Karakas Baskını: Atlantik ittifakında "Büyük Kopuş"

3 Ocak 2026 sabahında Venezuela Devlet Başkanı’nın yatağından alınması, Avrupa'nın da siyasi koordinatlarını kökten değiştirdi. Bu hamle, Avrupa başkentlerinde İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan "kurallara dayalı uluslararası düzenin" bizzat kurucusu tarafından ilga edildiği bir milat olarak algılanıyor. Bence bu tabloyu, sıradan bir rejim değişikliği operasyonundan ziyade, Transatlantik ittifakının ontolojik bir krizi olarak okumak gerekir. ABD'nin herhangi bir uluslararası meşruiyet arayışına girmeden, tamamen "Güç Politikası" ve enerji çıkarlarıyla hareket etmesi, Avrupa'nın güvenlik mimarisini ve dış politika paradigmasını sarsan derin bir travma yaratmış durumda. "Kopuş": Değerler Zeminindeki Sarsıntı Fransa'nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande tarafından kavramsallaştırılan "Kopuş" (Rupture) terimi, bugünkü durumu anlamak için en temel anahtarı sunuyor. Hollande, bu olayı bir müttefikle yaşanan basit bir görüş ayrılığı değil, ortak hukuk zemininde yaşanan bir çöküş olarak tanımlıyor. 2003 Irak İşgali'nde bile Washington yönetiminin "kitle imha silahları" gibi, sonradan tartışmalı olduğu ortaya çıksa da uluslararası bir kılıf üretmeye çalıştığını hatırlıyoruz. Ancak Trump yönetiminin artık böyle bir meşruiyet arama gereği dahi duymaması, Avrupa'nın siyasi elitlerinde "şok dalgası" yarattı. Bu aşamada şu ayrımı yapmak gerektiğini düşünüyorum: Avrupa, tarihinde ilk kez, Batı kampının lideri ve demokrasinin kalesi olarak görülen bir devletin, bir başka egemen devletin liderini doğrudan kaçırdığına şahitlik ediyor. Bu durum, eski Başbakan Dominique de Villepin'in de vurguladığı gibi, Avrupa'nın kendi ilkeleriyle Washington'ın yeni "orman kanunu" arasında sıkıştığını gösteriyor. Villepin’e göre Avrupa, bu darbe karşısında uysal bir görüntü sergilerse, gelecekte sadece büyük güçlerin ziyafet sofrasından dökülen kırıntıları toplayan etkisiz bir aktöre dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Avrupa'nın Sesleri: Parçalı Bir Reaksiyon Avrupa'nın operasyona tepkisi, beklendiği üzere homojen bir blok olmaktan uzak, ulusal çıkarlar ve tarihsel reflekslerle parçalanmış bir görüntü veriyor. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez liderliğindeki Madrid, Avrupa'nın en net ve eleştirel tavrını sergiledi. Sánchez, Maduro yönetimini tanımamakla birlikte, "gayrimeşruluğa başka bir hukuksuzlukla cevap verilemeyeceğini" belirterek uluslararası hukuku savundu. Ancak bu ilkeli duruşun arkasında, İspanyol enerji devi Repsol'ün Venezuela'daki devasa yatırımlarını koruma arzusu gibi somut ekonomik kaygıların da yattığını göz ardı etmemek gerekir. İspanya için bu operasyon, enerji güvenliğinin Washington’ın iki dudağı arasına girmesi anlamına geliyor. Berlin'in tepkisi ise tam bir kararsızlık ve iç çekişme örneği oldu. Şansölye Friedrich Merz, durumu "karmaşık" olarak nitelendirip doğrudan bir kınamadan kaçınırken, koalisyon ortakları Yeşiller ve SPD bu tutumu sertçe eleştirdi. Almanya'nın bu sessizliği veya çekingenliği, Ukrayna savaşı nedeniyle ABD güvenlik şemsiyesine olan hayati ve asimetrik bağımlılığının bir sonucudur. Berlin, hukuku savunmakla Washington'ı kızdırmamak arasındaki o ince çizgide yürümeye çalışıyor. İtalya ise bambaşka bir pozisyon aldı. Giorgia Meloni, operasyonu "narko-terörizme karşı meşru müdafaa" olarak tanımlayarak Trump'a en net desteği veren liderlerden biri oldu. Meloni’nin bu tutumu, onu Fransız mevkidaşı Le Pen’in "egemenlikçi" çizgisinden ayırarak sadık bir Atlantik müttefiki konumuna yerleştiriyor. İtalya, bu kaostan Washington ile olan ilişkilerini güçlendirerek çıkmayı hedefliyor. Enerji Jeopolitiği ve "Grönland Kabusu" Operasyonun görünürdeki hedefi demokrasiyi tesis etmek olsa da analitik çerçevede asıl belirleyicinin petrol rezervlerinin kontrolü olduğu açıkça görülüyor. Trump'ın "Venezuela petrollerini biz yöneteceğiz" çıkışı, Avrupa'nın Repsol, Eni ve Maurel & Prom gibi enerji şirketlerinin oyun dışı kalması riskini doğurdu. Bu, Avrupa'nın enerji çeşitliliği stratejisine indirilmiş ağır bir darbe. Daha da endişe verici olan, Venezuela operasyonunun hemen ardından Trump'ın Grönland'ı satın alma veya askeri olarak kontrol etme söylemini yeniden canlandırmasıdır. "Yeni Monroe Doktrini" olarak adlandırabileceğimiz bu yaklaşım, Amerikan etki alanını Kuzey Kutbu'na kadar genişletmeyi hedefliyor. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, bu yöndeki bir hamlenin "NATO'nun sonu" olacağını belirterek çok sert bir kırmızı çizgi çekti. Avrupa için emperyalist iştah artık sadece uzak kıtalarda değil, kendi kuzey sınırında beliren bir tehdit haline gelmiştir. Birleşik Krallık’ta ise Başbakan Keir Starmer, İşçi Partisi içindeki sol kanadın baskısıyla "demokrasinin korunması" vurgusu yapsa da Peter Mandelson gibi figürlerin "Avrupalı liderlerin Grönland konusundaki tepkilerini histerik bulması", Londra'nın Washington ile "özel ilişkisini" her ne pahasına olursa olsun koruma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Güç Politikasına Dönüş Maduro'nun kaçırılması olayı Avrupa için bir aynadır. Bu ayna, Avrupa Birliği'nin "yumuşak güç" (soft power) iddiasının, "sert güç" (hard power) karşısında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor. Chatham House gibi düşünce kuruluşlarının da belirttiği üzere, bu operasyonun hiçbir uluslararası hukuki dayanağı yok ve egemen bir devletin liderine yönelik bu saldırı, tüm diplomatik teamülleri yerle bir etti. Bu aşamada Avrupa'nın önünde iki yol bulunuyor: Ya Washington'ın tek taraflı hamlelerine eklemlenerek kendi değerlerinden feragat edecek ya da "Stratejik Otonomi" kavramını kâğıt üzerinde bir proje olmaktan çıkarıp gerçek bir askeri ve siyasi kapasiteye dönüştürecektir. Ancak Avrupa'nın enerji, savunma ve teknoloji alanındaki bağımlılıkları, ikinci yolu seçmeyi oldukça zorlaştırıyor. Yeni Bir Dünya Düzeninin Eşiğinde Sonuç olarak, 3 Ocak operasyonu sadece bir hükümetin devrilmesi değil, 1945 sonrası kurulan küresel sistemin tabutuna çakılan son çivilerden biridir. ABD, artık müttefiklerine danışan bir "eşitler arası birinci" (primus inter pares) değil, kendi kurallarını dayatan bir hegemon gibi davranmaktadır. Bence bu tabloyu şöyle yorumlamak gerekir: Avrupa, Hollande'ın tabiriyle kendi geleceğini tanımlamak zorunda kalacağı o "Son Çeyrek Saat"in başlangıcındadır. Eğer kıta, bu sarsıcı gelişme karşısında ortak bir duruş sergileyemezse, sadece Venezuela değil, Grönland ve hatta Avrupa'nın kendi iç dengeleri de Washington’ın yeni jeopolitik deney sahası haline gelecektir. Gelecekte bizi bekleyen en büyük risk, "gücün haklılığı" ilkesinin orman kanunu gibi tüm dünyayı sarmasıdır. Avrupa, ya bu sürece direnerek hukukun alacakaranlığından çıkışı arayacak ya da bu yeni karanlık çağın pasif bir bileşeni olacaktır. Bu kriz, Transatlantik ittifakının bir ortaklık mı yoksa bir "tabiyet" ilişkisi mi olduğunu tayin edecek olan en kritik sınavdır. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. karakaş ABD venezuela Baskın Atlantik Dr. Osman Gazi Kandemir, Independent Türkçe için yazdı Dr. Osman Gazi Kandemir Pazartesi, Ocak 12, 2026 - 04:45 Main image:

Fotoğraf: Reuters

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Karakas Baskını: Atlantik ittifakında "Büyük Kopuş" copyright Independentturkish: