Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten, Affet senden habersiz aldığım her nefesten… Yıllar arasında uçurumlar bulunan şair Bazı şairlerin hayatında zaman çizgisel ilerlemez; çatlar, kırılır; hatta parçalara ayrılır. Necip Fazıl Kısakürek’in hayatı da biyografik, ahlâkî ve estetik açıdan bir yarılmadır. Gençliği ile yaşlılığı arasında yalnızca yıllar değil, birbirini inkâr eden iki dil vardır. 1920’lerin başında Avrupa’ya gönderilen Necip Fazıl, Cumhuriyet’in “memlekete döndüğünde faydalı olacak” diye umut bağladığı gençlerden biridir. Ancak onun dünyaya bakışı kamusal fayda fikrinden çok uzaktır. Yirmili yaşlardaki Necip Fazıl, kadın bacağına tapınacak kadar gözü kara, şehrin taşına kalbini bırakacak kadar savruk… İlk dönem şiirlerinde genç bir adamın nabzı atar. Şiir, bir ahlâk dersi değil, bir itiraf defteri gibidir. Ve bekli de bu yüzden sarsıcıdır onun şiirleri. Necip Fazıl’ın gençliği, yaşlılığının resmî cümlelerine sığmaz. Ama iyi ki sığmaz. Çünkü edebiyat tam da orada başlar: Yani, şairin bile geri alamadığı yerde… Kaldırımlar Genç Cumhuriyet’in sanata, kültüre ve edebiyata önem veren bir anlayışı el üstünde tuttuğu 1930’lar. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl gibi otuzlarına merdiven dayamış şairlerin geniş okur yığınının sevgisini, hayranlığını kazanabildikleri parlak bir dönem… Derken “Kaldırımlar şiiriyle birden edebiyat dünyasında bir yıldıza dönüşüvermek… Otuzlu yılların sonunda gençler birbirlerine onun şiirlerini okur; dizeleri elden ele dolaşır. “Kaldırımlar” tam da böyle bir yürüyüşün şiiridir. Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. Bugün “Kaldırımlar” hâlâ okunur, hâlâ dinlenir. Çünkü şiir ideolojiden önce gelir; hayattan, sokaktan, kalpten doğar. “Kaldırımlar”daki manzara, yalnızca bir şehir tasviri değildir; iç dünyanın geceye taşmasıdır. Bu iki kıtayı her okuyuşumda, yürüyüşün “düşmemek” için sürdürüldüğü hissi belirir bende. Çünkü durmak, iç seslerin daha gür konuşması demek değil midir? İşte bu yüzden “Kaldırımlar”, yalnızca bir şiir değil, bir yürüyüş hâlidir. Şair yürür; çünkü durursa çökeceğini bilir. Bu yürüyüşte şehir bir dekor değildir, ruhun dışa vurumudur. Sokak, insanın kendi içinden kaçamadığı bir alana dönüşür. Şiirin karanlığı, dışarıdan değil; içeriden gelir. Bu iç karanlığın kaynağı, Necip Fazıl Kısakürek’in gençliğinde saklıdır. Paris yılları, onun için bir tahsil sürecinden çok bir savrulma dönemidir. Devletin Sorbonne Üniversitesi için sağladığı imkânlar, dersliklerden çok gecelere, kumara ve bohem hayata açılır. Rivayete göre bir gece tüm parasını kaybettiğinde, kalacağı yere yürüyerek dönmek zorunda kalır. “Kaldırımlar” işte bu yürüyüşün şiiridir. Bu yüzden şiirin karanlığı, bir kurgu değil; yaşanmışlığın tortusudur. Bu yönüyle “Kaldırımlar”, gençliğin en sahici belgesidir. Yürüme hâli romantik bir flanörlüğe değil, varoluşsal bir zorunluluğa karşılık gelir. Şehir, bir seyirlik alan olmaktan çıkar; ruhun aynası olur adeta. Ve tam da bu nedenle şiir ideolojik değildir. Çünkü henüz ideolojiden önce gelen bir şey vardır: HAYATIN AĞIRLIĞI Bohem Şair 1930’lar Necip Fazıl için yükseliş yıllarıdır. Okur onu benimser, gençler şiirlerini ezberler, dizeler elden ele dolaşır. O yıllarda Necip Fazıl, edebiyatın merkezindedir. Ama aynı zamanda savruk, müsrif ve kendine hayran bir hayat sürer. Kumar tutkusu, gösteriş merakı, abartılı benlik algısı… Mina Urgan’ın anlattıkları bu yüzden rahatsız edicidir: Çünkü efsaneyi değil, insanı gösterir. Anılarda Necip Fazıl Bu parlak ve belki de savruk hayat, efsanenin dışına çıkıldığında, sözü onu yakından tanıyan tanıklara bırakır; işte bu noktada Mina Urgan’ın anıları devreye girer.” Necip Fazıl’ın içkisi ölçülüydü. Ama kumar tutkusu sınır tanımazdı. Necip Fazıl oldukça kısa boylu, gövdesine göre bacakları fazlasıyla kısa, hiç de yakışıklı sayılamayacak bir adamdı. Gelgelelim, kendisini bir âfet, bir erkek güzeli sanırdı her nedense… Necip Fazıl, sadece erkeklik gösterilerini değil, her türlü gösterişi severdi. Beylerbeyi tepelerinde eski bir konakta, kalabalık bir aydın grubuna verdiği şölen, bu gösteriş merakının en eğlenceli örneğidir. 1930’lu yılların Necip Fazıl’ı ile 1940’lı yılların Necip Fazıl’ı arasında uzaktan yakından en küçük benzerlik yoktur. Bunlar iki ayrı kişidir sanki. Birincisi çocukluğumdan beri çok iyi tanırdım. Annemin yakın arkadaşına âşık olduğundan bizim evden çıkmazdı. Kiralık Şatafat Mina Urgan kitabında şöyle bir anıya da yer vermiştir: O şölende yedik içtik, eğlendik. Necip Fazıl da formundaydı. Çok renkli, çok güzel konuşuyor; hepimizi güldürüyordu. Örneğin, elimdeki sigaradan dumanlar saçarak bir köprünün altından geçercesine onun dev bacaklarının (daha önce de belirttiğim gibi bacakları fazlasıyla kısaydı aslında) altından geçen küçük bir Şirketi Hayriye vapuruna benzetiyordu beni. “Bir nazar boncuğu kadar sevimli ve saçmasın” diyordu. Gelgelelim sabahın dördüne doğru neşesi falan kalmadı. Bir an önce gitmemizi istemeye başladı. Biz sabah vapuruyla gideceğimizi söyleyince, tikleri arttı, sessizliğe gömüldü. Sabahın yedisinde telaşının nedeni anlaşıldı: Konağın bahçe kapısına bir kamyon dayandı. Kamyondan inen iki üç hamal, o görkemli mobilyaları, o şatafatlı yemek takımlarını kamyona taşımaya başladılar. Şeytanın aklına gelemeyecek şeyler Necip Fazı’ın aklına gelebildiği için, bütün bu lüksü bir geceliğine kiralamış meğer. O sıralarda Boğaz Köprüsü olmadığı, karşı yakaya ancak Harem-Salacak arabalı vapurlarıyla geçilebildiği için, bu lüksü sağlayan şirket, erkenden göndermiş kamyonu. Bu duruma gülemedik. Bir hüzün bastı hepimize. Necip Fazıl’ın kiraladığı ve kirasını veremediği konakta, eski püskü iki sedir, birkaç sandalye ve o güzel akvaryum kaldı kala kala. Akvaryumdaki balıklar aç olduklarından, yatay biçimde değil, dikine dikine yüzüyorlarmış Necip Fazıl’ın daha sonraları anlattığına göre. Bir geceliğine kiralanmış bir konak… Sabaha karşı kapıya dayanan kamyon ve geriye kalan boşluk… Bu hikâye trajik olduğu kadar simgeseldir. Şatafat, süreklilik kazanmamıştır; derinlik yerine ise dekor vardır. Değişim Yılları Necip Fazıl’ın hayatını değiştiren şey bir vapur gezisinde, yolculuk süresince sohbet ettiği bir adamdan duyduğu isimle başladı. Bu isim Abdülhakim Arvasi idi. Arvasi, o dönemlerde Beyoğlu Camii’nde vaaz veren bir hocaydı. Bir gün Necip Fazıl, Abidin Dino ile Beyoğlu’ndaki dairelerinde otururken, Necip Fazıl’ın aklına o günün Cuma olduğu geldi. Abidin Dino ile camiye gittiler, Arvasi’nin sohbetini dinlediler ve çıkışta tanıştılar. Arvasi, bu iki genci tekkesine davet etti. Necip Fazıl’ın köklü değişiminin o günlerde başladığı söylenebilir. Bir rivayet de Necip Fazlı’nın fazlasıyla yüz tiki vardır ne yapar ne eder önüne geçemez. Arvasi, Necip Fazıl’daki melun tikleri geçirerek şairin hayatındaki önemli bir sıkıntıyı geçirmiş ve şair bundan çok etkilenip kendini Arvasi’ye adamıştır. Genç şair Necip Fazıl güzel şiirlerini, yaşlı Necip Fazıl yok etmeye çalışmış ya da anlam bakımından yozlaştırıcı değişikliklere gitmiştir… Abdülhakim Arvasi ile karşılaşması, bu dönüşümün merkezine yerleştirilir. Bu karşılaşma, şairin hayatında yeni bir yön açar; ancak aynı zamanda eskiyi mahkûm eden sert bir dilin de kapısını aralar. Artık Necip Fazıl, yalnızca yazmaz; hüküm verir. Kendi hayatını “Genç Şair, Mistik Şair, Sabık Şair” diye ayırması boşuna değildir. Bu bölünme, bir bütünleşmenin değil, bir kopuşun ifadesidir. Ve edebiyat açısından en değerli olan, ironik biçimde reddedilen o ilk parçadır. Ve belki de bu yüzden, bugün hâlâ “Kaldırımlar” konuşulur. Çünkü o şiirde savunma yoktur. Maskesizdir… Ve edebiyat tam olarak burada başlar. Şiir Şairin Mülkiyetinde midir? Belki de asıl trajedi buradadır: Bir şairin, kendi gençliğine tahammül edememesinde… Çünkü gençlik şiirleri, insanın kendine söylediği en “çıplak” sözlerdir. Onları silmek, geçmişe değil, hafızaya karşı verilen bir savaştır. Şiir yazıldığı anda şairin mülkiyetinden çıkar. Okurun hafızasına, zamanın belleğine geçer. Gençliğin şiirlerini silmeye çalışmak, geçmişle değil, hakikatle kavga etmektir. Necip Fazıl’ın trajedisi de burada başlar: Kendi gençliğine tahammül edememesinde. Yıllar geçer… Şair değişir… Ya da değiştiğini söyler... Yaşlılık yıllarında Necip Fazıl, gençliğinin bu şiirlerini “yeni kişiliği” adı altında bir kalemde siler. O dizeleri reddeder; sanki başka birinin yazdığına inanmak ister gibi. Oysa şiir, yazıldığı anda artık şairin değildir. Okurun hafızasına, zamanın arşivine karışır. Şiirin tarihinde yerini almış dizeleri yok edebilmek pek mümkün değildir oysaki. Necip Fazıl şair Hasan Çelebi’ye: “Bu şiirleri, evladını reddeder gibi reddettim. Kim alırsa alsın” der. Şairin CHP Milletvekili Adaylığı Bu yöneliş, inançtan önce menfaate, fikirden önce konuma mı dayanır? Siyaset burada bir ideal değil, kaldıraç mıdır? Necip Fazıl, samimi bir davaya mı girmiştir? Şair, bir dönem Maraş’tan Cumhuriyet Halk Partisi’ye başvurarak milletvekili adaylığına talip olur. O yıllarda partinin genel sekreteri olan Memduh Şevket Esendal, Meclis’i gençleştirmek isteyen, edebiyatla siyaseti yan yana düşünmekten çekinmeyen bir isimdir. Ayaşlı ve Kiracıları, Hava Parası gibi eserlerin yazarı olan Esendal’ın bu fikrine İsmet İnönü de sıcak bakar. Hazırlanan listede dönemin seçkin edebiyatçıları vardır: Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Suut Kemal Yetkin gibi. Oktay Akbal, Şairler ve Ben adlı kitabında, seçim öncesinde Suut Kemal Yetkin’in anlattığı bir ayrıntıyı aktarır: Necip Fazıl, CHP Genel Merkezi’nde, süvari üniformasıyla genel sekreterin kapısı önünde dolaşmaktadır. Bir şairden çok bir rolün içindedir sanki. İsmet İnönü, listeye bakar ve Necip Fazıl’ın adını kırmızı kalemle çizer. Mesele kapatılır. Böylece Necip Fazıl’ın CHP kapısı kapanmıştır. Bu noktada tarih, susar; yorum başlar. Şair Maraş milletvekili olsaydı, ilerleyen yıllarda Cumhuriyet’e bu denli sert bir cephe alır mıydı? Laiklik karşıtı söylemleri bu ölçüde keskinleşir miydi? Bu soruların kesin cevabı yoktur. Ama şu açıktır: Dışarıda kalmak, birçok insanı olduğu gibi Necip Fazıl’ı da daha sert bir dilin içine itmiştir. Belki de onun ideolojik keskinliği, yalnızca bir inanç dönüşümünün değil; kaçırılmış bir merkezin, kapatılmış bir kapının da sonucudur. Siyasetin içinde yer alsaydı, şair başka türlü yaşlanır mıydı, bunu bilemeyiz. Bildiğimiz tek şey şudur: Necip Fazıl, kabul görmediği yere karşı hayat boyu konuşmuş; susturulduğunu düşündüğü yerle kavga etmeyi hiç bırakmamıştır. Yassıada’da Menderes’in İtirafları Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda birçok davadan yargılandı. Bu davalardan biri de Örtülü Ödenek Davası’ydı. Odak nokta, devletin menfaatleri için kullanılması gereken örtülü ödenek parasından Necip Fazıl’a ve yayın organına aktarılan paradır. Belgelerde, Necip Fazıl’a toplamda 147.500 lirayı bulan ödemeler yapıldığı tespit edildi. Hâkim, Menderes’e sorar: “Necip Fazıl’ın yazıları memleket yararına mıdır?” Menderes: “Onun yazılarının memleket yararından ayrıldığını gördüğümüz zaman, münasebeti kestik. Uzun zaman münasebeti kesiyoruz. Tekrar geliyor, düzelteceğim, doğru gideceğim diyor. Biz o şekilde devam ediyoruz.” Bu ifadesinden sonra Adnan Menderes’in mahkeme salonundaki izleyiciler kahkaha atmaya başlıyor. Menderes’in bu ödemeleri itiraf ettiği anların mahkeme kaydını YouTube’dan bulabilirsiniz. Kumarhane Baskını ve Tövbeli Şair Necip Fazıl, Cumhuriyeti “Çıplak kadın, içki ve kumar” olarak niteledikten tam 17 gün sonra kumarhane baskınında kumar oynarken yakalanmıştır… 30 lira para cezasına çarptırılır. Tarihler 1951’i gösterir. Polis ile birlikte kumarhaneye giren gazeteciler şaire: “Burada ne yapıyordunuz?” sorusunu yöneltirken, o yıllarda “inancı kürsüye taşıyan” bir düşünürün, “Ben buraya röportaj yapmak için gelmiştim; mecmuama kumar aleyhinde haber yazacaktım” cevabı kimseyi doğal olarak tatmin etmez. Üç Necip Fazıl Şair, kendi kişiliğini üçe bölmüştür: “Genç Şair, Mistik Şair ve Sabık Şair” diye. Genç Şair’den bize kalanlar büyük bir değerdir. Oktay Akbal Necip Fazıl’a: “Sizin önemli yanınız sanatçılığınızdı. Ama nedense şiiri, sanatı hor görerek cücelere verdiniz” der. O da çevresine dönerek: “Oktay beni en küçük yanımla sever” demiştir. Necip Fazıl ve Büyük Doğu Şairin ortaya koyduğu bir ideolojidir “Büyük Doğu”. Bu ideolojiye göre, her şey doğudan gelir; her şey yani ruhumuz bile… Doğu, insanın yağmur suyu kadar saf ve aydınlık olduğu çağlarda, yürekli ve kafaları dört köşe madde hendesesi körletmezden evvel, ruhumuzun ilk ve büyük marifetlerine sahnedir Necip Fazıl’a göre. Şair büyük fikri dönüşümünden sonra başta “Kaldırımlar” olmak üzere birçok şiirini ham bulmuş ve İslami dünya görüşüyle bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirmiştir. “Kaldırımlar”ı yazdığı dönemdeki ruh halini eleştirir şair. “Örümcek ağı” ve “Ben ve Ötesi” kitabındaki şiirlerin bir kısmını ilerleyen zamanda “Bunlar benim eski, hasta hâlimin sesleridir” diyerek çıkarmıştır. Büyük Doğu, Necip Fazıl’a bir yön, bir disiplin, bir anlam duygusu kazandırmıştır. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Fakat aynı zamanda onun şiirini daraltmış, sesini tek bir doğrultuya hapsetmiştir. Artık şiir, bir arayış değil, bir ispat metni olmaya başlar onun için. Sorular azalır, cevaplar çoğalır. Bugün Necip Fazıl’ı okuduğumda, iki ses hâlâ yan yana durur: Biri karanlık sokaklarda yürüyen genç şairin sesi, diğeri ise kürsüden konuşan, hüküm veren bir ideoloğun sesi. Ve edebiyat bence hâlâ ilkini daha çok hatırlar. Çünkü şiir kesinlikten değil, çatlaklardan beslenir. “Senin Şiirini Okuyorum, Yine de Bir Şey Olmuyor” Necip Fazıl-Nâzım Hikmet Atışması Aynı sözcüklerle yazan ama farklı yönlere yürüyen dönemin iki büyük şairi… Yıldızları hiçbir zaman aynı gökyüzünde durmayan iki büyük şair. Yazdıkları köşe yazılarında, katıldıkları sohbetlerde, dost meclislerinde birbirlerine yönelttikleri ithamlar, bu ilişkinin bir sükûnete ulaşmadığını gösterir. Aralarındaki mesafe kimi zaman açılmış, kimi zaman kapanmış; fakat hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Bu gerilimin en dikkat çekici anlarından biri, bir konferans sırasında yaşanır. Nâzım Hikmet, salondaki kalabalığın önünde, Necip Fazıl’dan kendi şiirlerinden birini okumasını ister. Bu istek hem meydan okuma hem de bir sınama gibidir. Necip Fazıl, şiiri okumayı kabul eder. Necip Fazıl, Nazım Hikmet’e döner ve şunu der: “Senin şiirini okuyorum, yine de bir şey olmuyor” Bu sahne, Nâzım Hikmet ile Necip Fazıl arasındaki ilişkinin özeti gibidir: Aynı kürsüde durabilen, ama aynı yerde duramayan iki şair… Ve belki de bu yüzden, onların kavgası kişisel olmaktan çıkıp edebiyat tarihinin hafızasına kazınmıştır. Çünkü bazı karşılaşmalar barış üretmez; yalnızca farkı daha net gösterir. Nâzım Hikmet, Varlık dergisinde yayımlanan mektubunda Necip Fazıl’a sert, hatta acımasız bir dille karşılık verir. Hitabı bile polemiğin tonunu ele verir.” "NECİP, NECİS YAPMA" "Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip'i necis (pis) yapma. Sen en cihanşümul eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bâb-ı Âlî yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip." Necip Fazıl ise cevaben Nâzım Hikmet’e: Nâzım Hikmet! Nafile çabalıyorsun. Sana kızmıyorum kızmayacağım. Hiçbir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklayan kanserliye, hiçbir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiçbir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz." Kelimelerin Ağırlığını Yüklenen “Üstat” Necip Fazıl Kısakürek, bütün tartışmaların, sert polemiklerin ve ideolojik gerilimlerin ötesinde çok iyi bir şairdi. Çünkü o, dili yalnızca kullanan bir şair değildi; dili zorlayan, dile bir ses getiren şairdi. Korkuyu, yalnızlığı ve iç çatışmayı Türkçede onun kadar yoğun, onun kadar ritmik kurabilen pek az şair vardır. “Kaldırımlar”dan “Çile”ye uzanan bir çizgide, kelimeyi süs olarak değil, yük olarak taşır. Bu yüzden dizeleri kolay okunmayabilir ama kolay da silinemez. Ona “Üstat” denmesi, yalnızca bir saygı ifadesi değil; kelimeye hâkimiyeti, şiirde kurduğu disiplin ve arkasından gelen kuşaklar üzerindeki tartışmasız etkisinin kabulüdür. Seveni de karşısında olanı da ondan bir şey öğrenmiştir. Çünkü Necip Fazıl, şiiriyle hem okurunu sarsmış hem edebiyatı ileriye doğru zorlamış bir şairdir. Edebiyatta “üstat” sıfatı, en çok da bu zorlayıcı etkiyi yaratabilenlere yakışmaz mı? Vaaz Geçicidir, Şiirse Kalıcı Necip Fazıl Kısakürek, 1934 yılında, kendisiyle sert bir hesaplaşmaya yeni girişmişken, şu dizeleri yazar: “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum…” Bütün bu kırılmaların, çelişkilerin ve sert dönüşlerin ardından geriye kalan şudur: Necip Fazıl Kısakürek, ne kadar reddetmeye çalışırsa çalışsın, eski şiirinden bütünüyle kopamamış bir şairdir. Çünkü insan, inandıklarını değiştirebilir; ama ilk söylediği sözü tamamen susturamaz. Kürsü yükselir, hüküm cümleleri sertleşir, ideoloji sesi bastırır; fakat şiir çoktan sokaktadır. Maskesizdir. Savunmasızdır. Ve tam da bu yüzden yenilmezdir. Bugün Necip Fazıl denildiğinde hâlâ ilk hatırlanan, vaazlar ya da kesin hükümler değil; gecenin ortasında, kimsesiz bir sokakta yürüyen o genç adamdır. Edebiyat, iktidarın dilini değil, çatlağın sesini saklar. Ve şiir, eninde sonunda, onu reddeden şairden bile intikamını alır: Bağırarak değil, Hükmederek değil, Unutulmayarak… *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Necip Fazıl Kısakürek şiir şair KAVGA Selçuk Ramazanoğlu, Independent Türkçe için yazdı Selçuk Ramazanoğlu Cuma, Ocak 9, 2026 - 09:45 Main image:
Fotoğraf: AA
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Kendi şiiriyle kavgalı bir şair: Necip Fazıl Kısakürek copyright Independentturkish: