Dil ideolojik bir araçtır. Konuşur ya da yazarken kullandığınız kavramlar, tercih ettiğiniz ifade biçimleri sizin ideolojik ve siyasal tavrınızı da ortaya koyar. Bunun kimi kez farkına bile varamayabilirsiniz, ama bu durum sonucu değiştirmez. En hafif ya da masum değerlendirme ile egemen ideolojik tercihlere sorgulamaksızın boyun eğdiğiniz, kabullendiğiniz anlamına gelir ya da tersine. Egemen ideolojik ve siyasal kavramları bilinçli şekilde kullananlar için söyleyecek bir şey yok. Böyleleriyle, eğer tarihin yanlış tarafında duruyorlarsa -ki çoğunlukla böyledir- mücadele edilir. Ancak, asıl sorun, sorgulamadan, boyun eğerek ya da bir alışkanlıkla ve bilinçsizce kabullenmektedir. Sıradan, sokaktaki insan açısından bu durum bir yere kadar doğal karşılanabilir, ama en yaygın ve kitlesel ideolojik-kültürel araç olan medyada bu durum kabul edilemez. Hele muhalif ve bağımsız medyada hiç hoş görülemez. Donanımsızlık, kurum içi eğitim açığı, kültürel yetersizlik vb. gibi birçok neden sıralanabilir. Ancak, ideolojik ve kültürel sonuçları ağır olan bu tutum, medya örgütlenmesini, kadro kaynaklarını ve eğitimini tartışmayı kaçınılmaz kılar. Dil masum değildir sonuç olarak. Örneğin; ABD’nin Venezuela’ya yönelik emperyalist haydutluğuna meşruiyet üretmenin bir aracına dönüşmüş ise, tam aksine zorbalığın ideolojik bir parçası ve aracı haline gelmiş demektir. Bir haberde, bir yazıda ya da konuşmada kullandığınız dil (daha çok bir iletişim aygıtı üzerinden) sizin tavrınızı ve safınızı da belirler. Bilinçli olun ya da olmayın, farkında bulunun ya da bulunmayın objektif durum veya sonuç değişmez. MEDYANIN SEFALETİ Gelelim Venezuela’nın seçilmiş Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD tarafından zorla ve kan dökerek kaçırılması olayının medyada yer alma biçimine. Çekirdeğinde ileri teknoloji (dijital teknoloji) şirketlerinin bulunduğu yeni Amerikan oligarşisinin çıkarları ve küresel hesaplarının esas alındığı, Yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, aslında olacakları haber veriyordu. Yeni emperyalizm, ABD eşkıyalığının Trump liderliğinde kendisini hiçbir incelik gözetmeden ortaya koyması, dünyayı şaşırttı sadece. Diplomasinin sahte nezaketine bile gerek duymadılar. Ortada tartışmasız bir haydutluk, uluslararası hukukun kaba şekilde çiğnenişi var. Bağımsız ve egemen bir ulusun devlet başkanı hukuk dışı bir korsanlıkla, zor kullanılarak ve cinayet işlenerek kaçırıldı. Maduro hukuken bir savaş esiridir. Değilse, ABD yönetimini eline geçiren bir siyasi çetenin elinde rehin durumundadır. ABD bir terör örgütü gibi davranmıştır. BBC MÜDAHALESİ/ SANSÜRÜ Bilindiği gibi, olayın daha ikinci günü ünlü İngiliz "saygın" yayıncılık kurumu BBC, bütün birimlerine yayınladığı bir genelge ile Maduro ve eşi için "kaçırıldı" ifadesinin kullanılmasını yasakladı. Bu ifade yerine, "yakalandı" gibi sözcüklerin ve yüklemlerin kullanılması istendi. Dil önemliydi. Bu haydutluğu sıradanlaştırmak, meşrulaştırmak, hukuki ve olağan bir operasyon gibi sunmak için kullanılacak kavramlar yaşamsal önem taşıyordu. Sanki ortada bir ülkenin başta petrol olmak üzere zenginliklerinin emperyalist bir yağmalanması değil de, bir ABD mahkemesinin bir şüpheli hakkında verdiği yakalama kararının uygulanması gibi bir izlenim yaratılmak isteniyordu. Bunun aracı ise medya olacaktı. Her şeye karşın toplumdan ideolojik onay üretilmek isteniyordu. Bu amaçla seçilen dil, kullanılacak kavramlar önemliydi. Zaten Batı’nın en köklü, etkin ve özerkliğiyle övünen BBC’nin bile son çözümlemede emperyal tavrının anlamı buydu. MAHKEME Mİ DEDİNİZ? Batı’da ve Türkiye’de egemen medya hemen bu BBC dilini benimsedi. Maduro sanki mahkeme kararıyla aranan bir uyuşturucu suçlusu gibi, "mahkemeye çıkarıldı" ya da "iddianamesi bir günde hazırlandı" veya "mahkeme tutuklama kararı verdi" gibi kavramları sorgusuz sualsiz kullandı. Öyle ki, bir haber bülteninde "tutukluluğun devamı kararı verildi" bile denildi. İşin vahim yanı, muhalif/bağımsız bazı medya kuruluşlarının da bu dili şaşırtıcı şekildeki, hadi "benimsemesi" demeyelim ama özensizliği, kabul edilir gibi değildi. Oysa Maduro ve eşi Cilia Flores –ki eski savcı ve Hugo Chavez’in avukatıydı– yaptıkları ilk konuşmada, "biz savaş esiriyiz" demişler ve ülkelerinden, evlerinden kaçırıldıklarını belirtmişlerdi. Öne çıkarılması gereken bu durumdu. Ancak bu açıklama bile, "ilk ifade" diye veriliyordu. Kasıt, özensizlik, siyasal kültür ve literatür eksikliği gibi bir dizi neden sıralanabilir. Gazetecilik gibi çok önemli bulduğum bir mesleğe başlayan arkadaşların kurum içi eğitim de görmedikleri anlaşılıyor. KAN DÖKÜLDÜ, CİNAYET İŞLENDİ Daha vahim olan yan da, ABD’nin haydutluk saldırısının "başarısı"na ilişkin adı konulmamış, örtülü bir hayranlık ve korkuyla karışık yaklaşımın, neredeyse konuya ilişkin sunum ve haberlerin büyük bölümüne sinmesidir. Bu bir rezalettir. BirGün dâhil birkaç nitelikli sol gazete ve kanal dışında neredeyse medyanın tamamına bu yaklaşım egemendi. AkşamPT yayınlarına (TV’lerdeki tartışma programları) çıkan tartışmacılar neredeyse bir aksiyon filmi anlatır gibi coşkuyla operasyonu konuşuyorlar. Öyle ki; kullanılan kanıtlardan biri, bir helikopterin düşmesi ve bir kişinin yaralanması dışında "kimsenin burnu kanamadı" kalıbıydı. Yuh! ABD bu korsanlık sırasında yaklaşık 100 kişiyi öldürdü. Bu yüz kişinin 32’si Kübalı subay ve özel kuvvetlerde görevli rütbeli korumalardı. Bu olayla öğrendik ki, Maduro’nun ilk çemberdeki korumaları arasında Kübalı gönüllü görevliler de var. Nitekim Küba hükümeti yaptığı açıklamada, "Orduya ve İçişleri Bakanlığımıza bağlı 32 subayımız öldü" diyerek iki gün yas ilan etti. Ancak bu olay, saldırının bu boyutu, ilerici yayınlarda bile bir ara başlık altında ele alındı. Yaygın medya ise hiçbir Amerikalı ölmedi diye haberi "kimsenin burnu kanamadı" diye veriyordu. Amerikalılara bir şey olmayınca, kimsenin de burnu kanamamış sayılıyordu. Oysa yaklaşık 100 kişi, suçsuz yere, iki ülke arasında ilan edilmiş bir savaş olmadığı halde görevleri başında öldürülmüştü. Yer yer şiddetli bir çatışma olduğu anlaşılıyordu. İçeriden bilgi sızdırılma olasılığı ciddi bir iddia olmakla birlikte, bu yönde henüz bir kanıt yok, ama iyi bir istihbarat çalışması yapıldığı açıktı. Ama haydut maharetli diye zorbalık hoş görülebilir mi? Burada amaç belli; bir güç, teknoloji, silah fetişizmi yapılarak insanlığın, emekçi halkların iradesi kırılmaya, morali çökertilmeye çalışılıyor. NOBELLİ SOYTARI NEREDE? ABD ve müttefiklerinin Venezuela’daki Bolivarcı sol ve anti-emperyalist rejim hakkındaki en önemli kara propaganda, ülkede yapılan seçimlerin adil, demokratik ve dürüst olmadığı şeklindeydi. Chavez değilse bile, Maduro kesinlikle hileli seçimlerle iktidara gelmiş, rakiplerine siyasi yasak koymuş ve bu yolla ülkeyi yöneten bir diktatördü. Propaganda böyleydi. Çünkü enflasyonun bu kadar yüksek, ücretlerin bu kadar düşük olduğu bir ülkede seçimleri kazanması imkânsız deniyordu. Hatta seçimleri muhalefet lideri, Amerikancı bir liberal olan Maria Machado’nun kazandığı bile ileri sürülüyordu. Dahası, bu propaganda dünya ve Türkiye solu üzerinde bile etkili olmuştu. Bu nedenle sol ve sosyal demokrat çevrelerden ABD haydutluğu hakkında yapılan ilk açıklamaların bir bölümü, "ama" ve "fakat" diye bölünen cümlelerden oluşuyordu. Yani, "ABD’yi şiddetle kınıyoruz, ama Maduro’nun dürüst bir seçim yapmamış olmasını" ya da "rakibine yasak koymasını" da doğru bulmuyoruz diye devam ediyordu. Siyasette orta yolculuk, çoğu kez en kötü ve yanlış yoldur. Bu somut olayda da böyle. Oysa Donald Trump, operasyonu dünyaya ilan ettiği 3 Ocak günlü canlı basın toplantısında bir gazetecinin "yönetime Maria Machado mu gelecek" şeklindeki soru üzerine, "İyi bir insan ama halkın desteği yok, o olamaz" diye yanıtladı. Machado da, "Rejim halkı kandırdığı ve bir bölümü de uyuşturucu etkisinde olduğu için yüzde 60’ı bana oy vermedi" diye saçma, ama halkın desteğini alamadığını itiraf eden bir açıklama yapacaktı. Trump, Machado’nun seçimleri kazanamadığını, dolayısıyla Maduro’nun halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildiğini dolaylı olarak kabul etti. Çünkü Machado Maduro’ya karşı bir darbe girişimine katıldığı için hakkında tutuklama kararı olduğundan yurt dışına kaçmıştı. Kaldı ki, partisinin Maduro karşısına çıkardığı adayı da ancak %30 civarında bir oy almıştı. Halk, ağır ABD ambargosu ve kuşatması nedeniyle ekonomik sorunlar ve yoksulluk yaşadığını biliyor ve bu kuşatmayı kırmaya çalışıyordu. Nitekim iktidar Çin ve Rusya ile yaptığı anlaşmalar ile (özellikle Çin) bu tecriti aşmaya başlamıştı. Çin’i kuşatmaya çalışan ABD’nin acelesinin en önemli nedeni Pekin ve Caracas arasındaki bu anlaşmalardı. Ayrıca, Venezuela’da bir sistem kurulduğu da ortaya çıktı. Bolivarcı iktidar sürüyor. Ancak medya ne Maria Machado –ki ABD işgalini istemişti– ne de Venezuela’nın sergilediği taraflılık bizim medyada neredeyse atlandı. Hani Maduro seçimlerde baskı ve hile yapmıştı? Hani zorla, silah gücüyle ayakta kalan bir diktatördü? Hani halk desteği yoktu? Bu arada Machado’ya Nobel Barış Ödülü veren Batı’nın ikiyüzlülüğü de çok önemli bir tartışma ve teşhir alanı olmaya devam ediyordu. İş magazine vuruldu ve unutulmaya bırakıldı. Özetle, bütün bu can alıcı, her biri ideolojik ve siyasal (hatta felsefi) derinliği olan operasyonların aracı, gerçekleştiği ortam, dil ve söylem alanıdır. Dolayısıyla medyadır. Burada, Silivri’de zaman zaman saçımı başımı yolacak hale geliyorum. Yaşamımın 40 yılını verdiğim, her kademesi ve alanında çalıştığım gazetecilik mesleği adına tarifsiz üzülüyorum. Tele 2 gibi kanallar ve yazarı olmaktan mutluluk duyduğum BirGün gibi gazeteler iyi ki var. Yoksa bu hayat ve bu mahpusluk zor çekilirdi.