Çözülmenin içinden dayanışma çıkar mı? İşçi sınıfının gündüzü hâlâ mümkün

Aralık ayı yalnızca takvimsel olarak yıl sonu değil, aynı zamanda ücretlerin, geçim koşullarının ve sınıf ilişkilerinin tüm çıplaklığıyla görünür olduğu bir ay. Asgari ücret tartışmaları bu ayda yeniden gündemin merkezine yerleşiyor. Ancak bu gündem, çoğu zaman işçi sınıfının ortak taleplerini güçlendiren bir zemin olmaktan çok, sınıf içi ayrışmaların ve rekabetin yeniden üretildiği bir alana dönüşüyor. Asgari ücret, ortalama ücret haline gelmiş olmasına rağmen bu gerçeklik sınıfın birleşmesini değil, aksine, çözülmesini hızlandırıyor. Ücret, sınıfın ortak yaşam deneyimini kuran bir bağ olmaktan çıkıyor, bireysel kayıplara, kazanımlara ve birbirlerine göre konumlandıkları karşılaştırmalı bir ölçüte dönüşüyor. İşçi sınıfını kendi içinde bölen, bireyselleştiren ve çözülmeyi derinleştiren bir süreci tetikliyor. Bu noktada iki soruyla yüzleşmeliyiz: Ücret rejimi üzerinden sınıfın çözülmesi hangi toplumsal, siyasal ve ideolojik mekanizmalarla ortaya çıkıyor? Ve bu çözülmeye yalnızca ekonomik taleplerle değil, sınıf içi dayanışmayı yeniden kurabilecek bir sınıf kültürüyle karşı koymak mümkün mü? Lezita Direnişini anlatan "Çemberin Dışındakiler" belgesini izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=Ifct46kBtuU Ücret, yoksulluk ve sınıfın çözülmesi Asgari ücretin biraz üzerinde kazanan, ancak yaşam koşulları bakımından onlardan niteliksel olarak hiçbir farkı olmayan işçi kesimleri çoğu zaman bu tartışmadan “kendi meselesi değilmiş” gibi uzak duruyor. Ücret meselesi böylece ortak bir sınıf gündemi olmaktan çıkıyor, işçilerin birbirine bakarak konumlandığı, birbirini ölçtüğü ve kıyasladığı bir alana sıkışıyor. Kim daha çok kaybediyor, kim daha az yoksullaşıyor, kim biraz daha dayanabiliyor... Bu sorular, sermaye açısından son derece işlevseldir, çünkü sınıfın ortak taleplerini değil, sınıf içi mesafeleri büyütür. Sınıfın çözülmesi sınıf içi rekabeti harlayan öfke patlamalarında da görünür oluyor. Örneğin, kamuda belirli bir kesime yapılan seyyanen zamlara, diğer işçi kesimlerinden yükselen tepkilerde açık oluyor bu öfke patlamaları. Öfke vardır, ancak bu öfke sömürü ilişkisini hedef almaz. Hedef bulanıklaştıkça sermaye görünmezleşir. Flormar direnişini anlatan "Güzellik Direnişte" belgeselini izlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=QXELX_QGUSQ Ücretlerin düşüklüğü ve alım gücünün sürekli aşınması yalnızca maddi yoksullaşmayı değil, sınıfın çözülmesini ve beraberinde bireysel kurtuluş arayışlarını körüklüyor. İşçiler, aslında kendilerinin de doğrudan parçası olduğu sınıf gündemleriyle bağ kurmak yerine “beyhude” bireysel çıkış yollarına tutunuyor. Bahis, kumar, borsa, kripto paralar ya da “küçük yatırım” hayalleri, emekçilerin geleceksizlik duygusuna verdikleri sistem içi tepkilerdir. Bu alanlar, emekçiye sahte bir kontrol duygusu sunar: Çalışarak değil, şansla ya da “doğru hamleyle” kurtulma vaadi. İşçi sınıfının üyeleri bazen de umutsuzlukla geri çekilerek çözülüyor. Bu geri çekilme, açık bir itirazdan çok siyasetten sessiz bir uzaklaşma biçimini alıyor. Ücretlerin bu denli düşük, yaşamın bu kadar güvencesiz olduğu koşullarda yaygınlaşan “benim yapabileceğim bir şey yok” kabullenişi, yalnızca bireysel çaresizlik hali değildir. Bu kabulleniş, kolektif eylemin geri çekildiği yerde ortaya çıkan, örgütlü itirazın, ortak mücadele imkânlarının yerini alan toplumsal bir sonuçtur. Bireysel bir ruh halinden çok, sınıfın siyasal ve ideolojik olarak kuşatılmasının gündelik hayattaki ifadesidir. Böylece yoksulluk yalnızca maddi yaşamı değil, siyasal katılımı da daraltıyor, dayanışmanın alanı küçülürken geri çekilme neredeyse makul bir tutum gibi görünmeye başlıyor. Bu noktada ısrarla vurgulamak gerekir: İşçi sınıfındaki çözülme, ne sınıfa dışsal bir etki olarak okunabilir ne de sınıfın kendiliğinden, kaçınılmaz bir içsel özelliği olarak kabul edilebilir. Güvencesiz istihdam biçimleri, esnek çalışma, parçalı iş ilişkileri ve bireysel performans rejimleri, sınıfı yalnızca maddi olarak değil, kültürel ve duygusal olarak da atomize ediyor. İşçi sınıfı bu etkilere karşı kendiliğinden korunaklı değildir, ancak bu etkileri tersine çevirme potansiyeline, olanaklarına ve tarihsel deneyimine sahip olan yegâne sınıftır. Dayanışmanın maddi zemini: Sınıf kültürü Bugün bir çözülmeden söz ediyorsak aynı zamanda bu çözülmenin belli anlarda nasıl tersine çevrilebildiğine de tanıklık ediyoruz. Direniş ve grevler, ülkenin dört bir yanında kıvılcımlar gibi parlıyor. Sermaye birikiminin farklı alanlarında, fabrikada, depoda ya da şantiyede ortaya çıkan bu mücadeleler, sayıca sınırlı olsalar bile oldukça değerli deneyimlerdir. Çünkü bu anlarda işçi sınıfı, gündelik hayatın rekabetçi ve ayrıştırıcı koşullarını aşarak yeniden yan yana gelir. Asgari ücretle çalışanla biraz üzerinde kazanan, kadrolu işçiyle taşeron, genç işçiyle emekliliğe yaklaşmış işçi ortak bir haksızlık deneyimi etrafında buluşur. Grevler ve direnişler, yalnızca bir ücret ya da hak talebi değil, sınıfın parçalanmışlığını askıya alan, “biz” duygusunu yeniden kuran eşikler olarak ortaya çıkar. Bu yüzden bu mücadeleler, bugünün sınıf gerçekliği içinde hem kırılgan hem de son derece öğretici deneyimler sunuyor. Bu deneyimler, çözülmeye karşı sınıf kültürünün mayalandığı anlardır. Sınıf kültürü, üretim araçlarının mülkiyeti temelinde uzlaşmaz çıkarlara sahip iki temel sınıfın ilişkisinde ortaya çıkar. Dolayısıyla işçi sınıfının kültürü, kendi karşıt sınıfının kültürüyle ilişki ve mücadele içinde şekillenir. Sınıf kültürü tam da bu karşıtlık içinde, bu çatışma alanında şekillenir. Sınıf kültürü, işçi sınıfının üyelerinin ortak deneyimlerine yaslanır, onların adalet ve hakkaniyet arayışını taşır, onların dayanışma pratikleriyle beslenir. Kolektif eylem içinde ve güçlü bir “biz” duygusuyla derinleşen bu kültür, geçmişten devralınan bir miras olduğu kadar geleceğe doğru kurulan bir mücadele hattıdır da. Burada aslolan işçi sınıfı kültürü ile burjuva kültürü arasındaki ilişkinin yalnızca bir farklılık değil, doğrudan bir mücadele ilişkisi olmasıdır. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire ’inde bu bağlantıyı şöyle tanımlar: “Milyonlarca aile, hayat tarzlarını, çıkarlarını ve kültürlerini diğer sınıflardan ayıran ve onları diğer sınıflarla karşıtlık içine koyan ekonomik şartlarda yaşadığı sürece bir sınıf oluştururlar.” İçinden geçtiğimiz günlerde yaşadığımız çözülmeye bakıp, işçi sınıfı kültürünün egemen kültür tarafından tümüyle yutulduğu iddiası, mücadele alanlarını görünmez kılan indirgemeci bir yaklaşım olur. Dayanışma iyi niyetli bireylerin tercihiyle değil, ortak maddi çıkarların, ortak yaşam koşullarının ve ortak mücadele deneyimlerinin içinde kurulur. İşçiler birlikte hareket ettiklerinde yalnızca “daha iyi insanlar” olmaz, daha güçlü, daha dirençli ve daha görünür bir toplumsal özne haline gelir. Bu nedenle sınıf kültürü soyut bir kimlik değil, pratik içinde, mücadele içinde üretilen canlı bir ilişkiler bütünüdür. Dayanışmanın kalıcılaşması, sınıf kültürüyle birlikte örgütlülüğün güçlenmesine de bağlıdır. Sendikasızlaştırma, işyeri parçalanmaları ve bireysel performans rejimleri, işçilerin yalnızca pazarlık gücünü değil, birlikte düşünme ve birlikte hareket etme kapasitesini de aşındırıyor. Bu nedenle sınıf kültürünün yeniden inşası kaçınılmaz olarak örgütlü mücadeleyle bağ kurmak zorundadır. Sendikalar, meslek örgütleri ve taban inisiyatifleri yalnızca ücret pazarlığının değil, sınıfın ortak deneyiminin yeniden kurulacağı siyasal alanlar olarak düşünülmelidir. Ülkenin dört yanında özelleştirmeye karşı mücadele eden TEKEL işçileri 2009 sonuna doğru Ankara’da güçlerini birleştirdi. TÜRK-İŞ Genel Merkezi önüne çadırlarını kuran işçiler Ankara’nın kışını dayanışma ve mücadeleyle ısıtmıştı. Fotoğraflar: Levent Karaoğlu Sonuç olarak, aralık ayında asgari ücret tartışmalarıyla yeniden gündeme gelen sınıfın parçalanmasına karşı, sınıfın farklı kesimleri arasında oluşan mesafelerin aşılabileceği bir zemin üzerine düşünmek gerekiyor. Bu zeminin en somut örneklerinden biri mücadele anlarında yeniden filizlenen sınıf kültürüdür. Asgari ücret tartışması “kim daha az kaybediyor” sorusundan koparıldığında “nasıl yaşayacağız” sorusunun ortaklaştırılabildiği bir mücadele başlığına dönüşebilir. Bu dönüşüm, ücret meselesini teknik bir hesap olmaktan çıkarıp, doğrudan yaşam hakkı ve toplumsal adalet talebinin merkezine yerleştirir. İşçi sınıfının gündüzü yalnızca geçmişin nostaljik bir hatırası değil, bugünün ve geleceğin politik bir ihtimalidir. Çözülmenin bu kadar derinleştiği bir dönemde bu ihtimali diri tutmak, sınıf kültürünü yeniden ve ısrarla var etmek yalnızca mümkün değil, zorunludur.