Bir başka yol ayrımında mıyız?

Günümüz Türkiye’sinde solun saplanıp kaldığı önemli açmazlardan biri DEM Parti ya da daha geniş bir ifadeyle Kürt siyasi hareketine endekslenmek. Aslında hiç de yeni bir olgudan değil, 30 yılı aşkın bir süredir devam eden bir sürecin geldiği noktadan söz ediyoruz. Kürt siyasi hareketi 1990’lı yılların hemen başında Halkın Emek Partisi’yle yasal siyaset sahnesine çıktı ve bu çizgi günümüzdeki DEM Parti’ye kadar geldi. Genel olarak solun bu çizgiyle ilişkisi de iniş çıkışlar sergilemekle birlikte, “tabi olma” üzerinden şekillendi. Sol liberalizmin yükselişi Geleneksel solun ana gövdesi 1990’lı yılların hemen başında, Gorbaçov’un öncülük ettiği açılımlar ve SSCB’nin dağılma sürecine girmesiyle dünya çapında hızla devrimci iddialarından uzaklaşmıştı. Bu, Türkiye’ye de yansıdı. Bu damar büyük ölçüde, liberalizme doğru ilerleyen tezlere teslim oldu. Devrimci demokrasi bu yıllarda belli bir yükseliş yaşamakla birlikte o da birkaç yıl içinde benzer bir yol izleyecekti. 1996’da ÖDP’nin kuruluşu bu iki kesimin büyük bölümünü bir araya getirdi ve liberal solun mihenk taşı haline geldi. Aynı dönemde Kürt hareketi de sosyalizme yaslanan karakterini terk etmeye başladı. Giderek liberal tezleri benimseyen hareket, ilerleyen dönemde milliyetçi karakterini de bu zemine oturttu. 12 Eylül sarsıntısının ardından biraz canlanmış olan sol ve işçi hareketinin daha sonra zayıfladığı 1990’ların ortasından söz ediyoruz. Buna karşılık Kürt hareketi kendi alanında güçlenmiş ve ülke siyasetinde belirleyici rol oynamaya başlamıştı. 1980 öncesinde görece ortak bir zemine oturan sol hareket ve Kürt hareketi, bu sefer farklı bir denklem üzerinden ilişkilendi. Güç, Kürt hareketindeydi. Sosyalist düşünce alanında yaşanan tartışmalar, yenilgi ruh hali ile beslendi ve güce yönelim ağır bastı. Kürt yoksullarının büyük kentlere göçmeleri ve kent yoksulları dinamiği içinde ağırlığının artması Türkiye solu için de ortak mücadele zeminini güçlendirdi. Bu durumun önemli bir çıktısı, 1995’te HADEP ve başka bir dizi sol unsurun Emek, Barış ve Özgürlük Bloğu’nda bir araya gelmeleriydi. Bunların çoğu bu dönemden sonra kendi bağımsız çizgisini geliştiremedi ve Kürt hareketinin belirlenimi altına girmeye başladı. İlerleyen yıllarda DEM’e doğru gelen dizgedeki partilerden milletvekili olmak bir başka önemli bağlanma dinamiği oldu. 1990’lardan günümüze uzanan çizgi Türkiye solunun, tutarlı bir siyaset izleyen komünist hat dışındaki büyük bölümü bu tabiyet ilişkisini içselleştirdi. Kürt hareketi zaman içinde emperyalizmle yakın ilişkiler geliştirdi, sermaye sınıfıyla bağları güçlendi, başta mücadele ettikleri feodal unsurlarla birlikte hareket etmeye başladı ve özellikle son yıllarda laikliği önemsizleştirip siyasetine din olgusunu ve dinci unsurları entegre etti. Ama bunların hiçbiri solun tabiyet ilişkisini sarsamadı. Aslında HEP’ten DEM’e uzanan yasal çizgi sosyalist olduğunu iddia etmedi. 1990’lı yılların ilk yarısında sosyalistlerin belli bir ağırlığı vardı bu çizgide, geçmişten kaynaklanan ortak zemin nedeniyle. Ancak daha sonra bu olgu varlığını sürdürmedi. Bütün Kürtleri kapsama iddiası, hareketin sınıfsal niteliğini belirledi. Sınıfsal nitelik de siyasi ve ideolojik hattını şekillendirdi. Kamu emekçileri sendikaları başta olmak üzere işçi sınıfının mücadele potansiyeli yüksek bir bölmesinin ufku, “ulusal” perspektifle sınırlandırıldı. Özellikle 2000’lere gelindiğinde Türkiye kapitalizmi açısından sınıf üzerindeki iki kuşatma, Kürt siyaseti ve siyasal İslam, en büyük güvenceler haline gelmişti. Yukarıda saydığımız nitelikler Kürt hareketinin ana gövdesinin sosyalizmden çoktan uzaklaşmış olduğunu açıkça gösteriyor. Ama hareketin önde gelen isimleri ısrarla sosyalizmi, Marksizm’i kendi istedikleri gibi tanımlayarak bunu yadsıyor. Tartışma Marksizm içi değil Abdullah Öcalan’ın geçtiğimiz ay İstanbul’da düzenlenen bir konferansa gönderdiği mesajda söyledikleri solda epeyce tartışma yarattı. Aslında Öcalan ya da önderi olduğu siyasi hareket bu düşünceleri ilk kez ortaya koymuyor. Hareketin eski yöneticilerinden Ali Haydar Kaytan’ın yıllar önce bir programda söylediği “Marksizm’in paradigmasının, temelinin yanlış olduğu” sözleri yalnızca küçük bir örnek. Bir başka önemli örnek Öcalan’ın yıllardır Bookchin’den esinlendiğini belirtmesi. Türkiye sol birikiminde pek tanınmayan ABD’li yazar Bookchin, siyasi yaşamının ilk dönemi hariç kendisini Marksist olarak tanımlamadı. 1969’da yayımladığı Dinle, Marksist! isimli metin, Marksizm’den kesin kopuşunun ilanı olarak nitelenir. Metinde “Marksizm’in artık devrimci bir teori olmaktan çıkıp bir dogmaya dönüştüğünü, proletarya mitinin çöktüğü”nü sertçe ifade eder. Bookchin bu metni yazdıktan sonra kendisini Marksist değil, özgürlükçü sosyalist, anarşist ve daha sonra komünalist olarak tanımladı. Metnin bugünlerde Türkiye sol çevrelerinde dolaşıma girmesi de bir rastlantı olmasa gerek. Yani hiçbir şey yeni başlamış değil. Hâlâ kimi çevrelerin, yapılanın Marksizm içi bir tartışma olduğunu iddia etmeleri, en basit ifadeyle absürt. Yine de böyle olduğunu varsayarak neler yazıldığına bakarsak, dili ve tanımlanma biçimleri nedeniyle anlaşılması güç ve Marksizm’e kategorik olarak dahil edilmesi mümkün olmayan kavramlarla, formülasyonlarla karşılaşıyoruz. Yazılanlardan ne kastedildiğini kestirebildiğimizde de örneğin devlet, sınıf, çelişki, hatta sosyalizm gibi kavramların tersyüz edildiğini görüyoruz. Genel olarak sosyalizm, niyetlenilen hedef doğrultusunda eğilip bükülmüş, tuhaf şekiller verilmiş ve sosyalizm olmaktan çıkmış. Sınıfsal temelde kurulması gereken siyaset, kimlikler temelinde kurulmuş. Liberalizmin atağı Aslında bu çabayı bir yerden tanıyoruz. Sovyetler Birliği’nin son döneminde yoğunlaşan, özellikle de reel sosyalist sistemin çözülmesiyle doruğa ulaşan sosyalizm sonrası tartışmaları hatırlıyoruz. Sosyalizme ait kavramların tersyüz edildiği bu tartışmalar liberalizmin saldırısından başka bir şey değildi. Bugün de benzer bir saldırı ile karşı karşıyayız (liberalizm farklı kanallardan da saldırıyor. Örneğin Ahmet Altan’ın “Çanakkale zaferi olmasa belki de Ermeni soykırımı olmayacaktı” ifadesi, eski tezlerin yeniden ısıtıldığını gösteriyor). Liberal düşüncelerin atağa geçtiği ve solu etkilediği 1980’ler ve 90’lar, emperyalizmin dünya çapında saldırı yürüttüğü ve reel sosyalizmin yenilgiye uğradığı bir dönemdi. Bugün, her ne kadar o dönemki gücüne sahip olmasa da yine bir saldırı ile karşı karşıyayız. Özellikle Ortadoğu’ya yönelik olan bu saldırıda sınırların ortadan kaldırılması ya da belirsizleşmesi, ulus devletlerin ortadan kaldırılarak devletlerin başkalaşması ve silikleşmesi, uluslararası sermaye tarafından daha kolay yönetilecek şekilsiz oluşumların ortaya çıkması hedefleniyor. Ve bu doğrultuda ilerlemeler kaydedilmiş durumda. Kürt hareketince sıklıkla dile getirilen komünalizm, devletsizlik arayışı, yerelleşme ya da yerel yönetimlerin güçlendirilmesi  gibi düşünceler tam da bu doğrultuya denk gelecek olgular. Bu eksende Kürt hareketine önemli bir rol biçilmiş oluyor. Ortadoğu genelinde bir tür İslami radikalizm batağa saplanmış olduğundan, kontrolden çıkmayacak, emperyalist merkezler ve İsrail’le rezonansı daha yüksek, sekülerlik üzerinden ilerici izlenim bırakacak bir aktörün yararlı olacağı açık. Ve elbette bir tür cumhuriyet düşmanlığı da bunlarla paralel olarak öne çıkıyor. 1923’te kurulan Cumhuriyet’in geri ya da anomali olarak nitelenmesi tam da buraya oturuyor. Ortaya çıkması umulan tabloda kazanan yalnızca, kendisine çok daha rahat dolaşım olanağı yakalayan sermaye ve emperyalizm olacak. Yazılanların ortak bir noktası da Sovyetler Birliği deneyimine yönelik, saldırı niteliğindeki eleştiriler. Burada da 1980’li ve 90’lı yıllardaki liberal saldırı ile paralellik kurabiliyoruz. Bu önemli dönemeci daha sorunsuz almak için solun rızası da aranıyor. Önceki liberal saldırı dönemlerinde olduğu gibi solun da bu sürecin bir parçası olmasına çalışılıyor, tıpkı “Yetmez ama evet” döneminde olduğu gibi. Bu çabanın bayrak taşıyıcılığına Kürt hareketi soyunmuş durumda. Öcalan’ın tezleri başkası tarafından dile getirilse liberal olmakla eleştirilecekken bugün çok tehlikeli bir tabloyla karşı karşıyayız. Türkiye solunun bir bölümü bu tezlerin ve Marksizm eleştirisinin çok önemli olduğunu, hatta Marksizm’in böyle tartışmalara gereksinimi olduğunu keşfediyor. Ama şu ana kadar yazılanların çoğundan, eteklerde çok taş biriktiği ve bu taşların Marksizm’e uzak olduğu görülüyor. Kürt hareketinin öne sürdüğü iddialar için kimse liberal tanımını yapamıyor. Hatta Öcalan’ın tezlerine karşı çıkmanın, “Öcalan’ın dışlanması” anlamına geldiğini iddia edenler dahi var. Marksizm’in Marksist olmayan tezlerle, bunların oluşturduğu bir zeminde tartışılmasının ne tür sonuçlar doğuracağını geçmiş deneyimler göstermişti. Marksizm’in, sosyalizmin orasından burasından çekiştirilmesi yalnızca Marksizm’den uzaklaşmayı getirdi. Öcalan ve Kürt hareketinin ana gövdesi bu çıkışla Marksizm’i aşmış olduklarını beyan ediyor. Marksizm’i aşmak gerçekte Marksizm’den kopmaktır; bu, bir kopuştur. Sosyalizmde ısrar etmelerinin de bir anlamı kalmıyor; zira kapitalist üretim ilişkilerine ya da özel mülkiyete son vermek gibi bir hedefin olmadığı açık. Kapitalizmi yıkmak gündemde değilse sosyalizm de gündemde değildir. Solun yapması gereken tercih DEM’le tabiyet ilişkisine giren sol unsurların bu noktada önemli bir tercih yapmak zorunda oldukları açık. Kürt hareketine ait kimi yazılarda da “Türkiyeli Marksistlerin bir yol ayrımında olduğu” belirtiliyor. Bir seçenek komünal, devletsiz bir sosyalizm aramak, diğer seçenek ise “devletli bir düşüncenin muhafazakârlığı” içinde intihar etmek olarak sunuluyor. Evet, Türkiye’de Marksistler gerçekten bir yol ayrımında. Ya Marksizm’e, sosyalizme karşıt liberal tezlerin peşine takılacaklar ya da silkinip bu cendereden kurtulacaklar. Birincisini seçmeleri durumunda mücadele edebilecekleri, hatta var olabilecekleri bir ülkenin, zeminin kalmadığını görecekler. Asıl intihar bu olacak.