Yol, henüz görünmeyeni haber veren bir sessizliğe büründüğünde, köye doğru bir şeyin yaklaştığını sezerdik. Toprak, kendi hafızasını havaya bırakırdı. Toz, yalnızca yerden değil, zamandan da kopardı. Biz o tozun içinden geçerek büyümedik; o tozun içinde şekillendik sanki. Kavurucu sarı buğday tarlalarının içinden gelen sesler, yalnızca rüzgâr değildi; eve dönüşü fısıldayan bir çağrıydı. Zêdiyê, bir yer olmaktan önce bir bağdı. Adımlarımızı değil, dönüşlerimizi tanırdı. Gittiğimizde değil, özlediğimizde çağırırdı. Oraya ait olmak, sahip olmak değildi; eksilerek sevmekti. Biz köyü kaybetmeden önce bile, onu kaybedeceğimizi bilerek severdik. Bu yüzden her hatırlayış biraz özlem, her özlem biraz aidiyetti. Orada her şey insana yakındı: taş, toprak, kapı, gölge… İnsan kendini anlatmadan anlaşılır sanırdı. Çünkü köy , kimliğimizi bize sormazdı; sessizce omzumuza bırakırdı. Biz de onu taşırdık; bazen gurur gibi, bazen sızı gibi, ama hep içimizde. Ve hâlâ, ne zaman içimiz daralsa, bir yolun ucunda o tozun yeniden kalkacağını bilir gibi oluruz. Çünkü bazı yerler terk edilmez; yalnızca insanın içinde yer değiştirir. Ve sonrası simsiyah kumaşlarla bezenmiş bir çocukluk …. Okula siyah önlüklerle giderdik. Renk değil, düzen giyerdik. Kumaş değil, sınır taşırdık üzerimizde. Bize önce nasıl görünmemiz gerektiği öğretilirdi; kim olduğumuz değil. Daha çocukken, kimliğin en güvenli hâlinin görünmezlik olduğunu sezerdik. Bazen ait olduğumuz şeyi saklayarak taşırdık. Çünkü bilmediğimiz bir dili öğrenmeye çalışmak erdem sayılırken, bildiğimiz dili unutmak bir tür olgunluk gibi sunulan bir paradoksun içinde büyürdük. Dil, artık bilgi olmaktan çıkar, taşınması gereken bir yüke dönüşürdü. Yasak, kelimenin içinde değil, insanın kendisinde yankılanırdı; insan kendi sesine mesafe almayı öğrenirdi. Dil yalnızca konuşma değildi; varoluşun yönünü belirleyen gizli bir pusulaydı. İnsanın kendini dünyaya hangi kapıdan açtığını, hangi eşikten geçerek “ben” dediğini anlatırdı. Ve bizden, o kapıyı daha başında daraltmamız beklenirdi. Kürtçe konuştuğumuzda cezalandırılan şey bir kelime değildi. Sorgulanan bir dil değil, bir var olma biçimiydi. Ceza bedene değil, belleğe verilirdi. İnsan,zorunda bırakılarak kendi sesinden utanmayı orada öğrenirdi. Kendi kelimesine mesafe koymak, en derin yabancılaşmaydı. Kimliğimiz yoktu mesela. Doğduğumuz günü, ayı bilmezdik. Çünkü önce yaşar, sonra nüfus kayıtlarına geçerdik. Nüfus kayıtları bizi tanımadan önce hayat bizi çoktan tanımış olurdu. Var olmak, önce kâğıda değil, zamana düşmekti. Çoğu zaman iki ismimiz olurdu. Biri nüfus kâğıdında durur, diğeri evin içinde yaşardı. Resmî olan susardı; gerçek olan yalnızca fısıldayabilirdi. Bazı harfler yasaklıydı ama asıl yasak, o harflerin taşıdığı hayattı. Kasetler vardı eskiden, toprağa gömdüğümüz olurdu.Gömdüğümüz yalnızca bir kaset değildi. Bir ses değil, bir var olma biçimini saklardık orada. Toprak, ölüleri kabul etmeye alışkındı. Biz ise Civan Haco’nun, Şivan Perwer’in, Gulîstan’ın seslerini emanet ederdik ona. Bir gün çıkaramayacağımızı bilerek. Çünkü bazı sesler unutulmak için değil, sessizce korunmak için gömülürdü. Gömdüğümüz şey müzik değildi yalnızca; hatırlamanın kendisiydi. Okulda resim defterlerimiz vardı. Ama renkler her zaman yerini bilirdi.Yasaklı üç renk vardı: sarı, kırmızı, yeşil. Yan yana gelmesinler diye aralarına siyah serpiştirirdik. Siyah, bir renk olmaktan çok, bir düzenleme biçimiydi. Bir hatırlatma. Bir sus payı. Renklerin bile yan yana dururken düşünmek zorunda kaldığı bir yerde, biz yan yana büyümeyi öğrenirdik. Ve çoğu zaman yan yana olmak, birbirine değmeden var olmanın zarif bir alıştırmasıydı Çocukken o köyde arkadaşlıktan çok kardeşlik vardı aramızda. Bu bir duygu değil, bir hukuk gibiydi. Paylaşmak erdem değil, hayatın düzeniydi. Kimse yalnız kendisi için var olmazdı; varlık, çoğul hâliyle anlam kazanırdı. Oraya ait olmayı böyle öğrendik. Bir yere değil, bir hafızaya ait olmayı. Köye aşı yapılması için Kızıltepe’den beyaz önlüklü bir düzen gelirdi. Gelişleri, iyileştirmekten çok kayda temas ederdi. Taşıdıkları çantalar, bedenlerimize olduğu kadar, eksik bir sistemin alışkanlıklarına da dokunurdu. Kollarımızda bazen aynı aşıdan iki , bazen üç aşı izi olurdu. Kayıtların süreklilik taşımadığı bir düzende, her gelişte yeniden başlanırdı bize. Aynı aşı, aynı iz. Beden, hatırlamayan bir mekanizmanın geçici yüzeyi olurdu. Bu izler acıyı değil, kopukluğu anlatırdı. Bir düzenin bizi tam olarak tanımadığı bir öteki çocuklardık aslında…. Bedenimiz, unutulan kayıtların yerine geçen sessiz bir defterdi. Biz de daha çocukken, var olmanın yalnızca yaşamak değil, doğru biçimde hatırlanmak olduğunu orada öğrenirdik Dahası! Elektrik olmazdı günlerce. Gaz lambasının loş ışığında gölgelerimizi izlerdik. Duvarlara yansıyan şekillerden hikâyeler çıkarırdık. Bugün hâlâ köyde elektriğin saatlerce kesildiğini duyduğumuzda, bunun bir teknik sorun değil, sürekli bir yön verme hali olduğunu anlıyoruz. Köyün her zerresinde ayak izlerimizin hafızası vardı. Kaybettiğimiz büyüklerimizin siluetleri hâlâ duvarlarda gezinir. Orada yaşamanın en güzel yanı çocuk olmaktı; çünkü acı bile bize tek başına ait değildi, her zaman kollektifti. Biz bir köyde değil, bir hafızanın içinde büyüdük. O günkü çocuklar, farkına varmadan oraya ait olmayı öğrendi. O iklimi, o insanları, çocukluğumuzu, kaybettiklerimizi ve yasaklı olan her şeyi sevmeyi öğrendi. Çünkü orası yalnızca bir yer değildi; bir kimliğin şekillendiği ilk aynaydı. Ve biz hâlâ dünyaya o aynanın içinden bakıyoruz. Bugün köyün sokakları, buğday başaklarının kavurucu sıcaklığı, bayramların yarım sevinci, acıların ortak dili hâlâ hafızamızda yaşar. Çocukluk arkadaşlarımız, hayata gözlerini yummuş yaşayan arşivlerimiz, tandır başında ekmek pişiren teyzelerimiz, tarlada çift süren genci yaşlısı çocuğu … Hepsi, birer anı değil, kadim bir tarih gibi heybemizde taşınır. Çünkü ister çocukluk olsun, ister dün ya da bugünümüz; geçmiş, zamandan önce biten bir dönem değil, insanda geç biten bir hatıradır… Sevgiyle saygıyla... *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Zêdiyê bellek Kürtçe Vahap Aydoğan, Independent Türkçe için yazdı Vahap Aydoğan Cumartesi, Ocak 10, 2026 - 16:30 Main image:
Fotoğraf: Independent Türkçe
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Zaman defterinde sessiz bir bellek: Zêdiyê copyright Independentturkish: