Tanrıların su kaynatmış arabaları

Erich von Däniken ölmüş. Bugün, hakkında şöyle ya da böyle kanaat sahibi olanlar, muhtemelen, bu haberle duyduğum sızıya anlam veremeyecek, hatta yadırgayacak, belki ayıplayacaktır, biliyorum. Ama benim vefa anlayışım, buna karşın çok kısaca da olsa yazmaya itti beni. Kitaplığımın raflarında, sanırım eksiksiz bütün yayınladıkları vardır. Çoğu, en azından kısmen defaatle okunmuştur, nadiren de olsa halen elden geçer bazıları. “Tanrıların Arabaları” Türkiye’de yayınlandığı ve dünyadan bildiğimiz salgın buraya da sirayet edip kıyametler kopardığında, ilk okumuş olanlardan biriydim belki de. Babam ilgimi çekeceğini düşünüp eve getirdiğinde, bu kadarını tahmin etmemişti bence. Ailelerin sofralarında, Radyo Tiyatrosu beklemelerinde, akraba komşu toplaşmalarında, elin İsviçrelisi’nin, uzaylı ziyaretçilerin “üretiği” yaşamlardan, Dünya’da kurduğu medeniyetlere kadar “tövbe tövbe”lik konulu, uçuğun da uçuğu tezleri, nasıl olmuştu da, din kitaplarını da açtırıp baktıran, çok tuhaf düzeyde ve şaşılacak yaygınlıkta sohbetlere, dahası ateşli, sert tartışmalara vesile olmuştu? Ölümü duyulur duyulmaz, sağda solda gördüğüm gibi, bunu Jet Fadıl ya da Sülün Osman tipi bir üçkâğıtçının, etrafına kalabalık toplamak için ilgi uyandırıcı çığırtkanlığına, toplananları da dolandırılmaya “kanıtlı tanıklık”la ikna etme yeteneğine bağlayan külyutmazlar, bilimin, mantığın uyanıklık cephesindekiler, hiç itiraz edilemez, “hakikati” dile getirmektedirler. Eğer gerçekten böyleyse, niye tanımadığı etmediği, hiçbir yakınlık bağı olmayan bir “şarlatan”a içi sızlar ki aklı başında birinin peki? Koca koca adamları kadınları bilmem, neyin gazıyla yediler birbirlerini. Bir o kadar, Däniken’i çürütmeye eserler hasreden prof’ları filan da anlamam. Dünya dışı akıllı varlıklar, dinin yaradılış efsaneleri dışında neyi tehdit etmişti? Tevrat, İncil, Kuran, başka akıllı yaşam olan gezegenlerin varlığına ve oradan gelenlerin bu kutsal kitaplarda geçen pasajlarda “belirgin” etkilerine kanıt gösterilmek için bile olsa, ne çok okunmuştu öyle, niye kızılıyordu. Hatırlarım, “tamam ama o varlıkları da biri yaratmış olmalı” argümanlarını. Mitolojinin Gılgamış’ı Enkidu’su, metinlerin Süleyman’ı ve Saba Melikesi Belkıs’ı ne güçlü kanıtlardı! Kızılıyordu, çünkü şirkti, sorguydu bir noktada. Kitapları çok satmış, teliflerden çok para kazanmıştı. Belki uzaylı kanıtı yapı ve oluşumların bulunduğu söylenen ülkelere, bölgelere turistik ticaretten komisyonu da vardı. Söylediklerinin hiçbir bilimsel temeli yoktu, insanları bilimsel kılıflı hurafelere inandırıyor, kanıt üstüne kanıt üretiyordu, şöhret için. Ne oluyordu peki bu yalancıya inananlara? Dinden ve bilimden çıkıyor, tarikat mı oluyorlardı? Kitaplara rızk mı yatırıyorlardı? Yoksa düzen içi eğlencelik miydi? Däniken’in yazdıklarının büyük bölümü, kendisinden önce yazılmışlardan alınmaydı, Dünya dışı uygarlıkların ziyaretlerine kanıtlarının çoğunu kendi de reddedecekti, “Tanrıların Arabaları”nı yazıp köşeyi dönmeden önceki otelcilik ve sahte evrak işlerindeki “yüz kızartıcı” sicili de malumdu. “Acaba Yanıldım mı?”da, göğsünü eleştirilere açarken, aynı zamanda son bir güven tesisi de arıyordu, ama artık modası da yükseldiği hızda geçiyordu. Sonra, “bir zamanlar” anısı olup kaldı. Şimdi de öldü. Bir sürü moda ve ikonu gibi… Zorum ne ki vefa borcum olsun bu adama? Çocuktum ben çocuk. O adamın kitabını okurken, O dönem Türkiyesi’nin kuşakları erken büyüten siyasal ve sosyal atmosferinde, devrimci olmasına bir gıdım kalmış bir çocuk. O da benim sorgulama, hayal kurma, merak etme, eğlenme, en ilgisiz şeyler arasında uyduruk da olsa mantık bağı kurmaya çalışma, diyalektiğe sıçrama, tartışma adabı, teati inadı gibi melekelerime bir tutam tuzdu. “Toplumun devrimci yükselişinin önüne bilim dışı palavralarla oyalanma seti çekme”si de bir tezdi, olabilirdi, benim bilim dışı hurafelerden yakamı iyice sıyırmam, kanıt aramam da. Jules Verne’in tadına varmak, anlattıklarını niye anlattığını anlamak, vizyonunu kavramak, nasıl ki, gerçek yerine, çocuklukta okuyunca değil, büyüyüp de düşlemekte zorlanınca oturur, nasıl ki, Grimm’ler, 1001 Gece’ler, Andersen’ler, Zagor’lar, Martin Mystére’ler uykuluk ya da boş zaman oyalanmaları değil, zihin açıcı, ufuk genişletici “uydurma”lardır ve hiç ilgileri olmayan bir siyasal analizde, bakarsınız ki okumamışlara, dinlememişlere oranla avantajlısınız, o zaman vefa gelir gündeme. En boş, en çıkarcı, en palavra anlatılar bile, peynir yiyince elle tutamadığınız, gözle göremediğiniz protein gibi hücrenize sinmiş, beslemiştir bünyenizi. Däniken, bu sayılanlarla birlikte anılacak düzeyde değildir asla, asıl bu zırva olur. Ama o da, adı duyulmamış diyarlara, coğrafyanın en geniş haritalarına seyahat rehberi olmuştu, meraklılar için. Oralarda yaşayan ve hiç görmeyeceğiniz toplulukların, insanların en küçük birimlerdeki ritüellerine, bunların inanç kaynaklarına götürmüştü ben gibi bir veledi, aslı olsa nee, olmasa ne. Masallar, çizgiromanlar, destanlar, mitolojik efsaneler, maddiyatçı uydurukçu da olsa, tuhaf şeyler tartıştıran tezler yazanlar, muhayyile besleyicilerdir. Esinleyici ve hayal kurduruculardır. Kendilerinden de kurtaracak yükselticilerdir. Sorgu ve merak, uyumun panzehiridir. Ve sanırım, artık internet çağının, her şeyin doğrusunu bilen, ekranla öğrenen, gerçeği elinde tutan, sokaktaki kuru dalı dörtnal giden at yapanlara dudak büken nesillerinin eksiği, düzen siyasetçilerinin haricinde birkaç palavra, birkaç uydurukçudur. Kimseye Däniken önermem ama sızlarım, onlu yaşlarıma dönüp. Önermem ama kendim besbelli yine arada el atar, Däniken’in bir pasajına binip 50 yıl önceye gider, aile sofrasında kuzenlerle yaradılış tartışırım tövbe tövbe…