Yeryüzündeki en soğuk varlığın aynı zamanda yanma hissi veriyor olması diyalektik materyalizmin kanıtı olabilir mi? Albay Don Nicolas Marquez, Aracataca’daki muz fabrikasında torunu Gabo’ya, muzları saklamak için istiflenmiş devasa buz kütlelerini gösterdiğinde, Gabo’nun buza değen elleri yanar. Gabo’nun milyonlarca okura ulaşacak Yüzyıllık Yalnızlık eseri de şöyle başlar. “Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı.” Buzdan, edebiyat tarihini yakacak bir kitabın çıkması değildir elbette “diyalektiği” çağrıştıran. Aracataca’daki o muz fabrikasının, kârını arttırdıkça daha fazlasını –hep daha fazlasını- istemesi ve işçilerinin maaşlarını düşürmesi sonrası çıkan çatışmadır. Tıpkı Latin Amerika geleneğindeki büyünün, ABD’nin beton gibi tek tip kültürüyle çatışması gibi. Uykusuzluk ve unutkanlık salgınından domuz kuyruklu çocuklara, göğe yükselen kadınlardan sarı kelebekler tarafından takip edilen adamlara, kanlı çatışmaların içinde sevgiyi bulamayıp yalnızlığa mahkûm edilen soylara… Gabriel Garcia Marquez’in yani Gabo’nun, gerçekliği parçalayıp Oscar Pantoja’nın deyimiyle “kırılmış porselendeki çatlakları yok etmesi” büyünün kendisidir. Türkiye’de büyülü gerçekçilik akımının öncüsü olarak, edebiyat derslerinde sıkça sözü edilen Marquez’in, “büyülü” yanının sömürgeciliğe karşı bir direniş olduğu konusu ise kimi zaman es geçilir. Kıtanın yerli halklarının; “beyaz” istilaya direnen farklı inanışları, metafizik öğelerle bezeli öyküleri, düşle gerçeğin karıştığı söylenceleri, gerçekçi bir romanın parçası olduğunda isyanı da içinde barındırır. ABD, arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’ya askeri ve ekonomik saldırılarını arttırırken, dünyaya yaydığı tek tip, kitlesel tüketim kültürünü de yaymaya çalıştı. Sadece Latin Amerika’ya karşı olmayan ve bir dönem Hollywood kültürü olarak kodlanan görsel ve işitsel saldırı; inançları, dilleri ve hikâyeleri hedef aldı. Kitaplarda, filmlerde benzer kişisel başarı öyküleri, kaba merakı tetikleyen aksiyonlar, meta üzerine kurulu bir dünyeviliği salık veren karakterler ve “sen de ulaşabilirsin” çağrışımlı gösterişli mekânlar, yeni bir dinin metazori yayılışı gibiydi. Latin Amerika edebiyatındaki “patlama” dönemi ise kültürlerin üzerine asfalt döken bir zift anlayışına karşı, büyülü bir ormanın ürkütücü sesler eşliğinde yayılışına benziyordu. Gabo’nun sesi, gerçeği olanca çarpıcılığıyla hissettirirken “gerçeküstü” öğeleri sıradan bir hayatın içine yedirmesiyle ayrıştı. Bu anlamda büyülü dil, üsluba ve imgelere yansırken gerçek, olanca somutluğuyla var olmaya devam etti. Oscar Pantoja’nın yazdığı ve üç ressamın resimlediği, Gabo-Büyülü Bir Yaşamın Hatıraları (Desen, 2015) adlı grafik romanın başlangıcında Gabo, ailesiyle birlikte ufak bir seyahate çıkar. Otomobille biraz gezinip hoş bir kıyıda denize gireceklerdir. Ancak yolun ortasında Marquez’in aklına “Buz soğuk ama yakıyor dede!” cümlesi gelir. Bu cümleyle beraber, eski bir albay olan dedesinin hatıralarını ve çocukluk günlerinin gerçeküstü öykülerini, güneyin çatışmalı gerçeğiyle birleştirmeye karar verir. Bu kararla birlikte, Miguel Bustos, Felipe Camargo Rojas ve Tatiana Córdoba’nın çizimleri eşliğinde Gabo’nun çocukluğuna döneriz ve onun yaşamöyküsü ile Latin Amerika’nın antiemperyalist geleneğinin nasıl birleştiğini hissederiz. Çocukluğunda kâbuslara dönüşecek doğaüstü öyküler, muhafazakârlarla liberaller arasındaki savaşlar, yoksulluk, hastalık ve ölüm, üniversite öğrencisiyken verdiği mücadeleler, aşklar, edebiyat ve devrim tartışmaları, gazetecilik, Fidel’le dostluk, yepyeni umutlar ve tabii ki sürgünler… Bir yazarın, “damla tamamlanınca damlar” dercesine ürettikleri, araştırdıkları, yaşadıkları, bir araba yolculuğunda “tamamlanır”. Gabo’nun Kolombiya’nın bir kasabasında başlayan ve yaşanmışlıklarla hayalindeki Macondo köyünü kuran serüveni, milyonlara ulaşmış bir yapıta dönüşerek kültür istilası döneminde bir buz kıracağına dönüşür. Bu buz kıracağı öylesine etkilidir ki, tek tipleşmeye direnişin edebî sembolü olur. Örneğin yıllar sonra bambaşka bir coğrafyada, Yugoslavya’da, yine emperyalizmin istilasıyla bu kez paramparça olmuş bir ülkede, ve yine bir gazeteci-edebiyatçı, Saraybosna Marlborosu adlı bir öykü kitabı yazar. Milenko Yergoviç, kitaba adını verecek anekdotu barındıran öyküsü Mezar’da, bir mezar kazıcısıyla ABD’li bir gazetecinin karşılaşmasını anlatır. Mezar kazıcısı, röportaja gelen gazetecinin “öldük, bittik, ah vah” anlatısını beklediğini fark eder ve onlara tepelerdeki mezarlardan hayat hikâyeleri anlatmaya başlar. Savaşta boğaz boğaza gelen insanların hepsinin birer hikâyesi olduğunu anlatırken, mezar yerlerindeki farklılıktan dem vurur. Kimisi tepededir, kimisi vadide... Kimi komşusunu kurtaran bir komünistin mezarıdır, kimi sadece âşık bir fırıncının… Hepsi birbirinden farklıdır. Oysa ABD’de mezarlar tek tiptir. Reklam panoları da, sigara kutuları da… Saraybosna’da ise savaş günlerinde kâğıt üretilemediği için her sigara paketinin içine eskilerden farklı kâğıtlar konur, içenler de o kâğıtlara bakarak “kime, ne çıkmış” oyunlarıyla neşelenirler. İşte bu farklılıkları büyük bir şehvetle gazeteciye anlatır mezar kazıcısı… Ta ki gösterirken, ona gerçek Marlboro kâğıdı denk gelene dek. ABD yine kazanmıştır! Bugünlerde ABD hep kazanıyor; oysa ateş dersin dondurabilir, buz dersin yakabilir. Belki de Marquez’in büyüyle gösterdiği gerçek, önümüzdeki yüzyılda sevgisizlerin yaşayacağı müebbet yalnızlıktır. “Çünkü yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olmaz!”