2026 yılına girerken Türkiye’de emekli gündemi, sadece bir ekonomik başlık değil, bir "geçim imkansızlığı" sarmalına dönüşmüş durumda. Hükümetin, yükselen toplumsal tepkiler sonrası en düşük emekli aylığını 20 bin TL olarak belirlemesi, hayatın sert gerçekleriyle bağdaşmayan bir tablo ortaya koydu. Ancak bu durumun barındırdığı asıl çelişki, rakamın küçüklüğünden ziyade, bu rakama muhatap olan kitlenin devasa siyasal gücüdür. 2026 yılı itibarıyla sayıları 16,2 milyonu bulan emekli, dul ve yetim aylığı alanlar; Türkiye’deki yaklaşık 64 milyonluk seçmen nüfusunun yüzde 25’inden fazlasını oluşturmaktadır. Sandığa giden her dört kişiden birinin doğrudan bu cenderenin içinde olduğu bir iklimde, 20 bin TL gibi bir rakamın "iyileştirme" olarak sunulması ve bu devasa kitlenin anayasal demokratik tepki kanallarını kullanmaktaki sessizliği, sosyolojik ve politik bir analiz gerektirmektedir. SOSYAL GÜVENLİK LÜTUF DEĞİL KAZANILMIŞ HAKTIR Hukuk devletlerinde emekli maaşı, devletin vatandaşına sunduğu bir "yardım" veya "lütuf" değil; bireyin çalışma hayatı boyunca ödediği primlerin karşılığı olan bir haktır. Anayasa’nın 60. maddesi, "Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar" diyerek bu sorumluluğu devlete yükler. Bugün tartışılan 20 bin TL’lik sınır, sadece bir geçim meselesi değil, mülkiyet hakkının ve "insanca yaşam ilkesinin" ihlali noktasına evrilmiştir. Bu nedenle, emeklilerin taleplerini dile getirmesi, siyasi bir polemikten öte, anayasal bir hakkın müdafaasıdır. KÜRESEL DİRENİŞ HATTI Dünya genelinde, sosyal güvenlik haklarına yönelik kısıtlamalar, demokratik sistemlerin bir parçası olan etkili reflekslerle karşılanmaktadır. Bu eylemler, kamu düzenini bozma amacı taşımayan, aksine sistemi denetleyen mekanizmalardır: Belçika ve Fransa (Sınıf dayanışması): Kemer sıkma politikalarına karşı Belçika’da emekliler, sendikaların öncülüğünde ulaşım ve eğitim sistemini felç ederek seslerini duyurdular. Bu ülkelerde "emekli hakları", sadece yaşlıları değil, yarının emeklisi olacak genç işçileri de kapsayan bir "gelecek savunması" olarak görülmektedir. Arjantin (Haftalık demokratik kararlılık): Maaş yetersizliğine karşı polisin sert müdahalesine rağmen her hafta aynı meydanda toplanan Arjantinli emekliler, meselenin bir "insan onuru" meselesi olduğunu dünyaya kanıtlıyorlar. Bu, sürekliliği olan bir demokratik direnç modelidir. Rusya ve Hindistan (Otoriteye karşı itiraz): 2018’deki Rusya emeklilik reformu protestoları ve Ocak 2026’da Hindistan’da Pension Act’a karşı yükselen sesler, ekonomik hakların en zorlu siyasi iklimlerde bile halkın en temel birleşme noktası olduğunu göstermiştir. TÜRKİYE’DE ÖRGÜTSÜZLÜK VE KAYGI Türkiye’de seçmen nüfusunun dörtte birini oluşturan bu kitlenin neden dünyadaki örnekleri kadar aktif olmadığı, birkaç temel dinamikle açıklanabilir. Birincisi, sendikal zayıflıktır. Emekli sendikalarının yasal statüleri üzerindeki tartışmalar ve bu yapıların kitleselleşememesi, öfkeyi örgütlü bir güce dönüştürmek yerine bireysel şikayetlere hapsetmektedir. İkincisi ise, demokratik protesto hakkına dair yanlış algıdır. Toplumun bir kesimi, anayasal bir hakkın kullanılmasını "huzur bozmak" ile eşdeğer görmekte; bu da taleplerin meydanlara çıkmasını baskılamaktadır. ANAYASA VE DEMOKRATİK MEŞRUİYET Demokratik bir toplumda emekli kesimin taleplerini dile getirmesi, sistemin nefes almasını sağlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 34. maddesi açıkça; “Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” hükmünü amirdir. Bu madde, demokratik bir hukuk devletinde itirazın sınırlarını ve güvencesini çizer. CHP’nin Meclis’te tuttuğu "Emekli Nöbeti" gibi girişimler, bu anayasal zemini parlamento düzeyinde tutmaya çalışırken; toplumun bu hakka katılımı, demokratik olgunluğun bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. SANDIK VE MEYDAN ARASINDAKİ KÖPRÜ Emeklilerin 2026 yılındaki ekonomik talepleri, siyasi bir gerilim öznesi değil, toplumsal bir uzlaşı ve "insanca yaşama hakkı" meselesi olarak görülmelidir. 20.000 TL’lik bir maaşla, kira ve gıda enflasyonu arasında sıkışan 16 milyon kişi için demokrasi, sadece birkaç yılda bir atılan bir oy pusulası değildir. Belçika’da veya Arjantin’de olduğu gibi; Türkiye’deki emeklinin de anayasal sınırlar içerisinde, silahsız ve saldırısız şekilde sesini yükseltmesi, sosyal adaletin yeniden tesisi için zorunludur. Unutulmamalıdır ki; demokratik bir devlet, vatandaşının sessizliğinden değil, meşru taleplerini barışçıl yollarla haykırabilmesinden güç alır.