Suriye sahasındaki gelişmeler geçen aralık ayı boyunca sadece bu köşede beşayrı yazı, röportaj ya da kulis bilgisiyle takip edilmeye çalışıldı. Amaç, SDG’nin Şam’a entegrasyonu konusunun hem fikri takibi, hem de entegrasyonun 10 Mart Mutabakatı doğrultusunda gerçekleşmemesi halinde olabileceklere dair perspektif edinip sunmaya çalışmaktı. Nitekim beklenen oldu ve entegrasyon konusunda ilerleme kaydedilememesi ilk olarak en zayıf halkayı kopardı: Halep. 5 Ocak 2026 itibariyle Halep’te Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde yaşananlar, 1 Nisan 2025 tarihinde Şam ile PYD-YPG arasında varılan Halep Mutabakatı’nın gereğinin yerine getirilmemesinin sonucu. Şam Halep’ten başladı ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın cumartesi günü Şam’da Şara ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, “10 Mart ve 1 Nisan 2025 tarihli Suriye hükümeti ve SDG arasındaki anlaşmalara uygun olarak diyaloğa çağırıyoruz” cümlesi yer aldı. ABD, YPG’ye sözünü hatırlatıyor. Neydi o söz? İki mahalleden YPG çıkacak ama “asayiş” adı verilen polis kanadı kalacaktı. Bunlar İçişleri Bakanlığı’na bağlanacaklardı. Bölgede Şam yönetiminin polis güçleri konuşlanmayacaktı. Açıkçası bu Türkiye’nin çok da istediği bir şey olmasa da Şam rıza gösterdi ve Ankara soğukkanlılığını koruyarak izlemeye devam etti. Peki ne oldu? Örgüt verdiği sözü tutmadı. Dolayısıyla olan şu; Şam, PYD-YPG’ye entegrasyona direnip varılan mutabakata uymadığında olacakları göstermeye Halep’ten başladı. 1 Nisan’a uymamanın sonucu Halep oldu. 10 Mart’a uymamanın sonucu Fırat’ın Doğusu olacak. Şam, Halep’te beşgünde kontrolü sağladı. Bu süre içerisinde açıklık kazanan konulardan biri; SDG içerisindeki ayrışmanın söylenti değil, kanıtlı ortaya çıkışı. SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin uzlaşma açıklamalarına rağmen, Sipan Hemo kod adlı YPG Komutanı direniş videoları yayınladı. Türk güvenlik kaynaklarının da Abdi ve SDG Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed ile bazı isimlerin uzlaşıya açık tavır sergilediğini teyit ettiğini bu noktada hatırlatmalı. Bir başkası; Kandil’in bir kez daha fırsatını bulduğunda Abdullah Öcalan’ın talimatlarını yok saydığı görüldü. Kandil’in “kalın ve savaşın” talimatıyla, silah bırakmanın hâlâ sembolik, silaha sarılma hevesinin canlı olduğu anlaşıldı. Kandil’in Abdi yerine Bahoz Erdal, Hemo gibi figürleri muhatap aldığı da kanıtlandı. Örgütün Avrupa ayağının da Türkiye’de yürütülen sürece yönelik isteksizliği ve sabotaj arayışı da notlar arasına girdi. Avrupa merkezli yayın kuruluşlarının kullandığı dile bakmak bunu görmek için de yeterli. Tüm “diasporalar” konforlarının en rahat köşesinden kışkırtmayı iyi bilirler ve severler. 13 Ocak’ın önemi Tüm bunlara rağmen, yine güvenlik kaynaklarının, Türkiye’deki sürecin devam ettiğini, olayların süreci akamete uğratmayacağına dair yaptığı vurgu çok önemli. Özellikle de, rapor yazım aşamasına geçen Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun yarın yapılacak olan toplantısından önce bunun altının çizilmiş olması tesadüf gibi durmuyor. Suriye’de olan bitenin içeriyi etkilememesi düşünülemez. Ancak boyutunu el birliği ile yönetmek konusunda komisyona katkı veren partilere bir kez daha rol düşüyor. Zaman zaman duraklamalar olabileceği baştan kabul edilmişti, önemli olan irtifa kaybetmemek. DEM Partisi’ne düşen sorumluluk ise bu aşamada daha da fazla. Hem üslup hem de pedalın çevrilmeye devamı gerekliliğinden hareketle partinin sergileyeceği itidal kritik önemde. Dün iki Eş Genel Başkan’ın yaptığı yazılı açıklama ne yazık ki bu hassasiyeti yansıtmaktan çok uzak.