Birlik nasıl sağlanacak, ona kafa yorulmalı

Raporlar birbiri ardına açıklandı, MHP ve DEM’inkilerin yanı sıra, Hüda-Par da üzerinde titizlikle durulması gereken bir değerlendirmeyi kamuoyu ile paylaştı. Suriye çok tartışılıyor, hukuki düzenlemeler de; ama mesele bir noktadan sonra kaçınılmaz olarak Anayasa konusuna gelecek. Anayasa hükümleri çoklukla hükümsüz hale getirilse de, onun adına kurulmuş olan “yüksek” mahkeme kararlarına uymama ayrıcalığı iktidar tarafından tepe tepe kullanılsa da, Anayasa her durumda önemli bir meşruiyet kaynağı. Hal böyleyken, birileri laiklikten tamamen kurtulmanın yeni bir anayasa ile mümkün olacağından emin, sabırsızlıkla ellerini ovuşturuyor; kimileriyse Kürt sözcüğünü anayasanın hiç değilse bir maddesine yerleştirmenin bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini hesaplayarak adım atıyor. “Sivil Anayasa” meselesi AKP tarafından birkaç yıl önce gündeme getirildiğinde konunun merkezinde “Kürt sorunu” yoktu. Zaten eski çözüm süreci tamamen rafa kalkmış, güvenlikçi yaklaşım dışındaki her tür görüş yasadışı ilan edilmişti. Bugünkü çözüm sürecinin mimarlarından Bahçeli memleket insanının en az yarısını terörle iltisaklı ilan etmiş, HDP’yi geçtik AYM’yi kapatmaktan söz eder olmuş, CHP’yi de sıraya koyduğunu ima etmişti. Şimdi ise Anayasa konusunda neredeyse sadece “Kürt sorunu” konuşuluyor. Bu noktada duralım. Köklü bir Anayasa değişikliği nasıl ve neden yapılır? Köklü bir Anayasa değişikliği ileriye ya da geriye dönük büyük siyasal ve/veya toplumsal hamlelerden sonra yapılır. Biri ileriye doğru gidişi perçinler, diğeri geriye, karanlığa... AKP geriye götürdü, götürdü ama, bir toplumsal direnç son noktanın konmasına izin vermiyor; o direnç ve AKP’nin uyguladığı kuvvetin karşı karşıya olduğu hat sürekli ileriye-geriye esniyor. Kopmuyor o gergin hat. İşte böyle bir konjonktürde yeni bir Anayasa’yı tartışmanın bir zemini hiçbir biçimde yok. İktidarın neden istediği belli: Nokta koymak, geriye dönük yolculuğunu meşrulaştırmak. Burada “Kürt sorunu” sadece göstermelik bir olgu değil elbette. Unutulmasın ki, Türkiye’de tarikatlar, cemaatler ve İslamcı siyasi hareketler açısından Kürt coğrafyası son derece verimli bir alan olageldi. Bu hareketler kendi “Kürt” tezlerini sürekli canlı tuttular. Onların ifadesiyle “seküler PKK bu alanda hegemonya kurmaya kalktı” diye bütün bu birikim buhar olmadı. Mesele o ki, şu anda bu hegemonyayı kırarak başka bir “sentez” yakalayıp kendi yollarında gitmeyi deniyorlar. Öcalan, bu “sentez”i onayladığı ya da onaylar gibi yaptığı için onlar açısından kıymete binmiştir. Son süreç bu yüzden tüm taraflar nezdinde çok baskın bir biçimde Osmanlıcı, dinci, SSCB ve Marksizm karşıtı bir ideolojik bombardımanla başlatıldı. Bunun büyük bir heyecan yaratacağı ve ikna olmayanların da geri çekileceği varsayılıyordu. Heyecan yaratmadı, bir de üstüne çok farklı yönlerden tepki gördü bu ideolojik operasyon. Şimdi toparlamaya çalışıyorlar ama değiştiremeyecekleri gerçek şu: Zemin yanlış. Yıllardır Kürt sorununun her şeyin üstünde olduğunu, onun çözümüyle başka diğer sorunların çözüleceğini iddia edenler açısından düne kadar “faşist Saray rejimi” diye etiketledikleri bir zihniyetin hazırladığı “yeni tasarım”a iliştirilmiş kimi “demokratikleşme” başlıkları çok heyecan verici olabilir ama aklı başında kimseyi zerre etkilemiyor. “Siz Kürt düşmanısınız” suçlamaları da... Türkiye Cumhuriyeti, işgale karşı savaşın ve çürümüş Saray’a karşı mücadelenin sıcaklığında kuruldu. Ne yapsanız bunun bir tarihsel ilerleme olduğu gerçeğini değiştiremezsiniz. Kimileri “Türkler için bir ilerleme olabilir, Kürtler için hiç de öyle değil” diye itiraz edebilir. Oysa büyük altüst oluşlar dönemin ruhu ile anlam kazanır. Türkiye Cumhuriyeti, son tahlilde, bir devrimci dönemin, bir devrimci dalganın, bir devrimci ittifakın ürünü olarak ortaya çıktı. Bugün Netenyahuların, Colanilerin, MI6 şeflerinin belirlediği iklimde bir “yeniden kuruluş”un Kürt halkına özgürlük getireceğini söylemek en başta Kürt halkına hakarettir. Bu noktaya geldikten sonra “tartışma” artık yeni parametrelere ihtiyaç duyar, eski kalıplar, ezberler bir kenara bırakılmak durumundadır. Bugünkü süreç, herhangi bir “masa pazarlığı” değil, bir karşı-devrimin orta yerinde “yeni bir ülke ve devlet” girişimidir. Bir yere ulaşamaz. Çünkü taraflar bir zeminde buluşmuş ama o zemin “geçmişte” kurulmuştur. Bugüne dair ise herkesin farklı bir hesabı vardır. Evet, artık yeni bir “tartışma” gerekir. Birlikteliği, eşitliği, kardeşliği, refahı, aydınlığı merkeze koyan yeni bir toplumsal projenin Kürt halkı için de çekici olabilmesinin nasıl sağlanacağı tartışılmalıdır. Üniter bir sosyalist cumhuriyet dışındaki seçeneklerin sonu gelmeyecek düşmanlık ve savaşlara yol açacağı artık belli olmuştur. Kürt dili ve kültürünün özgürleşmesi için, eğitim alanında kendine sağlıklı ve daimi bir yer bulabilmesi için, ayrıştırıcı ve aslında adım adım bölünmeye gidecek modellerin dışında yollar elbette vardır. Bu yollar ancak sosyalizmde döşenebilir. Tarikat ve cemaat yapılanmaları tasfiye edilmeden, laiklik bütün unsurlarıyla işletilmeden, temel sektörler ve en önemlisi eğitim piyasa güçlerinden arındırılmadan hiçbir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna içerilen devrimci değerlerle, o kuruluşu yoksul köylülüğün elinden alan ve giderek güçlenen mülk sahibi sınıfların çıkarlarının çeliştiğini biliyoruz. Peki burada Kürt nüfusun da yaşadığı Doğu’daki geri toplumsal formasyonların mülk sahibi sınıflarına ne oldu? İsyan edenler, yüzlerini geriye döndüler, Cumhuriyet düşmanlığına yöneldiler, işbirlikçilikten kaçınmadılar. İsyan etmeyenler gemilerini yüzdürmeye devam ettiler. Toprak sahipleri, aşiret reisleri ve şeyhler sıçrama ve yok olma gibi radikal sonuçlar yaşamaksızın kendilerini kapitalizme daha sakin bir biçimde uyarlamak için hem uygun ortam hem de zaman buldular. Bir noktaya gelince, daha büyük oynamaya başladılar. Aşiret yapısının ucuz emek gücü açısından yarattığı olanakları tepe tepe kullandılar örneğin. 1990’larda Türkiye’nin üç “dertli” sektörü tekstil, turizm ve inşaatta Kürt patronlar da büyük hamleler yaptı. Bu süreçte devasa yatırımlarla gerçekleşen inşaatlarda ücretsiz, karın tokluğuna çalışanlar kendi aralarında Kürtçeyi özgürce konuşuyor ama özgürce yaşamayı bırakın, “özgürce” çalışmıyorlardı bile. Turgut Özal’ın “ekonomik mucizesi” bu kan ter ve acımasızlık üzerinde yükseliyordu. Bu yapı dağıldı mı? Dağılmadı ama kendini uyarladı. 12 Eylülcü Özallı yıllar Kürt sermayesinin güçlenmesi ve sisteme eklemlenmesinde çok özel bir dönemeç oldu. Eşitsizlikler derinleşti, geri yapılar bile isteye korundu. Bilinmeli ki, Türkiye’de bölgesel farklılıkları ortadan kaldıracak olan merkezi planlamadır. Mülk sahibi sınıfların, patronların kâr güdüsüne teslim edilmiş bir “yerelleşme”nin sonucu rekabet, çatışma ve savaştır. Tarihin bu aşamasında sermaye sınıflarının insafına bırakılmış bir çözüm olamaz. Ha, ayrışma isteniyorsa, o zaman şu bir kenara not edilmelidir: Türkiye ayrışamayacak kadar yüklenmiş bir ülkedir. Yok ayrışma istenmiyorsa, birliği pekiştirici bir yol bulunmalıdır. Malazgirt filan geçiniz; Türkiye’nin bir yeni kurtuluşa ihtiyacı var ve ilk yapılması gereken, eşitlikçi bir zemini birlikte yaratmaktır. Birlikte yaratılan, birlikte yaşatır. Türkiye işçi sınıfı, her şeye rağmen, bir bütündür, en azından bütünleşme açısından birçok merhaleyi geride bırakmıştır. Benzer bir bütünleşme sermaye sınıfı için de geçerlidir. Bugünkü Türkiye’ye ve nereye evrileceği bilinmeyen ama yeni sorunlar yaratacağı kesin olan “çözüm süreci”ne damgasını vuran burjuva sınıfı eşitsizliklerden beslenir ve eşitsizlikleri besler. Kardeşlik için eşitlik gerekir. Eşitlik için eşitlikte çıkarı olanların yan yana gelmesi...