Türkiye’de siyasal mücadeleler tarihi, yalnızca kazanılmış zaferlerin ya da yaşanmış yenilgilerin toplamı değildir. Aynı zamanda yarım kalmış devrimci dönemlerin, ertelenmiş kopuşların ve bastırılmış arayışların tarihidir. Bu arayışlar, her büyük toplumsal ve siyasal bunalım anında yeniden ortaya çıkar. Eski sorular yeni biçimlerle sorulur, geçmişin figürleri bugünün krizleri içinden yeniden konuşmaya başlar. Bugün Doğan Avcıoğlu’nun ve Yön çizgisinin yeniden tartışılıyor olması da bir nostalji dalgası değil; Türkiye’nin içine sürüklendiği tarihsel çıkmazın toplumsal bir yansımasıdır. Cumhuriyetin çözülüşü, bağımsızlık fikrinin aşınması, dinsel referansların kamusal alandaki belirleyici etkisinin artması ve buna paralel olarak laikliğin tasfiyesi, geniş cumhuriyetçi kesimleri aynı soruya sürüklüyor: Bu ülke nasıl kurtulur? Fakat bu soru düzen içi yanıtların tükendiği bir eşikte soruluyor. Tam da bu nedenle, geçmişte Kemalist perspektif içinden ama düzen siyasetinden radikal bir kopuş ihtiyacını en berrak biçimde ifade etmiş olan düşünsel ve siyasal çizgi bugün yeniden önem kazanıyor. Doğan Avcıoğlu’nun güncelliği işte burada başlıyor. O, Cumhuriyet’in yalnızca savunulmasını değil, yeniden kurulması gerektiğini de söyleyen en ileri Kemalist çizginin temsilcisi olarak tarih sahnesinde yer alıyor. Ancak Avcıoğlu’nu ve Yön hareketini bugüne taşımaya çalışanlar açısından önemli bir uyarı yapmak gerekiyor: Yön çizgisini tarihsel bağlamından koparıp bir şablona dönüştürmek, ona ruhunu veren “arayış”a bütünüyle aykırıdır. Bu çizginin hem ilerici niteliğini hem de aşılması gereken sınırlarını birlikte kavramak Avcıoğlu mirasını taşımanın önemli bir gereği olarak görülmeli. Avcıoğlu’nun tarihsel rolü Bizim açımızdan mesele, Doğan Avcıoğlu’nun temsil ettiği devrimci cumhuriyetçi birikimi Marksizm-Leninizm ışığında ve işçi sınıfı perspektifiyle doğru bir yere oturtmaktır. Bu yazı da Doğan Avcıoğlu’nun tarihsel rolünü, Yön çizgisinin Türkiye solundaki özgün konumunu ve bugün göreli olarak güç kazanan bu hattın komünistler açısından ne anlama geldiğini ele almayı amaçlıyor. Amaç ne geçmişi kutsamak ne de kolaycı bir reddiye kaleme almak. Amaç, Türkiye’de sosyalist devrim mücadelesinin hangi tarihsel çizgiyle yan yana yürüyebileceğini ve hangi sınırları aşarak ilerlemek zorunda olduğunu daha açık biçimde ortaya koymak. Doğan Avcıoğlu ve Yön hareketi; cumhuriyetçi birikimi emperyalizm karşıtlığı, bağımsızlık ve kamuculuk ekseninde yeniden kurmayı hedefleyen en güçlü ideolojik hamlelerden biridir. Avcıoğlu’nun yapıtlarında öne çıkan temel motivasyon, geri kalmışlığın, bağımlılığın ve gericiliğin tarihsel kaynaklarını açığa çıkarmak ve Türkiye’nin neden sürekli olarak “yarım kalan devrimler ülkesi” olduğunu göstermekti. Temel yapıtlarından Türkiye’nin Düzeni , bu yönüyle yalnızca bir tarih kitabı değil; Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan kırılmaların devrimci bir muhasebesidir. Avcıoğlu’nun cumhuriyetçiliği edilgen ya da nostaljik değildir. Düzen içi bir Cumhuriyet savunusu hiç değildir. O, Cumhuriyet’in ancak devrimci bir atılımla varlığını sürdürebileceğini savunan inatçı bir devrimciydi. Burjuva devriminin doğal sınırlarına dayanması ve burjuvazinin kendi devrimine ihaneti, 60’ların Türkiye’sinde Avcıoğlu’nda “burjuva devriminin tamamlanmamışlığı” olarak formüle edildi. Bu arayış, doğal olarak Kemalist mirasın en sol ve en radikal yorumuna yaslandı. Yön çizgisi, Kemalizm’i yeni bir devrimci çıkışın kaynağı olarak ele aldı ve Milli Demokratik Devrim (MDD) tezinin iki ana damarından birini oluşturdu. Ancak MDD’nin tarihsel varsayımları ve bugünkü gerçeklik göz önüne alındığında, benzer kopuş arayışlarının artık çok farklı sonuçlar üretmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. 21. yüzyıl Türkiye’sinde MDD, Sosyalist Devrim tezi karşısında teorik bir polemiğin konusu olmaktan çoktan çıkmıştır. Bugün MDD’yi yanlışlayan esas güç, bizzat tarihsel ve toplumsal gerçekliğin kendisidir. MDD ve Türkiye MDD, şu temel varsayıma dayanıyordu: Türkiye’de kapitalizmin tam gelişmediği, feodal ya da yarı feodal ilişkilerin belirleyici olduğu ve bu nedenle sosyalist devrimden önce “milli” ve “demokratik” bir aşamanın zorunlu olduğu. Bu varsayım 1960’ların Türkiye’si için kabul edilebilir bir tartışma başlığı sayılsa bile; 21. yüzyılda ampirik olarak geçersiz konumdadır.. Bugün Türkiye; finansallaşmış, görece gelişkin sanayi altyapısına sahip, dışa bağımlılığı derinleşmiş, çok uluslu sermaye ağlarına eklemlenmiş, tarımı bitme noktasına gelmiş, kentleşme oranı yüzde 90’a yaklaşmış, emek rejimi giderek daha acımasız hale gelen olgun bir kapitalist ülkedir. Feodalizm tartışması artık tarihsel değil, nostaljik bir şemaya dönüşmüştür. Köylülük siyasal bir özne olmaktan çıkmış; kır ya tasfiye edilmiş ya da bütünüyle kapitalist üretim ilişkilerine eklemlenmiştir. Dolayısıyla MDD’nin “önce feodalizmi tasfiye” iddiası büyük ölçüde nesnesiz kalmıştır. Buna karşılık, küçümsenmeyecek güçte bir Türkiye sermaye sınıfı vardır ve bu sınıf tartışmasız biçimde iktidardadır. 1960’larda bir dizi ülkede “üçüncü dünyacı” olarak nitelenen ara iktidar arayışları göze çarpıyordu. Emperyalizme karşı olan bu arayışların bir gözü de Sovyetler Birliği’ndeydi. MDD’nin bir başka iddiası olan, “milli” bir burjuva ya da en azından antiemperyalist “sınıflar üstü” bir ulusal blok varsayımını da bu ortamda ele almak gerekir. Ancak Türkiye kapitalizminin son 40 yıllık seyri, bu varsayımı da kesin biçimde yanlışlamıştır. Türkiye burjuvazisi emperyalizmle çatışan değil, onunla organik bağlar kuran, NATO, AB ve IMF bütünleşmiş bir sınıftır. Bu sınıftan ilerici ya da devrimci bir rol beklemek, ancak 1960’ların üçüncü dünyacı ikliminin bir kalıntısı olabilir. Bugün “milli sermaye” söylemi, devlet eliyle palazlanan tekelci grupların suçlarını örten bir perdeye, sağ popülizmin hammaddesine dönüşmüştür. Bu koşullarda MDD’nin milli cephe ve milli aşama vurgusu, sosyalizmin önünü açan değil, burjuva hegemonyasını yeniden üreten bir işleve sahiptir. MDD’nin Yön kolunun belki de en sorunlu yanı ise sosyalist dönüşümün taşıyıcısı olarak emekçi kitleleri değil, ordu başta olmak üzere “güçleri” merkeze almasıdır. Sosyalizmin işçi sınıfına dayanmaksızın ilerleyemeyeceği ve Türkiye’de devlet aygıtının her kritik müdahalesinde sınıf mücadelesini bastırdığı defalarca görülmüştür. “Zinde güçler” anlatısı, zamanla yalnızca teorik bir hata değil, ağır bir siyasal yanılsama haline gelmiş; kurtuluşun halktan değil başka “güçlerden” beklendiği bir zemini beslemiştir. Buna rağmen bürokrasinin yalnız halk düşmanlığından beslendiğini ve hiçbir biçimde devrimci bir strateji içerisinde işlevlendirilemeyeceğini ileri süren sığ yaklaşımlar karşısında Avcıoğlu çizgisinin oldukça devrimci ve gerçekçi özellikler taşıması dikkate değerdir ve bunda da şüphesiz taşıdığı iktidar perspektifinin payı vardır. MDD’ye karşı sosyalist devrim Bir kez daha altını çizelim: MDD, Sosyalist Devrim tezi karşısında, tarih nezdinde işlevsizleştiği için gündemden düşmüştür. Bugün laiklikten bağımsızlığa, özgürlüklere kadar sayılabilecek tüm “demokratik görevler”, doğrudan işçi sınıfının siyasal iktidar mücadelesiyle çözülebilecek sorunlardır. Demokratik görevler ile sosyalist görevler tarihsel olarak ayrışmamış, tersine iç içe geçmiştir. Türkiye gerçekliği karşısında “önce MDD, sonra sosyalizm” şeması yalnızca zamansal değil, mantıksal olarak da çökmüştür. Geçmişin kavramlarını bugünün gerçekliğine zorla giydirmek ise mümkün değildir. Bugün sosyalist devrimin öznesinin işçi sınıfı olduğunu, sosyalizmin bilimsel temellerinin evrensel nitelik taşıdığını ve hiçbir ulusal özgünlüğün bu temellerin yerine geçemeyeceğini gayet açık biliyoruz. Bu nedenle de Yön çizgisini bir “sosyalizm türü” olarak değil, ancak tam da bu açıklık sayesinde, sahici ve devrimci bir müttefiklik ilişkisi içinde değerlendiriyoruz. Yön hareketinin tarihimizdeki ilerici rolü inkâr edilemez. 1960’lı yıllarda Türkiye soluna iktidar fikrini sokan, düzenle yetinmeme cesaretini aşılayan ve antiemperyalizmi merkeze alan bir aydın hamlesidir bu. Parlamentarizme mesafesi ve “Bu ülke böyle gitmez” diyen isyanı, onu tarih içinde ayrı bir yere koyar. Bugün vurguladığımız bağımsızlık, laiklik ve cumhuriyet savunusu, Avcıoğlu’nun mirasıyla birçok noktada kesişmektedir. Bugün Doğan Avcıoğlu’nun yeniden okunmasının ve Yön çizgisine yönelik ilginin artmasının nedenlerini iyi tahlil edelim. Türkiye, uzun bir karşıdevrim sürecinden geçmekte ve bu koşullar altında geniş cumhuriyetçi kesimler radikal bir kopuş ihtiyacını sezgisel olarak kavramaktadır. Bu arayışı kendi mücadelesi içinde bir yere oturtamayan, anlamlandıramayan devrimci bir strateji mümkün değildir. Devrimin müttefiki cumhuriyeti damar Cumhuriyetçi birikimin sola doğru akması, antiemperyalist ve kamucu bir hatta yönelmesi sosyalist devrim mücadelesinin toplumsal zeminini genişletmektedir. Avcıoğlu çizgisi bu anlamda sosyalist devrimin müttefiki olan en ileri cumhuriyetçi damarı temsil eder. Anti-Sovyetizm ve aynı anlama gelmek üzere antikomünizme karşı sosyalizmin yanındadır. Kalkış noktası aynı kalsa da bugün varacağı yer ve izleyeceği yol kaçınılmaz olarak dönüşmektedir. TKP’nin bu hattın güçlenmesini kendi güçlenmesi kadar önemli saymasının nedeni de budur. Avcıoğlu’nu tarihsel bağlamı içinde, dürüstlükle ve dostlukla değerlendiriyor, bugün verdiğimiz mücadelede O’nu omuz başımızda görüyoruz. Doğan Avcıoğlu yaşıyorsa Türkiye’de devrim ihtiyacı hâlâ yakıcı olduğu ve arayış sürdüğü için yaşıyor. Cumhuriyetin onurunu, bağımsızlığını ve geleceğini savunmanın artık düzen içi yollarla mümkün olmadığı daha geniş kesimler tarafından görüldüğü için yaşıyor. Onun temsil ettiği birikimi sosyalizm programıyla buluşturmak ve yarım kalmış devrimler tarihini işçi sınıfının iktidarıyla ilerletmek ise bizim en önemli görevimiz.