'Sol'un tarihsel yolculuğu: Soldan sağa, sağdan sola

Tarihin motoru sınıf mücadeleleridir. Bu tüm toplumsal ve bireysel ilişkilerin sınıfsal konumdan ibaret olduğu değil, bu ilişkilerin en sonunda o konum tarafından belirlendiği anlamına gelir. Üretim ilişkileri ve onun belirlenimi altındaki üstyapı kurumları hem toplumsal süreçlerin hem de sınıf mücadelesinin alanıdır. Yani mücadele sadece iktisadi alanda hatta sadece siyasal alanda değil, ideolojik alanda da verilir. Kavramlar, hele siyasi konumların ilanı anlamına gelenleri elbette bir mücadelenin konusudur. Sol da bu kavramlardan birisidir. Hem böyledir hem de böyle olagelmiştir. Yani hem dün hem de bugün başka kavramlar üzerinde olduğu gibi sol kavramı üzerinde de bir mücadele sürmektedir. Birçok siyasi kavram gibi sol kavramının kökeni de Fransız Devrimi’ne dayanmaktadır. Devrimle ortaya çıkan mecliste kralcılar, aristokratlar ve kilise temsilcileri yani düzenin temsilcileri meclisin sağ tarafında yer alırken cumhuriyetçiler, halkçılar yani Jakobenler solda oturuyorlardı. Ortadaki kararsız kalabalığın bulunduğu yere ise Bataklık deniliyordu. Fransız Devrimi eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganları demekti. Arkasına aldığı Aydınlanma düşüncesi laikliği dayatıyordu. İnsanlar eşittir. İnsan doğayı ve toplumu kavrayabilir, anlayabilir ve yani değiştirebilir. Bu tezlerin tamamı meclisin sol tarafında oturanlarca temsil ediliyordu. Sol, cumhuriyetçilik, laiklik, devrim demekti. Toplumsal olaylar tarihseldir. Yani değişkendirler. Yani bu tablo da aynı kalmadı. Devrim ilerleyip kralcılar tasfiye edilince tüm meclis cumhuriyetçilere kaldı. Bu kez sağda ılımlı cumhuriyetçiler, Jirondenler oturur oldular. Sol, Jakobenlere; Marat, Danton ve Robespierre gibi gerçek halkçı ve cumhuriyetçilere kaldı. Ama orada da kalmadı. Devrim ileriye yani sola doğru yol aldıkça sırayla hepsi yaşamlarını bu kavgada ya suikastle ya da giyotinle kaybettiler. Devrim, hedefine yani eşitlik ve özgürlüğe en yaklaştığı yerde devrildi. Gerçek halkçıların gerçek cumhuriyetçilerin kızıl terörünün yerini Thermidor gericiliği ve beyaz terör aldı. Ardından Napoléon, sonra Bourbon, ardından Orléans hanedanlıkları... Büyük Fransız Devrimi yerini bir devrimler çağına devrederek çekildi. İnsanlık burjuvazinin önderliğinde cumhuriyetle ve laiklikle tanışmıştı. Tüm insanlık adına iktidarı isteyen burjuvazi, iktidarını oluştururken kendisiyle barikatlarda dövüşen emekçileri geride bıraktı. İnsanlar eşitti ama burjuvalar daha eşitti. İktidara yürürken sol olan, burjuvazi iktidarında sağa yerleşti. Sol artık sahneye çıkmaya başlayan işçi sınıfının adıydı. Üç sloganı temsil eden üç renkli bayrağın yerini, eşitliğin kızılı aldı. Öyle ki 1845’in sonuna gelindiğinde Engels “Günümüzde demokrasi komünizmdir” diye yazıyordu. İşçi sınıfı sahneye çıktı ve insanlığın bütün ilerici birikimini kendi sırtına yüklendi. Artık her güzel şey işçilerin ellerindeydi. Sol artık komünizmdi. 1848 Devrimleri bunu mühürledi. Burjuvazi artık ilerici değil gericiydi. Çünkü kendisini geliştirirken kendi mezar kazıcılarını da geliştirmek zorundaydı. Kendilerinden onlarca, yüzlerce giderek binlerce kat fazla işçi üretmek zorundaydı. İşçi sınıfının taleplerine kan dökerek yanıt verildi ama çok geçmeden yeniden duyulacaktı o talepler. Rue Soufflot barikatı 1848. Ressam: Horace Vernet. Cumhuriyet, laiklik, bağımsızlık Kapitalizm gelişiyordu ama bu gelişme zorunlu olarak eşitsiz bir gelişmeydi. Arkadan gelen devrimler kendilerinden önceki tecrübelerden yararlanmayı bildiklerinden, Alman burjuvazisi kendisinden önceki dönemin egemen sınıfıyla ittifakını Fransız sınıfdaşlarından önce yaptı ve bunun bedeli bu sınıf kardeşlerine patladı. Almanya ile savaş Fransa’ya 3. Cumhuriyet’i ve dünyaya Paris Komünü’nü armağan etti. 70 gün sadece işgalcilerin değil kendi burjuvalarının da toplarına karşı direnen komüncüler, cumhuriyetçilik ve laiklikten sonra bağımsızlık bayrağını da burjuvazinin elinden aldılar. Artık dünya işçi sınıfının iktidarıyla da tanıştı. İnsanlığın tüm ilerici değerleri komüncülerin elindeydi. Bunun bedelini canlarıyla ödediler. Devrimler çağı yerini sosyal demokrasi dönemi diyebileceğimiz bir döneme bıraktı. Bu dönem solun Marx ve Engels’den yavaş yavaş uzaklaşması anlamına geldi diyebiliriz. Sosyal demokratlar önce Lasallecılar’la uzlaşmaya gittiler. Ortaya çıkan bu programları çok sert eleştirdiler ama sağa gidişe engel olmaya ömürleri yetmedi ustaların. İkinci Enternasyonal elbette sadece reformistlerden oluşmuyordu. Lenin ve partisi de Rosa ve yoldaşları da oradaydı ama bu sürece hâkim hava reformizm oldu dersek çok da yanlışlık yapmış olmayız. O kadar ki 1914’te işçi sınıfını burjuvazinin peşinden savaşa sokmaya kadar götürdüler işi ve Lenin ve yoldaşlarına bunu eleştirmek düştü. Solun tümü adına başta Bolşevikler olmak üzere bir avuç devrimci korudu solun ilkelerini. İşte o zaman kimin sol olduğu solun ne olduğu tartışmaları asıl şeklini aldı. Sınıf mücadeleleri her zaman somuttur. İdeolojik düzeyde verilse bile. İkinci Enternasyonal ihanetini sağda bırakıp sola yeni bir kulvar açmak 1917’de Lenin ve yoldaşlarına düştü. Rusya’da burjuvazi iktidara gelmişti yani burjuva devrimi tamamlanmıştı. Gündemde sosyalist devrim yani işçi sınıfı iktidarı vardı. Bunun için de ilk iş olarak yeni bir parti ve yeni bir enternasyonal gerekiyordu: Komünist Parti ve Komünist Enternasyonal. Nisan’da Petrograd Garı’nda mühürlü trenden inip üstüne çıktığı zırhlı araçtan ilan ediyordu bunları Lenin. Sol bir kez daha komünizm olmuştu. Ve bu kez öyle 70 günlüğüne değil. Bu öyle büyük bir adımdı ki dokunduğu coğrafyalardaki tüm ülkelerin ve halkların kaderini değiştirdi. Emperyalizme karşı savaşmak için bir destek, bir el verdi. Bu sürece ilk katılanlardan biri, kapitalizmin geç geliştiği ve paylaşılmak için emperyalizm tarafından kurban seçilmiş Türkiye oldu. Mustafa Kemal bu dönemi doğru okuyan az sayıda kişiden biriydi. Yanına aldıkları, sol bir arka plandan gelmiyordu. Aydınlanmacıydılar ama kaçının gerçekten laik ya da esastan cumhuriyetçi olduğu bile tartışmalıydı. Hatta ilk yola çıkışta aralarında bağımsızlıkçı bile olmayanlar vardı. Ama bir şeyi çabuk gördüler; emperyalizme karşı yanlarında sadece genç işçi sınıfı iktidarı vardı. Tüm bu tereddütlü ama dirayetli kadroya önderlik ve bir süre için de olsa Lenin ve arkadaşlarına yoldaşlık eden Mustafa Kemal’in çıkışı elbette sol ile birlikteydi ve soldu. Komünist değildi ama komünizme dosttu. Bu çok sürmedi. Burjuvazi her yerde olduğu gibi ülkemizde de işçi sınıfına ihanet etti. Çünkü ondan çok korkuyordu, emperyalizmden bile çok. Çünkü artık işçi sınıfının bir iktidarı vardı komşuda. Bu sürecin hikâyesi bu yazının konusu değil ama sonuçlarına tekrar döneceğiz. Dünya artık emperyalizm ve sosyalist devrimler çağına girmişti. Kamplar belirmeye başladıkça mücadele ideolojik cephede de kızıştı elbette. Sosyal demokrasi ve komünizmin yolları net şekilde ayrıldı diyeceğiz ama emperyalizmin oyunu biter mi? Bu sefer Nazi üniformasıyla çıktı işçi sınıfının karşısına ve bir daha birleştirdi solun yolunu. Bu birleşme hiç de kolaylıkla ve memnuniyetle olmadı her iki taraf için de. Ama faşizmin kara orduları işçi sınıfının kızıl ordusu tarafından yenilgiye uğratılmasıyla başarısız oldu. Bu zaferi komünistlerin elinden almak, onu yapamayınca hiç değilse almış gibi yapmak için az numara yapmadılar ama bunu da başaramadılar. 1945’e gelindiğinde Avrupa’nın birçok yerinde genç kadınların ve erkeklerin odalarında posbıyıklı bir Gürcü’nün tebessüm eden resmi asılıydı. Demokrasi Engels’in yukarıdaki sözünden tam yüz yıl sonra bir kez daha komünizm olmuştu. İşçi sınıfı demokrasisi yani sosyalizm burjuvazinin en kanlı halini yenmişti. Lenin, Putilov fabrikası işçilerine sesleniyor. Ressam: Isaak Brodsky Ama emperyalizm elbette geri adım atmadı. Zaferin üzerinden altı ay ancak geçmişti ki İngiltere’nin savaşta yönetme yükünü üstlenen ama zaferden sonra hemen kenara konan Başbakanı Churchill, ABD’de bir üniversitede yaptığı konuşmada “Avrupa’nın ortasına bir demir perde indi” diyerek Soğuk Savaş’ı başlatıyordu. Yeni savaşın hedefi Sovyetler Birliği ve özellikle İtalya ve Fransa’daki güçlü komünist partilerdi. ‘Özgür' dünyanın 'özgür' solu Soğuk Savaş birçok cephede olduğu gibi ideolojik cephede de her zaman somut araçlarla sürdü. Bir yandan sosyal demokrat partiler, diğer yandan komünist partiler hedefteydi. Milyarlarca dolarlık bütçelerle “özgür düşünce” fonlandı. En “aydınlık akıllı” en “ilerici” aydınlar satın alındı. Parayı verince düdüğü çalamadıkları yerde yeni silahları, NATO’nun örgütleri Gladio ve benzerleri devreye girdi. Faşist çeteler ve mafya yetmezse Vatikan sürüldü cepheye ve “özgür dünya”nın “özgür solu” oluşturuldu. Sosyal demokrasi ve Avrupa Komünizmi yeni solun sahibiydi. Dünyanın üçte birini yöneten sosyalist sistem, tek veçhesi elbette bu olmayan savaşı kaybetti ve çözüldü. Sol bir kez daha her renkten sağın elinde kaldı. Liberalinden liberterine, milliyetçisinden feministine ve çevrecisinden komünalistine her çeşidi zuhur etti. Ortada sadece sol kalmamıştı. Ülkemiz de bu büyük saldırıdan elbette payını aldı. Sovyetler Birliği ile hem dönem hem de kader birliği etmiş cumhuriyetimiz devlet eliyle palazlandırılan burjuvazinin elinde tüm bu tarihi süreci en uç noktada yaşadı. Geç kalmış burjuvazi, başka ülkelerde kendisinden önce yola çıkmış sınıf kardeşlerinin tüm deneyimleriyle donandığı için sınıf bilinci hepsinden daha fazla gelişmişti. Ve iktidarını yerleştirdiği her adımda feodal dönemin egemenleriyle barışını da güçlendirdi. Onları egemen sınıf bloğunun içine alarak kapitalistleşmelerine ön ayak olurken gerici ideolojilerini de yeni egemen ideolojinin bileşimine katıyordu. Eski toprak ağaları yeni kapitalistler olurken ülke de halkçılık ve devletçilikten liberalliğe geçiyordu. Kuruluşunda nesnel olarak solda yer alan, azgelişmiş burjuvazi gelişirken emperyalizmle eklemleniyor ve artık “özgür dünya”da, yani NATO’da, yani sağda yerini alıyordu. Demirel- Ecevit döneminin denemeleri dünya çapındaki son sol kalkışmaya paralel şekilde zora düşürülüp ülkemiz gerçek sol ile kitlesel olarak son kez buluştuğunda çare 12 Eylül ve Özal liberalizmine kaldı. Oradan AKP’ye varmanın çok zor olmadığını bugün kendileri de söylüyorlar. Sol ise yukarıda söylediğimiz tüm terkibiyle ülkemizde de sağdan sağdan ilerlemektedir. Karşısında sadece ülkenin tüm bu saldırılar karşısında bile tüketilememiş kurucu kodları bir olanak olarak duruyor. Laik, bağımsız bir cumhuriyet hayali gerçek olmak için bir kez daha ve umarız son kez komünistlerle gerçek bir ittifakın kurulmasını bekliyor.