Piyasalaşma ve gericileşmenin gölgesinde bir hekim davası: Hastane kârı mı, çocukların sağlığı mı?

Türkiye, eşitsizliklerin iyice derinleştiği bir düzene doğru hızla sürüklenirken sağlık alanı da bu dönüşümden nasibini almış durumda. Bir yandan sermaye için güvenli ve kârlı bir yatırım alanı olarak büyütülen, diğer yandan gerici ideolojik müdahalelerle kuşatılan sağlık sistemi, kamusal bir hizmet olmaktan giderek uzaklaşıyor. Hastanelerin işletme mantığıyla ve siyasal tercihler doğrultusunda yapılan keyfi atamalarla yönetilmesi, sağlık emekçilerinin çalışma koşullarını ağırlaştıran, emeği değersizleştiren ve halkın sağlık hizmetine erişimini her geçen gün daha da zorlaştıran bir dönüşümün temel araçlarından biri haline geldi. Prof. Dr. Ayten Erdoğan hakkında yürütülen dava ise, yalnızca sağlık alanındaki dönüşümü değil; hukuk sistemine ve toplumsal yaşamın pek çok alanına sirayet eden piyasacı ve gerici kuşatmanın nasıl işlediğini göstermesi açısından çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Ne olmuştu? Özel Balıklı Rum Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi bölümünde çalışan Prof. Dr. Ayten Erdoğan, sahte reçete ve usulsüzlük iddiasıyla 21 Kasım 2025’te gözaltına alınmış, üç gün süren gözaltı süresinin ardından tutuklanmıştı. Halen tutuklu olarak yargılandığı davada, Gazeteci Timur Soykan’ın aktardığına göre suçlamaların merkezinde, maddi imkansızlıklar nedeniyle muayene ücretini karşılayamayan çocuk hastalara ücret almadan ilaç reçete etmesi bulunuyor. Ayrıca Erdoğan’ın, gerici Hüseyin Üzmez davasındaki tavrı nedeniyle hedef alındığı ve beş yıl önce rafa kaldırılan dosyanın tekrar gündeme getirildiği iddia ediliyor. Hüseyin Üzmez, Vakit gazetesi yazarıyken 2008 yılında 14 yaşındaki bir çocuğa yönelik cinsel istismar suçundan yargılanmış, kamuoyunda oluşan tepkilerin de etkisiyle ceza almış; dava, gericilik ve yargının siyasal işleyişine dair tartışmaların simgesi haline gelmişti. Prof. Dr. Ayten Erdoğan’ın soruşturma dosyasına erişim kısıtlamaları, tutukluluk süresince düzenli kullanması gereken ilaçlarına ulaşamaması ve sağlık hizmetine erişiminin fiilen engellenmesiyle dava, sağlık meslek örgütlerinin de tepki göstermesine yol açtı. Türkiye Psikiyatri Derneği ve İstanbul Tabip Odası, bu süreçte masumiyet karinesi, savunma hakkı ve sağlık hakkının ihlal edildiğine dikkat çekerek meslektaşlarının tutuksuz yargılanmasını talep etti. Sürmekte olan ve ayrıntılarına  tam olarak vakıf olamadığımız bu dava, hukukun eşitlik ilkesinin devre dışı bırakıldığı ve siyasal tercihlerin gölgesinde bir baskı aygıtı olarak işlediği yeni bir durumla mı karşı karşıya olduğumuz sorusunu sorduruyor. Öte yandan bu olayı ve benzerlerini yalnızca “yargı süreçleri” başlığı altında ele almak, tablonun bütününü perdeleme riski taşıyor. Bu nedenle, insanların en temel haklarından biri olan sağlık hizmetine erişebilmek için neden bu denli ağır bedeller ödemek zorunda bırakıldıkları sorusu önem kazanıyor. Hastanelerde hizmet veren Diyanet bünyesindeki manevi danışmanlar, psikolojik sorunlara bilimsel yöntemler yerine dini telkinlerle müdahale ediyor. "Dua et, sabret, şükür et" gibi bilimdışı yönlendirmeler özellikle şiddet ve intihar riski taşıyan vakalarda ciddi sonuçlara yol açıyor. Piyasalaşma ve kamusal alanın çöküşü Bu soruya yanıt ararken en başa, Türkiye’de sağlık alanının yıllar içinde sistemli biçimde kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılarak piyasalaştırılmasını koymak gerekiyor. Kamu hastanelerinin işlevsizleştirilmesi, özel hastanelere kaynak aktarımı, performans sistemi, SGK geri ödeme politikaları ve katkı paylarıyla birlikte sağlık hizmeti fiilen özel sektöre terk edilmiş durumda. Devlet hastanelerinde aylar sonrasına verilen randevular, acil servislerdeki kronik yoğunluk, yatak ve yoğun bakım hizmetlerinin yetersizliği, sistemin olağan işleyişi haline gelmiş bulunuyor. Buna karşılık Şehir Hastaneleri modeli üzerinden sermaye gruplarına aktarılan milyarlarca lira, kamusal sağlık hizmetinin değil, özel sağlık sektörünün sürdürülebilirliğini güvence altına alıyor. Bu dönüşümün doğrudan sonucu olarak yoksul emekçilerin sağlığa erişimi her geçen gün zorlaşırken hekim emeği de piyasanın kâr hedeflerine tabi kılınıyor. Bu yapı içinde hekimler artık yalnızca tıbbi kararlar almıyor; aynı zamanda sistemsel sorunların yarattığı etik açmazlarla da baş başa bırakılıyor. ‘Hastanenin kâr etmesi gerek’ Prof. Dr. Ayten Erdoğan da kendi beyanında tam olarak sistemden kaynaklı bu tür sorunlara işaret ediyor. Raporlu çocuk hastaların, yalnızca ilaçlarını yazdırabilmek için dahi yüksek özel muayene ücretleri ödemek zorunda bırakıldığını ve maddi imkansızlıklar nedeniyle ilaca erişemeyen çocuklarla defalarca karşılaştığını ifade ediyor. Bu durumu hastane yönetimine ilettiğinde ise kendisine “hastanenin kâr etmesi gerektiği” yanıtının verildiğini belirtiyor. Bunun üzerine, çocukların ilaçsız kalmaması için herhangi bir ücret almadan reçete düzenlediğini söylüyor. Prof. Dr. Ayten Erdoğan Bugün Türkiye’de bir hastanın ilaca erişememesi ya da muayene ücretini karşılayamaması istisna değil, sistemin sıradan sorunlarından biri haline gelmiş durumda. Azımsanamayacak sayıda hekimin, sistemsel sorunlara karşı mesleğini riske atmak pahasına bireysel çözümler üretmeye çalışması da ülkenin acı gerçeklerinden biri. Öte yandan denetim mekanizmalarının sistematik biçimde zayıflatılmasıyla birlikte usulsüzlük ve kayıt dışılık da olağanlaşmış durumda. “Yenidoğan çetesi” olarak kamuoyuna yansıyan skandal, bu denetimsizliğin ve piyasacı işleyişin ne denli ölümcül sonuçlar yaratabildiğini gösterdi. Sağlık alanını düzenlemek ve denetlemekle yükümlü en üst siyasi makamın aynı zamanda özel hastane sahibi olabildiği bir düzende, kamusal yararın değil çıkar ilişkilerinin belirleyici olması şaşırtıcı değildir. Bebeklerin yaşam hakkının dahi pazarlık konusu haline gelebildiği bu tabloda artık yalnızca etik bir çöküşten değil, doğrudan doğruya bir yönetme krizinden söz etmek gerekir. Laikliğin tasfiyesi ve tarikat düzeni Sağlık alanında tarikat ve cemaat yapılanmalarının artan etkisi, bu sürece eşlik eden en kritik dinamiklerden biridir. Hastaneler, yurtlar ile bakım ve rehabilitasyon merkezleri, bu yapıların kadrolaşma ve nüfuz alanları haline gelmiş durumda. Sağlık Bakanlığı’nın son yıllarda çeşitli dini vakıf ve derneklerle “değerler eğitimi” ve sosyal hizmet başlıkları altında imzaladığı protokoller, hastanelere manevi danışman atanması gibi uygulamalar, sağlık kurumlarını ideolojik müdahalelere açık alanlara dönüştürüyor. Sağlık hizmetinin bilimsellikten ve laiklikten uzaklaşması; siyasi atamalar ve denetimsizlik, yalnızca tıbbın niteliğini değil, pek çok örnekte karşılaştığımız gibi hastaların güvenliğini de doğrudan tehdit ediyor. Gazeteci Timur Soykan’ın aktardıkları, bu karanlık tablonun hukuk alanındaki yansımalarına dair önemli bir pencere açıyor. Soykan yazısında, Prof. Dr. Ayten Erdoğan’ın üstüne gidilmesinin Hüseyin Üzmez davasıyla ilişkili olduğunu öne sürüyor. Erdoğan, 2009 yılında, Vakit yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki B.Ç.’ye yönelik cinsel istismar davasında mağdur çocuğun ruh sağlığının bozulduğuna dair görüş bildirmiş; bu sürecin ardından Adli Tıp Kurumu’nda baskı gördüğünü belirterek görevinden istifa etmişti. Basına yaptığı açıklamalarda, kurum tarafından çok sayıda çocuk istismarı vakasında hatalı raporlar verildiğini, kendisine “Üzmez’le uğraşmaması” yönünde tehditler iletildiğini ve güvenlik gerekçesiyle koruma talebinde bulunduğunu ifade etmişti. Soykan’a göre bugün yaşananlar, geçmişte yarım kalan bir hesaplaşmanın parçası. Hüseyin Üzmez Söz konusu bağlantı hukuken kesinleşmiş bir olgu değil; ancak mevcut ideolojik kuşatma dikkate alındığında, bu iddiayı ciddiye almayı gerektiren çok sayıda gösterge bulunuyor. Çocuk istismarı, tarikat yurtları, cemaat yapıları ve organize suç ağları söz konusu olduğunda yargının ağır işlemesi, delillerin çoğu zaman karartılması ve suçluların cezasız kalması toplumda alışılmış bir durum haline geldi. Buna karşılık aydınlar, gazeteciler ve muhalifler söz konusu olduğunda hukuk bir anda niteliğini değiştirip bir baskı aygıtı olarak işlev görmeye başlıyor. Laikliğin tasfiyesi burada belirleyici bir eşik oluşturuyor. Laiklik, yalnızca dinin devlet işlerinden ayrılması değil; eşitliğin, adaletin, kadın ve çocuk haklarının ve bilimsel bilginin toplumsal güvencesidir. Laikliğin aşındığı bir ülkede çocuklar korumasız kalır, kadınlar toplumsal yaşamın dışına itilir; şiddet sıradanlaşır, adaletsizlik derinleşir. Bu zeminde hekim emeği de değersizleşir, sağlık alanı piyasanın ve gerici ideolojilerin kuşatması altında sıkışır. Bugün Türkiye’de çocuk istismarı, kadın cinayetleri ve sağlık alanındaki derin eşitsizliklerin yan yana artması bir rastlantı değil; aynı ideolojik ve sınıfsal dönüşümün birbirini besleyen sonuçlarıdır. Derin bir çöküş Prof. Dr. Ayten Erdoğan hakkında yürütülen dava, sağlık sisteminin, hukukun ve aslında toplumsal yaşamın bütününün nasıl bir eşikte sıkıştığını göstermesi açısından ayrı bir yerde duruyor. Nitekim son gelişmeler, tam da bu sıkışmaya işaret ediyor. Kamuoyuna “yolsuzluk” ve “milyonlarca liralık kamu zararı” söylemiyle yansıtılan dosyada, mahkeme tarafından iddianamenin eksiklikler nedeniyle iade edildiği basına yansıdı. Erdoğan’ın avukatı Çağrı Bağatur, SGK raporlarında yer alan tutarın iddia edildiği gibi 112 milyon değil 112 bin TL ile sınırlı olduğunu, ceza ve faizleriyle birlikte talep edilen 204 bin 87 TL’nin tamamının daha önce ödendiğini belirtiyor. Bu verilere rağmen tutuklama tedbirinin sürdürülmesi ve dosyaya erişim kısıtlamasının devam etmesi, hukukun eşitlik ve ölçülülük ilkelerinin bu davada askıya alındığına dair algıyı güçlendiriyor. Bu noktada meselenin, bireysel hata ya da etik ihlal tartışmasından ibaret olmadığını bir kez daha vurgulamakta sakınca yok. Görüldüğü üzere, sağlık hakkının piyasaya devredildiği, laikliğin yok sayıldığı, yargının siyasal bir araç haline getirildiği bir düzende yoksul çocukların ilaca erişimi, sağlık emekçilerinin emeği ve adil bir yargılanma hakkı aynı anda ve aynı zeminde aşınıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz şey; toplumsal yaşamın her alanına sirayet etmiş olan, temel hak ve özgürlükleri zedeleyen, halkın güven duygusunu sarsan ve giderek yönetilemez hale gelen bir sistemin derin çöküşüdür.