Çok eskiden beri şer (teodise) konusunu hem dindar filozoflar hem de Müslüman ve gayrimüslim din alimleri tarafından ele alınıp incelemede bulunulmuştur. Bu konunun, Allah’ın “ilim”, “kudret” ve “merhamet” gibi sıfatlarıyla da ilişkisi söz konusudur. Şer konusuyla ilgili birçok görüşler vardır. Daha doğrusu bu konu, çok eskilere dayanan bir konudur. Filozof ve eski din alimleri, Allah’ın varlığı ve yokluğu hususunda tartışırlarken, mutlaka bu konuya da değinmişlerdir. Bu meselenin, bir felsefi diğeri kelâmî olmak üzere iki boyutu vardır. Felsefe “Şer neden olur?” konusuyla ilgilenmiş ve onun illetlerini araştırmıştır. Daha doğrusu filozoflar, Allah’ın varlığı ya da yokluğu konusuyla ilgilenmemişlerdir. Diğer bir ifadeyle onlar, “Alemde şerrin bulunma sebeplerinin neler olduğu” meselesini ele alıp incelemişlerdir. Sonra da kelam alimleri gelmiş ve şerrin varlığının, Allah’ın “ilim”, “kudret” ve “rahmeti” ile irtibatının neler olduğunu ele almışlardır. Açıkçası bu konu, tartışmalı konulardan biridir. Ya “şer” (kötülük) vardır deyip bunun hikmet, kudret ve rahmet ile sorun yarattığını kabul edeceğiz ya da yoktur deyip o ilahi sıfatların varlığını mutlak bir şekilde kabul edeceğizdir. Konuyla ilgili şöyle bir giriş yapabiliriz: “Acaba Allah mevcut mudur değil midir?” Bu hususla ilgili filozof ve din alimleri dört tür eğilim ve görüş içerisinde bulunmuşlardır. Birinci eğilimleri şöyledir: “Allah’ın varlığı ispat edilir türdendir ve bununla ilgili, her kesin bildiği nizam, hüdûs ve imkân delili gibi birçok deliller söz konusudur. Bu delilleri hem filozoflar hem de din alimleri getirmiş ve Allah’ın varlığını bu deliller üzerinden ispat etmişlerdir.” İşte Allah’ın varlığı ile ilgili eğilimlerden birisi budur. İkinci eğilimleri de şöyledir: “Allah’ın varlığının ya da yokluğunun ispatı yoktur." Yani filozof ya da din alimlerinin öne sürdükleri delilleri, tümüyle zayıftırlar. Bunların zayıf deliller olduğuna dair de birçok deliller öne sürerler. Örneğin imkân delili, hüdûs delili, nizam delili vs. nin zayıf ve eksik deliller olduklarını söyler ve o sözlerine dair de deliller getiriler. Dolaysıyla da şöyle derler: “Mademki Allah’ın varlığını ispat edecek doyurucu deliller mevcut değildir, bizler de burada durur ya da Allah ile ilgili hiçbir şeyi ‘la edriyyun/bilmiyoruz’ deriz.” Üçüncü eğilimleri de şudur: “Allah’ın varlığıyla ilgili getirilen deliller yalnızca zayıf olmakla kalmıyor, aslında O’nun varlığını ispat etmek de mümkün olmuyor. Yani üçüncü bir filozof gelip de onun yokluğuyla ilgili daha güçlü bir delil de getirebilir.” Ünlü Alman filozofu Kant ve bir takım başka filozof ve arifler derler ki, “aklî deliller ile Allah’ın varlığını ya da yokluğunu ispat etmek mümkün değildir ve bu konu, aklın altından çıkacağı bir durum da değildir. Bu, kalbi bir meseledir ve dini tecrübeye (keşife) dayalıdır.” Yani Kant ve onun gibileri, teorik akıl ile Allah’ın varlık ya da yokluğunu ispat etmek muhaldir derler. Çünkü teorik akıl zaman ve mekâna mahkumdur. Zaman ve mekân üstü olan şeyler hususunda akletmesi ise muhaldir. Allah da zaman ve mekân üstü bir varlık olduğuna göre, onun ispatı da inkârı da mümkün değildir. Bundan dolayı pratik akla yönelmeyi tercih etmişlerdir. Yani Allah’ın varlığını, teorik akıl ile değil, ameli/pratik/tecrübî akıl ile ispat etmişlerdir. Kısacası, genel anlamıyla şu üçüncü yöneliş, teorik akıl ile Allah’ı ispat etmenin mümkün olmadığını söyler. Dördüncü yönelimleri de şöyledir: (Asıl üzerinde durulup tartışılacak şey de zaten bu dördüncü yönelimdir.) “Allah’ın varlığını ispat etmek yalnızca mümkün değil, belki, yokluğuna dair deliller de ikame edilmelidir.” Yani bizler, “Allah’ın yok olduğuna dair deliller getirmekle mükellefiz” derler. Daha doğrusu şunu demek istiyorlar: “Yani birisi çıkıp da şöyle bir iddiada bulunabilir: “Efenim. Allah’ın varlığına dair delilimiz yoktur.” Nitekim kimi seküler akıl sahibi filozoflar, örneğin Karl Marx, Russel ve David Hume gibileri öyle derler.Ya da O’nun varlığına dair getirilen deliller zayıftır iddiasında bulunabilirler. Örneğin 20. yüzyılın önemli Fransız Filozoflarından Jean-Paul Sartre gibileri, “Allah’ın varlığına dair delil bulmak yeterli değildir, tam tersi O’nun yokluğuna dair deliller sunmak gerekir” demişlerdir. İşte bu türden filozofların Allah’ın yokluğuna dair sundukları delillerden birisi de bizim konu edindiğimiz “şer/teodise” problemi delilidir. Onlardan biri olan David Hume, mantık olarak şöyle sorar, yani delil boyutunun ne olduğunu sorgular ve şöyle der: “Şer/Teodise sorunu, Allah’ın varlığı ile nasıl tezat teşkil edebilir?” Daha doğrusu şunu der: “Şayet şer varsa, Allah yoktur. Allah varsa şer yoktur. İşte bu ikisi arasında tezat vardır.” Ve Hume şöyle devam eder: “Tüm din alimleri Allah’ın sıfatlarının bulunduğuna iman eder ve O’nun 'Mutlak ilim', 'mutlak kudret' ve 'mutlak rahmet' gibi sıfatlara sahip olduğunu kabul ederler. Fakat Allah’ın bu üç sıfatı, şerrin varlığı ile çelişki arz eder.” Elbette ki örfteki “şer” algısı ile felsefedeki “şer” algısı aynı değildir. Örfün algısındaki “şer”, “elem/ıstırap/acı” anlamındadır. Örneğin hastalık, savaş, deprem vs. birer şerdirler. Çünkü bunlarda elem/acı vardır. Fakat “şerrin” felsefi anlamı öyle değildir. Yani felsefede şer konusuna “zarar” ve “yarar” üzerinden bakılıyor. Şayet “elem”, bir faydaya sebep olur ise, bu “şer” olarak kabul edilmez. Örneğin hamile bir kadın doğum yaparken hayli “elem/acı” çekiyordur. Onun çektiği o acıya, “şer” denmez. Çünkü bu, zarar değildir, zira o elem sonucu o kadın anne olmaktadır. Ve bu da onun için bir yarardır. Fakat zarar veren hayır, “şerdir”. Yani felsefede “şer”, zarar veren hayırdır. Dolaysıyla “elem” ve “elemin sebebi” “şer değildir. Daha doğrusu, felsefenin “şer” diye nitelediği şey, örfün algısındaki “şer” değildir. David Hume’nin delili işte budur. Yani der ki: “İlk baştan dünyada şerrin var olduğunu kabul etmeliyiz. Bu kesindir. Depremler, savaşlar, hastalıklar vs." Dolayısıyla, dünyada şerrin varlığını inkâr edecek tek bir akil insan bulamazsınız. Tabii ve ahlaksal şer, deprem, cinayet, hastalık vs. gibi şerler, hep olmuştur ve olacaktır da. Bu tür şerlerin, Allah’ın varlığıyla ilişkisini beyan etmek istediğimizde, yani hem Allah’ın hem de şerrin var olduğunu gördüğümüzde, bu iki varlık arasında tezattın bulunduğunu müşahede etmekteyiz şöyle ki: Şayet Allah mutlak 'alim' ise (ki öyledir.), yani şerrin varlığını biliyordur. Ve yine şayet Allah şerri yok etmeye mutlak 'kadir' ve mutlak 'merhamet' sahibi ise (ki bu da kesindir.), fakat O’nun bu üç sıfata sahip olması, şerrin varlığıyla tenasüp içerisinde değildir. Böyle bir durumda da ister istemez dördüncü faraza tahakkuk ediyor. O da "Allah’ın mevcut olmadığı farazasıdır.” Yani şer kesinlikle mevcuttur. Fakat ya Allah’ın bu şerrin varlığını bilmediğini söyleyeceğiz, oysaki tüm din alimleri buna karşı çıkmakta ve hatta “tabii insanın dahi şerrin var olduğunu bildiğini” söylemekteler. Öyleyse Allah’ın şerrin mevcut olduğunu bilmemesi mümkün değildir. Dolaysıyla tekrar başa dönmeli olur isek, ya diyeceğiz ki Allah şerri bilmiyordur, ya da bildiğini kabul edeceğiz ve şöyle diyeceğiz: “Allah hastalığın var olduğunu biliyordur, fakat hastalık sahiplerine şifa vermeye “kudreti” yoktur.” Böyle bir düşünce ise “mutlak kudret” sahibi olan Allah hakkında doğru değildir ve O’na eksiklik olur. Ayrıca din alimleri de bunu kabul etmiyorlar. Ya da diyeceğiz ki hayır. Allah hastalık şerrini de biliyordur ve ona şifa vermeye de kudreti vardır, fakat merhameti yoktur. Yani o, mutlak şekilde “merhamet” ve “hayır iş yapma” sahibi değildir ve insanları da sevmiyordur. Din alimleri bunu da kabul etmiyorlar. Çünkü Hristiyan din alimleri Allah’ın “mutlak muhabbet/sevgi” olduğunu söylerler. Müslüman din alimleri de O’nun “mutlak merhamet” olduğunu vurgular ve sürekli kullarının hayrını istediğine vurgu yaparlar.Yine O’nun çok lütuf sahibi, latif ve habir olduğunu dillendirirler. Dolaysıyla Allah’ın hayır sahibi olmadığını kabul etmezler. Yani şayet Allah mutlak ilim, kudret ve rahmet sahibi ise, o taktirde şer diye bir şeyin olmaması gerekir. Ve şayet şer diye bir şey mevcut ise, o taktirde de şayet Allah bunu bilmiyorsa ya da onu yok etmeğe kadir değilse veya kullarına karşı merhameti yoksa ve bu üç sıfat da O’nda mevcut değilse, o zaman geriye bir tek ihtimal kalıyor ve o da “O’nun yokluğu” meselesidir. David Hume bu konuyu şu misal üzerinden şöyle izah ediyor: “Bir annenin çocuğunu kaybettiğini düşününüz. Akşam oluyor, gece karanlık çöküyor, yılan, akrep, çakal, kurt vs. gibi etrafta bir sürü vahşi hayvanlar dolaşıyor. Bu zavallı çocuk da durmadan “anne, anne” diye bağırıp duruyorsa ve annesi de gidip onu düşürdüğü yerden alıp getirmiyorsa, burada birkaç ihtimal üzerinde durulur: Ya denilir ki bu çocuğun annesi, çocuğu düşürdüğünü bilmiyordur. Bu mümkün değildir. Çünkü bu kadar zaman geçmiş ve çocuğun annesi onu düşürdüğünü nasıl bilmeyebilir. Ya annenin sağır olduğu düşünülür, oysaki onun sağır olmadığını ve duyduğunu biliyoruz. Veya denilir ki anne o çocuğu düşürdüğünü biliyor, sesini de duyuyor, fakat onu o çukurdan çıkarıp kurtarmaya gücü yetmiyor. Böyle bir durum, o anne için söz konusu olabilir, çünkü çukur çok derin olduğu taktirde buna onun gücü yetmeyebilir. Fakat bu durum Allah için geçerli değildir, çünkü O’nun her şeye gücünün yettiğini söylüyoruz. Ya da diyeceğiz ki o anne, çocuğunun çukurda olduğunu ve onu oradan çekip çıkaracak gücünün de bulunduğunu biliyordur, fakat buna rağmen o çocuğu sevmiyordur. Bu durum da o anne için söz konusu olabilir. Fakat Allah böyle değildir. Allah şayet bunu yapmıyor ve insanlara o merhametini göstermiyorsa, burada dördüncü ihtimal devreye girmiş olur ve o ihtimal de “Allah’ın olmamasıdır.” Yani çocuk tek başına gelmiş ve o çukura düşmüştür ve bu da makul bir şeydir. Annenin yokluğu da makuldür. Yani annenin var olduğunu, çocuğunu düşürdüğünü bildiğini ve onu oradan çıkarıp kurtarmaya gücünün yettiğini bilip de onu oradan kurtarmaması mümkün değildir. Allah da böyledir. Din adamlarının nezdinde Allah’ın mutlak alim, kadir ve rahim olduğu kesin kabul edilen şeylerden biridir. Peki soru şu ki: “Şayet Allah din adamlarının söyledikleri gibiyse, o taktirde bu şerler niçin vardır?” Kelam ilminin asıl sorunu da budur. İlk girişte de beyan ettik ki, “felsefenin sorusu, niçin şer vardır?” suali üzeredir. Ve biz de burada bu soruyu felsefeye bırakıyoruz. Sorun şuradaki bu üç şey, Allah’ın sıfatlarındandır. Ayrıca da bunlar, kelâmî meselelerdir. Yani Allah’ın sıfatları ile ilgilidir. Dünyada Allah’ı inkâr eden münkirler (Ateistler) de, şer (teodise) konusu üzerinden Allah’ı inkâr ediyorlar. Yani derler ki, hastaneler şerlerle doludur, meydanlarda ve dünyanın her tarafında sürekli şerler gezip dolaşıyorlar. Allah’a bu kadar dualar, yalvarıp yakarmalar, tevessüller vs. o şerlerin kucağına düşenler için hiçbir fayda sağlamıyor. Sel, yangın, kuraklık, savaş, yoksulluk, miskinlik vs., bunların tümü de Allah’ta var olduğunu iddia ettikleri o üç sıfat ile uyum sağlamıyor. “Şer” (teodise) konusuyla ilgili 10 türlü felsefi görüşün bulunduğunu söyleyebiliriz. Söylenen bu cevapları her bir müminin bir araya getirip toplaması gerekir. Yoksa bu kolaylıkla Allah’ın bu sıfatlara sahip olduğunu söylemek sorumluluktan kaçmak olur. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. şer teodise dindar filozof kudret MERHAMET Hasan Kanaatlı, Independent Türkçe için yazdı Hasan Kanaatlı Cumartesi, Ocak 10, 2026 - 09:15 Main image:
Görsel: X
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Şer meselesi copyright Independentturkish: