İmamoğlu: Cumhurbaşkanı adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir

CHP'nin tutuklu Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, gündeme dair açıklamalarda bulundu. T24 'ten Cansu Çamlıbel'in sorularını, Silivri Cezaevi’nden yazılı şekilde yanıtlayan İmamoğlu, Cumhurbaşkanlığı adaylığının sürdüğünü belirtti. Diploma davasını “hukuk tarihinin kara lekesi” olarak nitelendiren İmamoğlu, kendisinin özgürce yarışamadığı bir seçimin meşruiyetinin kalmayacağını söyledi. Öte yandan Batı basını için kaleme aldığı yazılara gelen "Batı'dan icazet alma" eleştirilerini reddetti. 'Adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir' İmamoğlu, "Siz de artık bir sonraki seçim için adaylığınızın zora girdiğini kabul etme noktasında mısınız?" sorusuna, "Adaylık meselesine gelince, ben kendi irademle değil, 15,5 milyon vatandaşımızın iradesiyle Cumhurbaşkanı adayı oldum. Yetkiyi millet verir, millet alır. Diploma davası henüz sonuçlanmamıştır. Adaylığım kesin bir biçimde devam etmektedir" yanıtını verdi. Öte yandan sonuç ne olursa olsun CHP'nin birçok Cumhurbaşkanı adayı çıkarabilecek "kalitede ve kalibrede bir parti" olduğunu savunan İmamoğlu, "İnanın bizim kim aday olacak gibi bir endişemiz yok!" dedi. İmamoğlu sözlerine "Fakat iktidardakilerin Anayasa'mızdaki dönem şartını nasıl aşacağını çok merak ediyorum" diyerek devam etti ve şöyle konuştu: "400 milletvekili hülyasına kapılırlarsa, çok beklerler. Milletin önüne referandum sandığının koyulacağı günü heyecanla ve hevesle beklediğimizi bilsinler. Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür." 'AB’ye tam üyelik hedefi devam ediyor' Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) üyelik müzakerelerinin fiilen durduğunu, ancak hukuken ve kurumsal olarak aday üye statüsünün devam ettiğini belirten İmamoğlu, "Bu uzun yolculuktan vazgeçmek bize ne kazandırır? Vazgeçmek, Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkilerindeki önemli bir maniveladan kendi eliyle vazgeçmesi olur" diye konuştu. İmamoğlu AB'ye üyelik hedefini bir "çıpa" olarak düşünmek gerektiğini savundu ve şöyle konuştu: "Hukukun üstünlüğü, kurum kalitesi, piyasa güveni, yatırım ortamı, eğitim ve bilim ekosistemi. Bunların hepsi bizim gerçekleştirmemiz gereken reformlar. AB rotası bunları ölçülebilir bir standart setine bağlıyor. Bir de şu gerçek var; ülkemizin ekonomisi fiilen Avrupa ile bağlı. En büyük ticaret ortağı, yatırım kaynağı, teknoloji ve standart ekosistemi Avrupa. Finansman maliyeti, ihracatın kompozisyonu, üretim zincirleri, şirketlerin uyum yükü... 'AB bitti' demek kolay. Ama AB’nin ürettiği standartlara uyum ihtiyacı bitmiyor. Dolayısıyla AB yolculuğu, bizim için kalkınma politikalarımızı destekleyen, demokrasi ve hukuk vizyonumuzla uyumlu, bize ekonomik ve diplomatik açıdan daha geniş bir oyun alanı ve imkanlar sağlayan bir süreç. Bu nedenle, bizim için AB’ye tam üyelik hedefi devam ediyor. Ben de ülkemizde yaşadığımız tüm sıkıntılara rağmen, AB ile ilişkilerimizin ilerletilmesinin karşılıklı yarar sağlayacağını düşünüyorum. Bu görüşlerimi yakın bir zamanda benimle Silivri’de görüşen AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’a hem sözlü hem de yazılı olarak ilettim." AB'nin Soğuk Savaş sonrasındaki AB olmadığından yakınan İmamoğlu, "O dönem bitti. Genişleme coşkusu, sınırsız serbestleşme iyimserliği, güvenliğin arka plana itildiği refahın arttığı yıllar geri gelmiyor" diyerek hayıflandı. İmamoğlu tüm bunlara rağmen yine de "AB'nin bitmediğini" savundu. "Bugünün AB’si daha jeopolitik, daha güvenlik odaklı, daha seçici, daha regülasyoncu. Avrupa da dünyanın yeni durumunda yeni bir güvenlik konsepti geliştirmeye çalışıyor" diyen İmamoğlu, Türkiye'nin bu yeni "konseptin" bir parçası olarak Avrupa'yla güçlü ilişkiler kurması gerektiğini savundu. "Sadece AB üzerinden değil yeni güvenlik ihtiyaçları üzerinden Avrupa'yla yakın olmalıyız" diyen İmamoğlu şöyle devam etti: "AB, iklim politikaları, dijital kurallar, rekabet hukuku, tedarik zinciri güvenliği, sınırda karbon düzenlemesi, devlet yardımları, savunma sanayi işbirliği gibi alanlarda oyun kurucu olmaya çalışıyor. Bu kurallar sadece AB içinde kalmıyor. Türkiye’nin ihracatı, sermaye akımları, sanayi standartları ve şirket uyumu doğrudan etkileniyor. AB siyasi açıdan etkin olamasa bile regülasyon üretme kapasitesi bitmiyor. Türkiye’nin de bu regülasyon alanının içinde kalması menfaatlerimizle uyumludur. Bu yüzden, AB’nin değiştiği gerçeğinin bilinciyle, Türkiye de bu değişen Avrupa’yla ilişki düzenini yeniden kurmalı. Hedefimiz sadece kapıdan içeri girmek değil, kuralların oluştuğu masada olmak. AB ile birçok alanda oldukça faydalı ve Türkiye menfaatine işbirlikleri içerisinde bulunabiliriz. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi, yeşil dönüşüm uyumu, dijital ve veri rejimleri, savunma ve tedarik zinciri ortaklıkları... Bunlar 2030’larda AB’nin anlamlı olacağı alanlar. CHP, AB üyeliğini ülkenin iç kapasitesini yükselten bir çıpa ve Türkiye’yi Avrupa’nın yeni kurallarıyla uyumlu hale getiren bir strateji olarak savunuyor. CHP olarak bizlerin arzu ettiği Türkiye, elde edeceği kazanımlar ve var olan kabiliyetleriyle 2030’ların AB’sinde aynı zamanda Avrupa’nın lokomotifi ve lider ülkelerinden biri olacağı gerçeğini de mutlak bir biçimde not etmek gerekmektedir." 'Batı'dan icazet' tartışması Söyleşinin bir diğer gündemi ise İmamoğlu'nun aralık ayında Foreign Affairs için kaleme aldığınız makale oldu. İmamoğlu söz konusu yazıyla "Batı'dan icazet almayı" amaçlamadığını ve bu iddianın "kendi içinde tutarsız olduğunu" savundu. İmamoğlu, "Batıdan icazet arayan biri, ana argümanı demokrasi olan bir metin yazmaz. Çünkü bugün Batı başkentlerinin bir kısmı, otoriter liderlerle iş yapmayı daha kolay görüyor. İcazet aranacaksa 'demokrasi' onlara ulaşmak için verimsiz bir alan olur" dedi. "Transatlantik bağın Türkiye’nin kimliğini belirleyen bir rozet olmadığını, Türkiye’nin somut güvenlik mimarisinin önemli bir ayağı olduğunu" savunan İmamoğlu, şöyle devam etti: Karadeniz güvenliği, caydırıcılık, savunma planlaması ve altyapısı, istihbarat ve birlikte çalışabilirlik hala bu stratejik hat üzerinden yürüyor. Burada bizim açımızdan kritik ayrım 'güvenilir üye' ile 'itaatkâr üye' arasındaki fark. Güvenilirlik, öngörülebilir olmak demek. Kurallara dayalı karar almak demek. Kurumların çalıştığı bir devlet olmak demek. Müttefiklik, emir-komuta ilişkisi değildir. Pazarlık gücü olan bir ortaklık istiyoruz biz. Demokratik restorasyon tam da bu yüzden dış politika meselesi. Demokrasi ve hukuk, ülkeyi dışarıya şirin göstermek için değil, içeride meşruiyeti, devlet kapasitesini ve dayanıklılığı büyütmek için gerekli. Meşruiyet ve kurumsal güç arttıkça dış baskıya açıklık azalır. Gücünü test etmek isteyen büyük güçlerin en çok saldırdığı yer de burasıdır. Zayıf iç düzen, kırılgan ekonomi, kişiselleşmiş dış politika. Bu alanlarda açık vermediğinizde dışarıdaki belirsizlikler size daha az zarar verir. Açık verirseniz, meşruiyeti dışarıda arar hale gelirsiniz. Müzakere masalarından pohpohlanarak ama eli boş dönersiniz. İmamoğlu, "Türkiye hem translatlantik ittifakın güvenilir bir müttefiki hem de küresel güneyle eşit ortaklıklar kurabilen bir ülke olabilir. Hatta bu ikisi birbirini besler. Demokratik ve öngörülebilir bir Türkiye, NATO içinde daha saygın ve etkin olur. Aynı Türkiye, küresel güneyde de daha inandırıcı bir ortak olabilir" iddiasında bulundu. "Financial Times’da, The New York Times’da ya da Foreign Affairs’de makalenizi yayımlatmak neden önemli? Uluslararası tanınırlık olmadan içerde halkın desteğiyle 'lider' haline gelmek günümüz koşullarında mümkün değil mi sizce?" sorusuna da şu yanıtı verdi: "Türkiye’nin iç mücadelesi sadece içerde izlenmiyor. Dünyadaki tüm demokratlar verdiğimiz mücadeleyi yakından takip ediyor. Bu bizim teşvikimizle olan bir şey değil. Türkiye bütün dünya tarafından merak edilen bir ülkedir. Doğal olarak biz de fikrimizi, görüşlerimizi ve yaşadıklarımızı dışarıda da ifade edeceğiz. Bu makalelerde hiçbir zaman ülkemizi dışarıya şikayet etmedik, kendi fikrimizi ve pozisyonumuzu belirttik. Ülkemiz için büyüttüğümüz hedefleri dünya kamuoyu ile de paylaşmak istedik. Financial Times, The New York Times ya da Foreign Affairs gibi mecralar bu yüzden önemli."