Nükleer caydırıcılık ve barış: Türkiye uranyum zenginleştirmeli mi?

Modern uluslararası ilişkiler literatürünün en sarsıcı kavramlarından biri olan “nükleer caydırıcılık”, askeri gücün kullanılmasından ziyade kullanılma tehdidiyle düzen kurma anlayışına dayanır. Özünde bu teori, nükleer silaha sahip devletlerin birbirine karşı doğrudan savaşmaktan imtina etmelerini sağlayan stratejik bir denge modelidir. Karşılıklı Garantili İmha doktrini, bu teorinin en yalın halini temsil eder: Nükleer bir savaşta kazanan olmayacaktır, çünkü iki taraftan biri saldırdığında diğeri de misilleme yapacak ve sonuç her iki taraf için de topyekûn yok oluş olacaktır. Böylece nükleer silahların varlığı, ironik biçimde bir savaşın çıkmasını önleyen temel faktöre dönüşür. Soğuk Savaş boyunca ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki tüm hesaplaşmalar, bu doktrin sayesinde doğrudan savaşa evrilmeden yürütülmüştür. Küba Füze Krizi gibi yüksek tansiyonlu anlarda bile liderlerin rasyonel hesapları, nükleer savaşın sonucu olarak yalnızca düşmanın değil, kendi halklarının da yok olacağını bildikleri için son dakikada geri adım atmalarını sağlamıştır. Bu bağlamda nükleer caydırıcılık, yalnızca bir askeri strateji değil, aynı zamanda siyasi aklın sınırlarını çizen bir gerçekliktir. Nükleer başlıklar, bu anlamda birer saldırı değil, tehdit yönetimi aracıdır. Bugünün çok kutuplu dünyasında ise nükleer denge yalnızca Batı bloğunun tekelinde değildir. Hindistan ve Pakistan gibi gelişmekte olan ülkeler, nükleer silahları sınırlı kapasitede de olsa bölgesel dengeyi sağlama aracı olarak kullanmaktadır. Benzer biçimde, Çin’in nükleer kapasitesi, sadece ABD’ye karşı değil, Güneydoğu Asya’daki potansiyel krizlerde bir caydırıcı güç olarak devreye girmektedir. Kuzey Kore ise nükleer varlığını bir tür rejim sigortası olarak görmektedir. Bu örnekler, nükleer caydırıcılığın yalnızca büyük güçler arasında değil, bölgesel ve simetrik olmayan güvenlik tehditlerine karşı da işlevsel olduğunu göstermektedir. NPT DÜZENİ VE ULUSLARARASI ÇİFTE STANDART MESELESİ Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT), 1970 yılında yürürlüğe girmiş ve bugün dünya genelinde en yaygın şekilde kabul görmüş silahsızlanma rejimlerinden biri olmuştur. Ancak bu antlaşmanın temel yapısı, bir yandan nükleer silahların yayılmasını sınırlarken, öte yandan mevcut nükleer güçlerin statüsünü kalıcılaştıran bir hiyerarşi üretmiştir. Antlaşma yalnızca beş devleti (ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık) nükleer silaha yasal olarak sahip olma hakkıyla tanımlamış; geri kalan tüm devletleri nükleer silahsız kalmaya zorlamıştır. Uluslararası ilişkilerde adalet ilkesi çerçevesinde bakıldığında, NPT’nin uygulamada yarattığı bu çifte standart, silahsız ülkelerin güvenliğini değil, silahlı ülkelerin imtiyazını koruyan bir mekanizma haline gelmiştir. Antlaşma, teorik olarak nükleer enerjinin barışçıl kullanımını tüm ülkelere tanımakta; fakat pratikte, zenginleştirme ve yeniden işleme gibi kritik teknolojilere ulaşmak isteyen ülkeleri ya ciddi yaptırımlarla karşı karşıya bırakmakta ya da diplomatik baskılarla geri adım atmaya zorlamaktadır. İran örneği bu bağlamda dikkat çekicidir. Tahran yönetimi, defalarca nükleer programının barışçıl olduğunu ilan etmesine rağmen, uranyum zenginleştirme faaliyetleri nedeniyle uzun yıllar boyunca uluslararası baskı, ambargo ve izolasyonla karşılaşmıştır. Oysa İsrail gibi NPT’ye taraf olmayan, dolayısıyla hiçbir uluslararası yükümlülüğü bulunmayan bir devletin fiilen nükleer silah sahibi olması, görmezden gelinmiştir. Bu örnek, sadece jeopolitik çifte standardı değil, meşruiyetin nasıl seçici biçimde dağıtıldığını da açıkça ortaya koyar. Antlaşmanın IV. maddesi, taraf devletlere “nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla geliştirilmesi ve kullanılması” konusunda ayrım yapılmaksızın yardım edilmesini ve bu hakkın engellenmemesini teminat altına alır. Ancak mesele uygulamaya geldiğinde, bu hakkın kullanımına dair ciddi siyasal baskıların oluştuğu gözlenmektedir. Bu durum, teknolojik bağımsızlık yolunda ilerlemek isteyen ülkeler açısından açık bir engelleme pratiğidir. Unutmamak gerekir ki, tarihin hiçbir döneminde bilgiye erişim, yalnızca niyetle değil, güçle mümkün olmuştur. Bugün nükleer bilgi ve teknolojiye ulaşma yetkinliği, yeni nesil jeopolitik oyun kuruculuğun temelidir. Türkiye bu oyunun dışında kaldıkça, yalnızca caydırıcılığını değil, söz hakkını da kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. TÜRKİYE’NİN JEOSTRATEJİK KONUMU VE NÜKLEER TEKNOLOJİ İHTİYACI Türkiye, tarih boyunca imparatorlukların geçiş hattı, kültürel etkileşimlerin kavşağı ve güç mücadelelerinin merkezi olmuş bir coğrafyada konumlanmıştır. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında yer alan bu stratejik pozisyon, Türkiye’ye hem fırsatlar hem de kırılganlıklar sunmuştur. Bugün de durum farklı değildir: Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı’nın güvenlik mimarisinin önemli bir unsuru; diğer yandan da Rusya, İran, Çin ve Orta Doğu dengeleriyle doğrudan temas halinde olan bir bölgesel aktördür. Bu çok katmanlı çevre, Türkiye'nin güvenlik politikalarında da esnek ama sağlam bir stratejik altyapı ihtiyacını zorunlu kılmaktadır. Son yirmi yılda bölge, ardı ardına gelen krizlerle sarsılmıştır: Irak’ın işgali, Suriye iç savaşı, İran'ın bölgesel nüfuzu, İsrail-Filistin çatışmaları, Doğu Akdeniz’deki enerji gerilimleri, Karabağ Savaşı ve Ukrayna-Rusya krizi… Bu gelişmelerin her biri, Türkiye'nin sınır güvenliğini, enerji arz güvenliğini ve dış politika esnekliğini doğrudan etkilemiştir. Artık geleneksel diplomatik araçlar ya da konvansiyonel savunma yöntemleri, bu düzeyde karmaşık tehditleri karşılamada yetersiz kalmaktadır. Caydırıcılık, sadece silah gücüne değil; teknolojiye, bilgiye ve stratejik kapasiteye de dayanmaktadır. Bu bağlamda nükleer teknolojiye sahip olmak, Türkiye için yalnızca savunma değil, aynı zamanda bağımsızlık meselesidir. Zira uranyum zenginleştirme gibi ileri düzey faaliyetler, sadece nükleer silah üretiminin altyapısını değil; aynı zamanda enerji bağımsızlığının, sanayi dönüşümünün ve bilimsel egemenliğin temelini oluşturur. Oysa Türkiye, tarihsel olarak kendi kaderini tayin etme iradesine sahip bir millettir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’e uzanan çizgi, sadece coğrafi değil, medeniyet vizyonu taşıyan bir sürekliliği ifade eder. Bu vizyonun bugünkü karşılığı, çağın teknolojik gerçekliğine ayak uydurmak değil; o gerçekliği inşa edenlerden biri olabilmektir. Nükleer teknolojiye hâkim bir Türkiye, yalnızca daha güvenli bir ülke değil, aynı zamanda daha fazla saygı gören bir diplomasi aktörü haline gelecektir. Çünkü günümüzde itibarı artıran şey, ne sadece müttefiklik ilişkileri ne de geçmiş zaferlerdir; artık itibar, bilgiye sahip olma ve onu işleyebilme gücünden doğmaktadır. Türkiye'nin uranyum zenginleştirme faaliyetlerine yönelmesi, bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu yönelim, herhangi bir saldırganlık politikası değil; tam tersine, barışın daha güçlü bir biçimde inşası için gerekli stratejik bir zemin olacaktır. Zira barış, zayıf olanın talebi değil; güçlü olanın önerisidir. BARIŞÇIL NÜKLEER PROGRAMLAR VE TÜRK MODELİ MÜMKÜN MÜ? Dünya tarihinin kritik kırılma anlarında teknolojik gelişmeler, yalnızca savaşların kaderini değil, barışın kurallarını da değiştirmiştir. Bugün nükleer teknoloji de bu çerçevenin içindedir. Ne var ki nükleer teknoloji yalnızca silahlarla anılmak zorunda değildir. Tam tersine, barışçıl amaçlarla geliştirilen nükleer programlar, birçok ülkenin hem enerji bağımsızlığını pekiştirmiş hem de jeopolitik caydırıcılığını güçlendirmiştir. Japonya, Güney Kore ve Brezilya gibi ülkeler, bu konuda dikkat çekici örnekler sunmaktadır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı'nda nükleer saldırıya uğrayan tek ülke olmasına rağmen, 1960’lardan bu yana nükleer enerji alanında büyük bir sivil altyapı kurmuştur. Bugün Japonya, zenginleştirilmiş uranyuma ve gelişmiş yeniden işleme tesislerine sahip olmasına rağmen, bu kapasiteyi silaha dönüştürmeden yönetmeyi başarmıştır. Benzer şekilde, Güney Kore de hem ABD ile yakın askeri ilişkilerini koruyarak hem de kendi barışçıl nükleer programını geliştirerek denetlenebilir ve meşru bir strateji izlemektedir. Brezilya ise 1970’lerde askeri amaçlı çalışmalar yürütmüş ancak sonrasında bu faaliyetlerini tamamen şeffaf hale getirerek Latin Amerika Nükleerden Arındırılmış Bölge Antlaşması'na taraf olmuş; yine de teknolojik yetkinliğini kaybetmemiştir. Bu örnekler göstermektedir ki: bir devlet, nükleer bilgiye sahip olabilir; bu bilgiyi enerji, tıp, sanayi gibi alanlarda kullanabilir; hatta potansiyel caydırıcılık sağlayacak kapasiteye erişebilir fakat silaha yönelmeden, barışçıl bir programla bu süreci yürütebilir. Bu, aslında nükleer çağın rasyonel ve ahlaki dengesidir. Türkiye de bu modeli benimseyebilir hatta kendi tarihsel ve medeniyet değerlerinden yola çıkarak bu modele özgün bir içerik de kazandırabilir. Zira Türk siyasi ve askeri geleneği, fetih ile yıkımı değil; düzen kuruculuğu ve barışı önceleyen bir perspektife sahiptir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide, gücün sorumlulukla nasıl taşınabileceğine dair güçlü örnekler mevcuttur. Bugün bu tarihsel miras, nükleer çağda yeniden yorumlanabilir: Türkiye, "sahip olup kullanmamak" ilkesini benimseyerek, tehditkar değil, dengeleyici bir güç profili çizebilir. Böyle bir programın olmazsa olmazı ise şeffaflık ve etik temeldir. Türkiye, uranyum zenginleştirme veya ileri nükleer teknoloji alanlarında faaliyet gösterirken, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) denetimine açık bir politika izlemeli, barışçıl kullanım ilkesi üzerinden her adımını gerekçelendirmelidir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin hem uluslararası meşruiyetini korumasını sağlayacak hem de bölgesel güvenlik ortamında yapıcı ve caydırıcı bir aktör olmasına imkân tanıyacaktır. Tüm bunlar, nihayetinde bir “Türk modeli”nin mümkün olduğunu ortaya koyar: Silah üretmeyi amaçlamayan ama stratejik caydırıcılığı olan, askeri değil bilimsel motivasyonla hareket eden, şeffaflık ve etik ilkeleri merkezine alan; aynı zamanda medeniyet tasavvuruna uygun biçimde barışı önceleyen bir nükleer program... Bu model, sadece Türkiye'nin değil, gelecekte nükleer teknolojiye yönelmek isteyen gelişmekte olan tüm ülkelerin ilham alabileceği bir örnek teşkil edebilir. Barışı inşa etmek için sadece niyet değil, yetenek de gerekir. Nükleer teknoloji, bu yeteneğin en kritik bileşenlerinden biridir. Türkiye, bu teknolojiyi kendi vizyonuyla bütünleştirerek yalnızca caydırıcılığını artırmakla kalmayacak; aynı zamanda, uluslararası sistemin adaletsiz dengelerine karşı da yeni bir paradigma sunabilecektir. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Türkiye Nükleer uranyum Cihad İslam Yılmaz, Independent Türkçe için yazdı Cihad İslam Yılmaz Pazartesi, Ocak 12, 2026 - 08:15 Main image:

Fotoğraf: AA

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Nükleer caydırıcılık ve barış: Türkiye uranyum zenginleştirmeli mi? copyright Independentturkish: