminin kısa süre önce yayımladığı resmî güvenlik stratejisiyle ve Venezuela’ya yönelik askerî müdahaleyle birebir örtüşmektedir. Bugüne kadar Donald Trump’ı, “America First” (Önce Amerika) sloganı nedeniyle dış politikada bir tür izolasyonist olarak görenler, bu müdahaleyle yanıldıklarını açık biçimde görmüşlerdir. Trump’ın izolasyonist bir dış politika izleyeceği varsayımı, seçim kampanyasında, kendi liderliği altında ABD’nin önceki yönetimlerin yürüttüğü “bitmeyen savaşlardan” çekileceği ve yeni dış politika maceralarına girmeyeceği yönündeki vaatlerine dayanmaktaydı. Özellikle Trump’ın MAGA hareketine mensup destekçileri, ABD’nin son 25 yılda başta Irak ve Afganistan olmak üzere yürüttüğü savaşlardan bıkmış oldukları için, Trump’ın izolasyonist olarak yorumlanabilecek söylemlerine inanmışlardı. Bu nedenle Trump’a yöneltilen eleştirilerin önemli bir bölümü de bu kesimden gelmektedir. Bu çevrenin önde gelen isimlerinden, eski Georgia milletvekili Marjorie Taylor Greene, X platformunda Maduro’nun yakalanmasıyla ilgili olarak şu ifadeleri kullandı: “Amerikalıların, kendi hükümetlerinin bitmeyen askerî saldırganlığına ve yabancı savaşları desteklemesine karşı duyduğu öfke haklıdır; çünkü bunun bedelini ödemek zorunda bırakılıyoruz.” Greene’e göre Trump’ın seçilmesiyle bunun sona ermesi gerekiyordu. “Ne kadar da yanılmışız!” diyerek, bu kesimdeki hayal kırıklığını açıkça dile getirmiştir. Aslında Trump’ı bir izolasyonist olarak görmek baştan beri ciddi bir yanlış anlamaydı. Trump’ın ve ekibinin açıklamalarının satır araları dikkatle okunduğunda, ABD’yi dünya siyasetinden çekmeye dayalı bir dış politika izlemek istemediği zaten anlaşılabiliyordu. Aksine, özellikle ikinci kez başkan seçilip yemin etmesinin ardından, Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut sınırlarının ötesinde, tüm Batı “yarımküresi” üzerinde güç ve nüfuz iddiasında bulunduğu açıkça görülmüştür. Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olabileceği, Danimarka’ya ait Grönland’a ABD’nin güvenlik ve doğal kaynaklar nedeniyle ihtiyaç duyduğu ve hatta ilhak edilmesi gerektiği yönündeki açıklamalar, Trump’ın izolasyonist değil, tam tersine daha müdahaleci bir dış politika izleyeceğinin açık işaretleriydi. Bu yaklaşım, ABD’nin komşu bölgelerini kendi doğal “arka bahçesi” olarak gördüğü tarihsel dönemi hatırlatmaktadır. Venezuela, Panama ve Grönland; sahip oldukları doğal kaynaklar ya da kritik ulaşım yollarını kontrol etmeleri nedeniyle bu bakış açısına göre ABD’nin nüfuz alanı içinde görülmektedir. Küba, Kolombiya ve Meksika da Beyaz Saray’ın potansiyel hedefleri arasındadır. Trump yönetimi altındaki Washington, çevresinde yalnızca kendisiyle uyumlu, itiraz etmeyen ve kontrol edilebilir komşulara tahammül etmek istemektedir. Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel ile Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum’un Washington’dan gelen tehditler karşısında yaptıkları açıklamalar, esasen bu güç dengesizliği karşısındaki çaresizliği yansıtmaktadır. Zira açık olan şudur: Latin Amerika ülkelerinin, ABD’nin askerî gücü karşısında emperyal hedeflere karşı ciddi bir direnç göstermesi fiilen mümkün değildir. Trump’ın dış politikasına tutarlı ve sistematik bir doktrin atfetmek çoğu zaman yanıltıcıdır; zira öngörülemezlik onun temel çalışma tarzıdır. Trump, masaya oturacağı muhatabına önce sert bir darbe indirip ardından pazarlığa oturmayı tercih eden bir lider profili çizmektedir. Buna rağmen, uzun süredir göz ardı edilen bir dış politika yaklaşımı olan “egemenlikçilik” (souveränizm), Trump’ın uygulamalarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu düşünce, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin dünya siyasetine aktif biçimde dâhil olmasına tepki olarak ortaya çıkmış ve ulusal egemenliği en yüce değer olarak kabul etmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Batı’da, giderek daha fazla “kurallara dayalı bir dünya düzeni” içinde yaşandığı inancı hâkim olmuştu. Bu anlayışa göre, özel etki alanlarına artık yer yoktu. Ancak bu yaklaşım fazlasıyla iyimser, hatta gerçeklikten kopuk bir varsayım olarak kalmıştır. Egemenlikçilik, devletin kendi çıkarları temelinde, varoluş koşulları üzerinde mutlak denetim kurmasını hedefler. Bu amaç doğrultusunda anlaşmalar, ittifaklar, uluslararası kurumlar ve uluslararası hukuk yükümlülükleri gerektiğinde göz ardı edilebilir ya da feda edilebilir. Tüm siyasi güç; siyasi, ekonomik (gümrükler, yaptırımlar) ya da askerî araçlarla egemenliği pekiştirmeye hizmet eder. Trump’ın son dönemdeki uygulamaları bu anlayışın somut örnekleridir. Bu bakış açısına göre müdahaleler, jeopolitik avantaj sağladığı sürece meşru kabul edilir. Ticaret yollarının, enerji kaynaklarının kontrolü, rakiplerin zayıflatılması veya genel anlamda güç artışı vaat eden her müdahale kabul edilebilir görülür. Bu noktada Trump, Ukrayna’ya saldırısını benzer egemenlikçi gerekçelerle savunan Vladimir Putin’le belirgin bir zihinsel yakınlık sergilemektedir. Putin’e göre Rusya ve Ukrayna “tek bir ulustur” ve Batılı güçlerin müdahalesiyle tehdit edilmektedir. Trump, Putin’in aksine uzun süreli savaşlara girmek istemez; meseleye daha çok ticari ve maliyet-fayda mantığıyla yaklaşır. Ancak Putin’in, Rusya’nın “arka bahçesindeki” gücünü korumak adına şiddete başvurmasını anlayışla karşılaması ve zaman zaman barış görüşmelerinde Rusya’nın tezlerine yakın durması, bu yaklaşımın yansımalarıdır. Egemenlikçi anlayış, demokrasi, insan hakları ya da evrensel değerler adına yapılan askerî müdahaleleri temelden yanlış bulur. NATO’nun 5. maddesinde yer alan müttefiklere yardım yükümlülüğü de bu bakış açısıyla bağdaşmaz. İttifaklar, egemenlikçilere göre ABD’nin hareket kabiliyetini kısıtlamakta, aşırı kaynak tüketmekte ve gereksiz yükümlülükler doğurmaktadır. Trump yönetiminin, Rusya’nın kendi çevresinde yapmaya çalıştığına benzer şekilde, kendisi için özel bir “büyük alan” talep ettiği, söylem ve eylemlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Bu nedenle Alman devlet hukukçusu Carl Schmitt’in “büyük alan teorisi” yeniden gündeme gelmiştir. Nasyonal Sosyalizmin ideologlarından biri olan Schmitt, 1939’da “alan dışı güçlerin müdahalesini yasaklayan bir büyük alan düzeni” fikrini ortaya atmıştı. Hitler’in “Lebensraum” (hayat alanı) söylemi de bu düşünsel zemine dayanıyordu. Ancak büyük alan yaklaşımı hem analitik hem de siyasi açıdan yanıltıcıdır. ABD, Rusya ve Çin’in dünyayı aralarında etki alanlarına bölebileceği fikri cazip görünse de gerçekçi değildir. Rusya, nükleer silahlarına rağmen küresel ölçekte müdahale kapasitesine sahip bir süper güç değildir. Dört yıllık savaşta Ukrayna’yı bile boyun eğdirememiş, aksine ağır askerî ve ekonomik kayıplar vermiştir. İran, Suriye veya Venezuela gibi müttefiklerine fiilen yeterli destek sağlayamamıştır. Çin ise kendisini Asya’yla sınırlı bir etki alanına asla hapsetmez. Trilyonlarca dolar yatırım yaptığı Kuşak ve Yol Projesi, küresel erişim hedefinin en somut göstergesidir. Çin’in Avrupa, Afrika ve Latin Amerika’ya erişimi hayati önemdedir. Aynı şekilde ABD de Asya’daki nüfuzundan vazgeçmeyecektir. Etki alanları mantığı, bu nedenle özellikle çakışma bölgelerinde kaçınılmaz çatışmalar doğurur. Bunun en açık örneği Tayvan’dır. Ne Çin Tayvan’dan vazgeçecek ne de ABD Tayvan’ı Çin’e bırakacaktır. Bu nedenle Çin, Trump’ın Venezuela’ya yönelik müdahalesini büyük bir dikkatle izlemiştir. Çinli yorumcular, ABD’nin bu hamlesini Tayvan için bir emsal olarak değerlendirmiştir. Ancak Pekin’in resmî tutumu daha temkinlidir. Çin Dışişleri Bakanlığı, müdahaleyi uluslararası hukukun ağır bir ihlali olarak kınamış; aynı zamanda Tayvan meselesinin “tamamen Çin’in iç işi” olduğunu vurgulamıştır. ABD’nin Maduro’nun yakalanmasını askerî bir operasyon değil, ulusal hukuka dayalı bir tutuklama olarak sunması, bu bağlamda ironik bir benzerliktir. Kısa vadede Venezuela müdahalesinin Çin’in Tayvan politikasını köklü biçimde değiştirmesi beklenmemelidir. Çin, Rusya’dan farklı olarak güç kapasitesinin sınırlarını iyi bilmekte ve daha rasyonel bir strateji izlemektedir. Askerî tatbikatlara rağmen, bekleme, ekonomik baskı ve ideolojik etki yaratma Pekin açısından hâlen daha avantajlıdır. Ortaya çıkan bu yeni jeopolitik tablo, dünyanın daha istikrarsız ve daha sert bir döneme girdiğini göstermektedir. Güçlünün güçsüze istediğini dayatabildiği bir uluslararası ortam oluşmaktadır. Bu durum, yeni savaşların ve krizlerin önünü açmaktadır. Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların etkisizleşmesi artık bir öngörü değil, somut bir gerçekliktir. Benzer bir tablo Türkiye’nin bulunduğu bölge için de geçerlidir. İsrail, sahip olduğu askerî güç ve ABD desteğiyle önümüzdeki yıllarda da bölgeyi istikrarsızlaştırmaya devam edecektir. Türkiye’nin de İsrail’in hedefleri arasında yer aldığı, Netanyahu’nun açıklamalarında açıkça görülmektedir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. ABD dış politika SONUÇ temel Dr. Bülent Güven, Independent Türkçe için yazdı Dr. Bülent Güven Perşembe, Ocak 8, 2026 - 09:00 Main image:
Fotoğraf: Reuters
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: ABD’nin dış politikasının temelleri nedir ve sonuçları ne olur? copyright Independentturkish: