Güneyimizde ve doğumuzda ciddi krizlerle karşı karşıya kaldık geçtiğimiz hafta. Suriye’nin Halep kentinde yaşanan kanlı çatışmalar şimdilik durulmuş görünüyor. Suriye’de emperyalist tasarımın irili ufaklı oyuncularına dair görüşlerimi yaklaşık bir ay önce kaleme aldığım “Kurbağanın maraz ruh durumu ve jeopolitik” başlıklı yazımda dile getirmiştim. Özetlemek gerekirse Washington’un yazdığı senaryonun dışına çıkmak isteyenlerin başına bir şeyler geliyor. Buradan ABD için Suriye’de her şeyin yolunda gittiği sonucu çıkmasın. Hiçbir dışsal aktörün direnç göstermediği bu ortamda daha Suriye’de yıkılan devletin yerine kör topal dahi ayakta durabilecek bir yapı kurulması zaman alacak. Bu yapı kurulduğunda da, son yıllarda çok moda olan deyimle, “sürdürülebilirliği” hep tartışmalı kalacak. Bunun bir anlamı da daha uzun süre Suriye üzerine yazmaya ve konuşmaya devam edeceğimiz. Bugün ele almaya çalışacağım konu ise İran. Protesto gösterilerinin başlangıcından bu yana iki hafta geçti. Bugün itibarıyla görüntüye baktığımda iki tarafın da sertleştiğini söylemek mümkün. Şiddetin dozundaki artış ortada ancak sadece iki taraf mı var, orası çok tartışmalı. Gösteriler iki hafta önce ulusal para birimi Riyal’in ani değer kaybı sonrasında esnafın işyerlerini kapatarak başkentin merkezi meydanlarında toplanmalarıyla başlamıştı. Zamanla iki ayrı eksende gelişti. Daha kitlesel olan gösterilerde yoğun çatışmalar yaşanmadı. Göstericilerin taleplerinin meşruiyeti yönetim tarafından da en azından söylem düzeyinde kabul edildi. Buna karşılık ülkenin çeşitli yerlerinde küçük ve yer yer silahlı gruplar doğrudan kolluk güçleriyle çatıştılar, kamu binalarına karakollara yönelik saldırılar ve kundaklama eylemleri gerçekleştirdiler. Rejimin kolluk güçleri bunlara sert karşılık verdi. Bu ekiplerin yakıp yıkma motivasyonunun dışarıdan kaynaklandığı açık. Dolayısıyla kabaca üç taraf olduğu söylenebilir. Protestocular, eylemciler ve Yönetim. Elbette bu yönetimin yekpare olduğu varsayımına dayanan bir çıkarım. Yazının sonlarına doğru o varsayımı da sorgulamaya çalışacağım. Perşembe gününden beri internet kesik olduğu için diğer gelişmeler gibi can kaybına dair haberleri de doğrulayabilmek olanaksız. 50 diyen de var, 500 de. Kesin olan can kaybının ve şiddetin artmakta olduğu. Meselenin arka planını çözmeden gelişmeleri yorumlamak güç. Büyük ölçüde petrol ihracatı gelirlerine dayanan İran ekonomisi ABD ve Batı’nın getirdiği yaptırımlar yüzünden hep darboğazda. Bu durum aslında 46 yıldır sürüyor. İran’ın yaptırımlara belirli bir direnç geliştirdiği, alternatif ticari ortaklar bulduğu, kendine yeterlik anlamında ciddi adımlar attığı, yaptırımların arkasından dolaşma yolları yarattığı da bir başka gerçek. Yaptırım ve baskıların bir de askeri boyutu var. İran ayrıca bu yıl Haziran ayında İsrail’in kapsamlı bir saldırısına uğramış, bu saldırıya ABD de destek vermişti. İran bu saldırılarda ağır kayıp vermiş, hava savunması çökmüş ve halkını koruyamamakla suçlanmıştı. Tahran yönetimi buna karşılık, büyük ölçüde kendi olanaklarıyla geliştirdiği silah sanayii sayesinde, İsrail’in canını fena halde yakmıştı. Üstelik, İsrail ve ABD’nin saldırılarının İran halkında yarattığı öfke ve yurtseverlik refleksi iç sorunları bir süreliğine erteleyen bir etki de yapmıştı. Jeopolitik planda, Suriye’nin düşmesi, Filistin direnişinin dünya devletlerinin neredeyse tamamının göz yumduğu bir soykırımla etkisizleştirilmesi ve Lübnan’da Hizbullah’ın İsrail’in düpedüz terörist nitelikli saldırılarıyla savunma pozisyonuna çekilmesi İran bakımından yaşanan olumsuz gelişmelerdi. Bu durum İran’da yıllardır süren, biz neden Ortadoğu’ya bu kadar müdahil oluyoruz tartışmasını da üst seviyelere taşıdı. Dış aktörlerin de kaşımasıyla, İran’da halkın yoksulluğunun ve bir türlü aşılamayan ekonomik krizlerin Tahran’ın “direniş ekseni”ne akıttığı kaynaklardan doğduğu algısı güçlendi. Oysa bu algı ile olgu arasında ciddi bir mesafe var. İran’ın bölgedeki belirli aktörlere, mali, siyasi ve askeri destek sağladığı bir gerçek. Bununla birlikte dünyanın en zengin fosil yakıt yataklarına sahip ülkelerinden biri olan İran’ın bölgedeki direniş unsurlarına verdiği desteğin mali büyüklüğü ülkedeki yoksulluğu ve bunalımı açıklayabilecek bir ağırlık taşımıyor. Diğer taraftan, İran’ın, İsrail’in çıkarlarına göre yeniden biçimlendirilmeye çalışılan Ortadoğu’da bir “diken” özelliği taşıdığı kesin ancak bölgedeki direniş odaklarının tek var oluş sebebi olduğu da doğru değil. Yemen’deki Husiler’den Lübnan’daki Hizbullah’a kadar bütün bu direniş odaklarının meşru var olma sebepleri var. İran olmasa bunlar hemen ezilirdi, bölge de rahata ererdi varsayımı da yanlış. Emperyalist baskı ve sömürünün olduğu her yerde o direniş kendisini yeniden üretir. Bundan sonra da üretecektir. İran’daki manzaranın bir ayağında da hiç kuşkusuz ABD ve İsrail’in ülkeyi içeriden çökertmek için gösterdikleri yoğun çaba var. İran, salt askeri güçle kolaylıkla mağlup edilemeyecek bir ülke olduğunu defalarca ispatladı. Bu elbette mümkün ama çok maliyetli. O yüzden de, Tahran’ın siyasi bir operasyonla etkisiz hale getirilmesi, “diken” olmaktan çıkartılması amaçlanıyor. İran’daki son olayların başlangıcından beri sosyal medyayı izliyorum. İran’a dair provokatif paylaşım yapan hesapların ortak özelliği bir şekilde İsrail bağlantılı olmaları. Bunlardan kimileri haritada İran’ın yerini düşünmeden gösteremeyecek kadar alık “fenomen”ler. Mossad’ın servis ettiği görüntü ve bilgileri paylaşıyorlar. Bir diğer kısım ise, o bilgilerin yalan olduğunu bilerek operasyona katılan “uzman”lar. İlginç bir biçimde, Suriye’de Colani rejiminin borazanlığını yapan Batılılar ve onların hizmetindeki “yerliler” kümesi ile İran’a dair yalan haberleri yayanlar kümesi yüzde yüze yakın bir isabetle örtüşüyor. Charles Lister, Aaron Zelin ilk aklıma gelen isimler. Türkiye’deki kadrolu ve patolojik İran düşmanları da ayrı bir koldan çalışıyorlar. Bir de “habercilik yapıyoruz” diye veya “belki iki-üç takipçi daha kazanır da kenara üç-beş kuruş koyarız” diye operasyon hesaplarından gelen uydurma bilgileri servis eden bizim yerli ve milli sersemlerimiz var. İyi niyetli, hatta iyimser bir yaklaşımla söylüyorum. Neyin ne olduğunu bilmiyor ve cazip buldukları görüntüleri yansıtıveriyorlar. Bu arada Mossad’ın İran’da şiddet dozunun çok yükseldiği gösterileri kışkırttığı da, bir paranoya veya komplo teorisi değil. İsrail’in resmi ağızlardan doğruladığı bir olgu. İran’la ilgili haberlerin önemli bir bölümünde Rıza Pehlevi denen soytarıya da rastlıyoruz. Los Angeles’ta yaşayan bir tür klorlu havuz canlısı Pehlevi’yi paylaşan hesapların çoğunluğunda ne tesadüftür ki İsrail bayrağı da zuhur ediyor. Yeri gelmişken, şunu açıkça ortaya koyalım ki, “bir noktada İsrail’le ilişkileri düzeltmemiz gerekir” diyenlere de nazikçe bir uyarı olsun. İsrail halihazırda en örgütlü ve en öldürücü alçaklığın cisimleşmiş halidir. İsrail’le “reel politika öyle gerektiriyor”, “başka çaremiz yoktu”, “ne yapalım, mecburduk” gibi gerekçelerle işbirliği yapmak, İsrail’in desteklediği herhangi bir siyaset, lider ya da sözde çözümle yan yana durmak yaklaşık iki milyon yıl önce ayağa kalktığı söylenen ve insan diye adlandırdığımız primat bakımından düşülebilecek en aşağılık durumdur. Kendi bayrağının yanına İsrail bayrağı iliştirerek ortalığa düşenler insan kategorisinde değerlendirilemez. Suratımıza sırıta sırıta soykırım yapan, çoluğu çocuğu canlı canlı yakan ve keskin nişancılar için hedef tahtası olarak kullanan, Filistinli tutsaklara tecavüz etmenin gerekliliğini parlamentosunda tartışan, öldürmekten zerre kadar utanmayan bir yapıdan bahsediyoruz. Hiçbir reel politik gerekçe, bu yapının elemanlarıyla iş tutmayı mazur gösteremez. Yok Molla rejimi, yok Hamas gericiliği, yok Hizbullah’ın -o da ne demekse- radikal Şiiliği filan bunun yayında teferruattır. Bunların hepsine karşı yeri geldiğinde tavır alır, mücadele ederiz. Yalnız bunların hepsini toplasanız kravat takan cani Netanyahu ve soykırım ortakları kadar insanlığa zarar veremezler. Bunların hepsi tamam. İran’a yönelik sanal, ekonomik ve fiili emperyalist saldırı gerçek. Yalnız mesele salt bu değil. Molla rejiminin -bu arada kimi şaşkınlara göre bunu dersek hain ve emperyalist oluyormuşuz- evet, Molla rejiminin gericiliği, dayandığı dinsel temelin kadın düşmanlığı ve diğer çirkinlikleri bir vakıa ama yaşanan ağır bunalımda belirleyici değil. O gericilik, molla entarisi, sarığı daha derindeki bir şeylerin örtüsü. Öncelikle bilmemiz gereken şey, İran’da bir sermaye iktidarı ve piyasa düzeni bulunduğu. Yani yarım yamalak da olsa sosyalizm esinli bir devlet anlayışını yaşatmaya çalışan Venezuela ile karşılaştırabileceğimiz bir durum yok ortada. Elma ile ebegümecini karıştırmayalım. İnsanları sokağa döken, isyan ettiren, ülkede yıllardır devam eden yolsuzluk, adam kayırma ve yönetici sınıfın halk aleyhine zenginleşmesi. Bunalım ve yoksulluk sermayenin açgözlülüğü ve kendi içerisindeki paylaşım savaşının ürünü. Bu teşhis, üzerinde çok okumuş olmakla birlikte, sadece bir kez gidip 10 gün kadar kaldığım İran’ı çok iyi bilme iddiasına filan dayanmıyor. Esasen İran’ı dili dahil her yönüyle yeterince bilmemek hayattaki nadir pişmanlıklarımdan biri. Türkiye’yi, kültürümüzü ve tarihini anlamak için kilit önemde bir uygarlık. Her ne ise, bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için uzatmayacağım. İran’ın karşı karşıya bulunduğu bunalımın ekonomi politik veçhesini kavrayabilmek için Batı ve İsrail beslemesi kalemleri değil, o ülkede yaşayan yurtsever bir gazetecinin yazdıklarını dikkatle okumakta büyük yarar var. Fereşte Sadıkî’nin The Cradle Türkiye ’de yayınlanan makalesinin linkini şuraya bırakıyorum . Sadıkî’nin analizi meselenin yapısal ve düzen içi boyutunu ortaya koyuyor. Genel olarak bakıldığında, İran’da sermaye düzeninin ABD ile yakınlaşmak isteyen kesimi ile “muhafazakâr” diye tanımlanan kesimi arasındaki iktidar mücadelesinin sokaklarda gördüğümüzden çok daha şiddetli ve tehlikeli bir durum yarattığı anlaşılıyor. Sorunun kökeni özellikle Rafsancani döneminde tesis edilen tam boy piyasacı, özelleştirmeci ve liberal ekonomik altyapıda yatıyor. Birilerine şaşırtıcı gelebilir ama piyasa ve kapitalizm dediğimiz türdeş canavarlar her zaman takım elbise ve kravatla dolaşmıyorlar.