Anılarımıza, yıllar sonra -belki başka bir mekânda-farklı duygularla, değişik dünya görüşleriyle baktığımızda, onların hayatımıza giren ve çıkan insanlarla şekil aldığını, hatırlamak istediklerimiz olduğu gibi hatırlamak istemediklerimiz; farkında olduklarımız kadar farkında olamadıklarımızın olduğunu görürüz. Çocukluğun büyük bir kısmı farkında olmadan geçirilen yıllardan oluşur ve bu yüzden çocukluk anıları muğlâktır, kırılgandır. Hayatını acımasız bir anekdot olarak anan Susan Sontag, çocukluk dönemi için“uzun hapis cezası” ifadesini kullanır. Tüm çabası; taşralı ve göz ardı edilen çocukluğunun kabuklarını kırarak kendi ayakları üzerinde durmak içindir. Hassas anılar mezarlığı olan geçmişini geride bırakıp kendisini doğurmuş ve yeniden var etmiştir. Sonunda, kendisini vatandaşlığı olmayan bir yabancı olarak hissettiği aile ortamından kurtarır. Kendi tabiriyle çevresindeki “Ahmaklardan” kurtulur. Üvey babası çok kitap okumaya devam ederse koca bulamayacağını öğütlemesine öfkelenir:“Bu ahmağın dünyada zeki erkeklerin yaşadığından haberi yok mu? Herhalde hepsini kendisi gibi sanıyor.” Arizona, çocukluk, Tianjin Amerikalı kuramcı, eleştirmen, aktivist Susan Sontag, 1 Ocak 1933’te Arizona’da iki kızı olan varlıklı Yahudi bir karı-kocanın son çocuğu olarak dünyaya gelir. Tam adı Susan Lee Rosenblatt’ır. Doğduğu anda birçok noktada hayata bir sıfır geride başlamıştı. Güzel ve dipsoman annesi Mildred; yanı başındaki komüdünün üzerinde votka dolu bardağıyla, perdeleri daima kapalı odasında, yatağına uzanır, yanına gitmek isteyen kızlarını “çok yorgunum” bahanesiyle odadan çıkarır, kapısını belli olmayan vakte kadar kapatır. Gerçek yaşının izlerini silmek için aşırı makyaj sürer, toplum içerisinde çocuklarının kendisine “anne”demesini yasaklar. Annesiyle arasındaki bağ sarfettiği seslerde saklıdır. Sontag, “Anne” diyememenin hıncıyla “Mother” ya da “Mom” yerine sadece “M”i kullanır. Annesindeki mecalsizliği, halsizliği atmak için anne kimliğine bürünür annemin annesiyim derdi kendisine. Arkadaşları Mildred’in, Sontag’a doğru bir anne olmadığını söyler. Ebeveynlerinden uzak olması Sontag’ı duygusal yönden daima eksik bırakmıştır. Uzak Doğu’da doğum yapmaktan korktuğu için Amerika’ya gelen annesi, doğumundan sonra kızını İrlandalı dadı Rose McNulty’e bırakıp tekrar eşinin yanına döner. Kürk tüccarı babası Jack Rosenblatt, Çin’de İngilizlerin imtiyazlı şehri Tianjin’de, kürk üreten fabrikasının başındadır. Japonya’nın kenti işgal etmesi sırasında tüberkülozdan ölünce, Sontag’ın gayri resmi yetimliği, bu sefer resmiyet kazanır. O sırada 5 yaşındadır. Baba yokluğunu, 59 yaşında verdiği ve Susan Sontag: Bir İkonun Biyografisinde yer alan röportajında, sesi titreyerek, gözleri dolarak anlatır.“Bir babanın uzun,umutsuzluğa sürükleyen yokluğu sonrası evine döndüğü ve çocuğuna ya da çocuklarına sarıldığı bir sahnenin geçtiği herhangi bir filmde bugün bile gözyaşlarımı tutamam.” Çin’in hayalleri Arizona Çölü’nün engin coğrafyasında yalnızlık içerisinde, babasını kahramanı yaptığı hikâyeler dinlerdi her gece. Dinlemek o zamanlar onun için bir varoluş biçimiydi çocuk aklıyla. Daha sonra yazmanın kıymetini bu hikâyelerden öğrenecekti. Babasının yanına gideceği, Çin’e ayak basacağı kendisi için o kutsal günü hayal eder. Gittiğinde yabancılık çekmemek, dileğinin erken gerçekleşmesi için Çinliler gibi çubukla yemek yemeyi öğrenir, ilkokul 1.sınıfta arkadaşlarına Çin doğumlu olduğunu söyleyerek“ilk masum yalan”ını söyler. Çin’den söz açıldığında babasını hatırlar, görmediği Uzak Doğu’yu, babasıyla özdeşleştirmiştir. Otobiyografik eseri “Çin’e Bir Gezi Tasarısı”nda baba arayışını ve Çin’i anlatır. Kaleme aldığı gidip gördüğü değil, tamamen hayalindeki Çin’dir. Kurmaca ile hatırat iç içe. Babasının beklenmedik ölümü ve Büyük buhranın etkisiyle ailesi tüm mal varlığını kaybeder; evlerindeki bütün eşyalara haciz gelir. Entelektüel dünyanın hayali Daha çocukken kitapların büyüsüne kapıldı. Çocukluk kahramanı aynı zamanda bilimin kalbinde kök salması sağlayan ise Marie Curie’dir. Onun gibi saygın ve Nobel Ödüllü bir bilim insanı olmayı ister. İleride avangard bir eleştirmen olarak nam salacak Sontag’ın asıl gayesi, entelektüel dünyanın sahici parçası olmaktı; Franz Kafka ve Thomas Mann ile iklimini tanıdığı Avrupalı entelektüel dünyanın. Yazarlarıyla tanışmak, sohbetlerinde bulunmak, onları ziyaret etmek, eserleri üzerine konuşmak istiyordu. O dönem, Fransız aydınlarının narsist tavırları, yabancı yazarlara karşı mesafeli, hatta dışlayıcı olmaları; kendini onlara kabul ettirme konusunda onun gözünü korkutsa da arkadaşı Stéphane, onu, Parisli yazarlarla tanıştırır ve onların çevresine dâhil eder. Artık hayali gerçekleşmiştir. Hakir görüyorum dediği Jean-Paul Sartre’ın yaşadığı apartman dairesinde kiracı olur. O mekânda bulunmak, ünlü filozofun hatıralarıyla zaman geçirmek, büyük bir armağandır onun için. Barthes’in şımarıklığı Susan Sontag, hayranı olduğu Roland Barthes ile çevirmen Richard Howard sayesinde tanışır. Onun övgülerine mazhar olabilmek için tüm numaralarını sergiler; fakat; Barthes mesafelidir, ilgisizdir, küçümseyicidir. Yanından geçerken “Ah Susan, toujours fidèle” (her zaman sadık) sözüyle laf atar; bu kırıcı muameleyi kendince gerekçelendirir:“İyi yazarlar büyük egoistlerdir,hatta budalalık sınırında dolaşırlar.” Yine de Barthes’i anlamaya devam eder, Barthes’i Anmak (1980) ile Yazma Eylemi: Roland Barthes Üzerine (1982) başlıklı iki önemli metin kaleme alır. Lezbiyenlik, eşcinsellik, sevgililer… Üniversite öğrencisiyken hocası Philip Rieff ile 17 yaşında tanışır ve evlenirler. 19’unda oğlu David olur. Philip, okuma düşkünü bir kitap kurduydu. Kocasını çok sever, birlikteliklerine “gerçek bir evlilik”der. Biri dünyevi diğeri ise uhrevi olan çift, iki ayrı dünyanın insanı olduklarına kanaat getirdiklerinde boşanırlar. Guardian gazetesi muhabirinin kocasının kendisini sevip sevmediği sorusuna “Bunu söyleyemem…Birinin beni sevdiğini söyleyemem…” cevabını verir. Birden fazla hayat yaşadı, kadın erkek pek çok sevgilisi oldu. Lezbiyen değil homoseksüel olduğunu söyledi. Cinsellikle ilişkisi bir hayli karmaşıktır, yazma isteğini cinsel yönelimine bağlar.“Yazma arzum eşcinselliğimle ilgili.Eşcinselliğimi gerekçelendirmek için değil.Ama bana bir ruhsat verecek hissediyorum.” Miadını dolduran aşkları onda, olumsuz izler bırakır. Eski sevgililerini cahillikle suçlar, acımasızca eleştirir. Halbuki geniş entelektüel çevresini sanatçı, yazar partnerlerine borçludur. Günlüklerini içeren Yeniden Doğan’da Harriet Sohmers ile aşk ilişkisinden bahsederken Harriet’tin ismini tam telafuz etmeden “H”diye yazar. İlişkilerini “geçici bir zaaf”, H’yi “utanmaz bir pornocu” olarak niteler. Sontag, H’den daha genç, güzel ve ilgi çekicidir. Bu durumun farkındadır, Harriet. Katıldıkları partide herkesin içinde Sontag’a sert bir tokat atar. Sebebini soranlara“İşte sebebi de bu ya”diyerek onu deli gibi kıskandığını dışa vurur. Sevgilisinin saklı günlüğünü okuyan Sontag, H‘nin kendisini sevmediğini sadece cinsel ilişki için birliktelikte olduğunu öğrenir.“Sevmiyordu ama sevgiliydik.” Edebiyatın namusunu taşımak “Sessizliğiniz sizi korumayacak.” Audre Geraldine Lorde’nin sözü onda vücuda gelmişti sanki. Sosyal normalara meydan okuyan, cesaret aşılayan bir güce sahipti. Her kelimesinde, hareketinde bilgelik ve cesaret vardı. Onun için kalem bir başkaldırı meşalesiydi. Kendisi gibi savaş karşıtı tutum takınan Noam Chomsky’i öven yazılar yazdı. PEN’nin başına geçtiğinde siyasi çalışmalardan elini çekerek tutuklu yazarlara yardım eder. Aydınlar acı çekerken o, kendi kabuğuna çekilemezdi. Zulmün anonimleştiği, militarizmin sorgulanmadığı bir düzende edebiyatın namusunu savunmasız bırakması düşünülemezdi. Çekoslovakya’da tutuklu yazar Miklos Duray, Türkiye’de Ali Taygun, Polonya’da Zbigniew Lewicki, Güney Kore’de Kim Hyon-Jan…serbest bırakılması için kampanyalar düzenleyerek, halka açık meydanlarda kitaplarından pasajlar okuyarak, yetkililere mektup yollayarak tepkisini ortaya koydu. Dostu Nadime Gondimer’in alıntısıyla: “Entelektüel gücünü birçok sorunla mücadele etmekte kullandı. Bu çoğu yazarın aksine Susan için varoluşsal bir ikilemdi…Yalnızca bir yazar olamazdı o. Önyargı ve baskıya açıktan açığa karşı durmayı bireysel bir sorumluluk saydı.” Genç yazarlar, parasızlık ve Sontag Yazıyla kurduğu ilişki, yalnızca bir özgürleşme, direniş aracı değil, aynı zamanda yaratıcı bir ifade biçimidir. Deneyimli yazara göre; sıfatları ve imla kurallarını iyi bilmeden, etik zekâ olmadan büyük yazar olunmaz. Ününü kullanarak genç yazarların eserlerine önsöz ve tanıtıcı yazılar yazar, beğendiği Avrupalı yazarları Amerika’da tanıtır, onlara yayıncı bulur, Robert Wilson ona şahane bir kültür eleştirmeni derdi. Değişken ruh hali vardı, bencildi, tartışmaktan çekinmezdi. Girdiği ortamlarda özel ilgi bekler aksi takdirde ortamı bozar giderdi. İsteklerinin sonu gelmezdi. S. Koch ve R. Howard onun için “zorlayıcı”, “dayanılmaz” derdi. Hiç televizyonu olmadı. Kitap, film, tiyatro temel meşgaleleriydi. Tam bir müsrifti aşırı harcamaları yüzünden hep parasızdı. “Büyük ızdırap”,“Yoğun depresyon” dediği dönemlerinde, yazar arkadaşları aralarında topladıkları paralarla onun borcunu kapatırdı. Göz bebeği Kültürel yüzeyselleşme, sanattaki kaliteyi düşürüyor, edebiyatın tarihle bağını koparıyordu. Sontag, denemelerinde eski ve yeni sanat, edebiyat, film ve siyaseti anlayışlarını bir araya getiren ve aralarındaki ilişkiyi gösterir; nostaljik ve yeni heyecanlar arasında köprü olan fikirleri, farklı dönem nesillerini ortak paydada buluşturur. Sigrid Nunez bu niteliğini mimlerken, “Onunla geçirilen zamanda öğrenilen şeyler, üniversiteden öğrenilenlerden daha fazladır.” Sanat eleştirmeni Hal Foster,“Fetret Devri İnsanı” derken, sanatın geçmişle olan bağlarının kopmak üzere olduğu dönemde, onun oynadığı yapıcı role işaret ediyor. Avrupa’da başarılı kitaplar arasında yer alan “Satürn Yıldızı Altında” deneme kitabı, The New Yorker ve The New York Review of Books’ta yayımlanmış, 20.yüzyılda düşünce, edebiyat, sinemada fark yaratmış Paul Goodman, Antonin Artaud, Walter Benjamin, Elias Canetti, Hans jürgen Syberberg, Leni Riefenstahl gibi sanatçılar üzerine yazılmış metinlerden oluşur. Göz bebeği olan kitabı için “Deneme türünün bana sunabileceklerinin sonuna geldim.” ifadesini kullanır. “Olumlu İnkâr” Susan Sontag, iki kez kansere yakalandı. Birincisini yendi, ikincisine, Lösemiye, yenildi. Ciddi bir hastalığa yakalanmış olması içindeki yaşama ışığını söndürmedi,“ölüm” kelimesini hiç ağzına bile almadı. Oğlu David Rieff’e göre nu “Olumlu inkar” dı. 2004’te vefat etti. Birçok ünlü sanatçı, yazar eşliğinde Paris’te Samuel Beckett, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’in mezarına yakın gömülür. Keyifli okumalar! *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. entelektüel insan donanımlı Behçet Darğın, Independent Türkçe için yazdı Behçet Darğın Pazartesi, Ocak 12, 2026 - 08:15 Main image:
Görsel: dunyalilar.org
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Eksik bir insan, donanımlı bir entelektüel copyright Independentturkish: