100 yıllık ihanet mirası ve sol

Nevzat Evrim Önal: Küçükömer üzerine yüksek lisans tezi yazdınız, kitaplaştırdınız ve bu kitap birden fazla baskı yaptı. İlk olarak Küçükömer’in temel, “Türkiye’de sol ve sağ yer değiştirmiştir” tezini masaya yatırmanızı isteyeceğim. Türkiye’nin cumhuriyetçi batılılaşma projesi bir yabancılaşma ve sağcılık ekseni miydi? Zülâl Kalkandelen: Benim tezim, Prof. Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” adı altında kitaplaştırılan görüşlerinin otopsi masasına yatırılması sonucunda ortaya çıkan bir eleştiri. Osmanlı Devleti ve toplumu, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Devrimi ve devamında Türkiye Cumhuriyeti’ne ilişkin ayrıntılı çözümlemeler içeren söz konusu görüşler, çoğunlukla yanlış çıkış noktalarına dayanıyor ve yanlış tespitler ortaya koyuyor. Bunun en önemli nedeni de anakronik bir yaklaşım içermesi. Sanayi Devrimi’ni yaşamış Batı toplumları için yapılan değerlendirmeleri, o büyük dönüşümü hiç yaşamamış bir din-tarım toplumu olan Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları üzerine Kurtuluş Savaşı verilerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti için aynen yaparsanız, Küçükömer gibi devrimi de göremezsiniz. Sorduğunuz konuyu açıklayabilmek için kitapta Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet dönemi arasındaki ayrımı belirleyebilmek amacıyla batılılaşma sözcüğünü iki farklı şekilde kullandım: Osmanlı dönemi için “batılaşma”, Cumhuriyet dönemi için “batılılaşma”. (Küçükömer, her ikisi için de “batılaşma”yı kullanmış.) Çünkü Cumhuriyet Devrimi’ndeki batılılaşma, Osmanlı ıslahat hareketlerinin devamı gibi yorumlanamaz. Padişahlık döneminde kimi reformlar yapılmış olsa da, bunlar temelde halkın tebaa olarak görüldüğü, egemenliğin tamamen tek kişiye, sultana ait olduğu bir dönemin sürmesi amacına hizmet ediyordu. Oysa Cumhuriyet’le birlikte kulluk yerine yurttaşlık kavramının geldiği, egemenliğin koşulsuz halka ait olduğu, halkın seçimle gelen temsilcilerinden oluşan bir Meclis’in var olduğu dönem, egemenliğe yaklaşımı itibariyle taban tabana zıttır. Cumhuriyet dönemi batılılaşması çağdaşlaşmaya, yani çağdaş bir toplum kurma idealine denk düşer. Atatürk, 1926 yılında bir gazetecinin “Batılıların nesini kendi milletiniz için almak istersiniz?” sorusuna, “Biz Garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz” diye yanıt vermiş. Bu nedenle de çağdaşlaşmanın öncelikli amacı, “Batı gibi bağımsız olma”yı yani emperyalizme teslim olmamayı, Batı’nın sömürüsünden kurtulmayı içeriyor. Kısaca “emperyalizme karşı ve ona rağmen çağdaşlaşmak” denilebilir. Sağcılık meselesine gelince... Küçükömer’in kimi tezlerini geliştirirken kendi kendisiyle çeliştiği birçok nokta var. Örneğin siyasi kanatları yeniden düzenlerken kullandığı “üretim ilişkilerinin gelişmesine daha çok katkıda bulunma” kriteriyle Demokrat Parti’yi (DP) solda göstermiştir. Oysa DP’nin kurucuları toprak ağasıdır! DP, üretim ilişkilerinin gelişmesine nasıl bir katkıda bulunmuştur ki solda yer almıştır? Ayrıca kendi Meclis grubuna “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz!” diyen Menderes’in solculuğunu tartışmak abesle iştigaldir. Zülâl Kalkandelen 'Sınıftan kaçanlar Küçükömer'i tekrar keşfetti' Küçükömer, “Düzenin Yabancılaşması”nı 1969’da yazdı. Bu dönemde Avrupa solunda da “devletin göreli özerkliği”, “bürokrasinin sınıfsal niteliği” gibi meseleler çok tartışılıyordu. Bu tartışmaların en genel sonucu, solda temel çelişkinin işçi sınıfı ile sermayedar sınıf arasında görülmekten ziyade devlet ile sivil toplum arasında görülmeye başlaması ve devletin hangi sınıfın devleti olduğundan ziyade kendi içerisinde tartışılan bir özneye dönüşmesi oldu. Aynı dönemde Türkiye’de de sol “Milli Demokratik Devrim tamamlandı mı, tamamlanmadı mı?” sorusu etrafında bölünüyordu ki, Küçükömer’in yazdıkları bu tartışmanın bir parçası niteliğinde. Tüm bunlar herhalde tesadüf değil. Nasıl bir düşünsel viraj alındı orada? Kuşkusuz rastlantı değildi. Soğuk Savaş sonrasında Amerika liderliğinde yürütülen baskılarla sınıf kavgası tüm dünyada geri plana itildi. 1970’lerde olanları da kısaca hatırlarsak, Marksizm ile “liberal demokrasi”yi harmanlayan Avrokomünizm; Fransa, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde Sovyet modeline karşı yeni bir yol olarak ortaya atıldı. Bunun sonucunda doğrudan devrim ve işçi sınıfı iktidarının yerine muhafazakârlarla ittifak yapmayı uygun bulan pragmatist partiler ortaya çıktı. Türkiye’de de o dönemde aşamalı devrim (MDD) öngörenlerle, doğrudan sosyalist devrimi öngörenler arasında net bir ayrılık ortaya çıktı. Ancak sol, strateji özelinde bu tartışmalara boğulurken kompradorların emperyalistlerle ülkeyi talan edişine tanık olduk. Bunların hepsi sonuç olarak sınıf mücadelesine saldırmak için liberalizmin ve emperyalizmin işine yaradı. İkinci Cumhuriyetçiliğin teorisyenliğini yapan Küçükömer’in izinden gidenler ise mücadelenin taraflarını devlet ve sivil toplum olarak belirleyince, çözümlemelerinin temeline devleti kuran batıcı laikler ile onların karşısında halk kesimlerinin içinde bulunduğu doğucu İslamcılar şeklinde bir ayrımı oturttu. Böylece devletin hangi sınıfın devleti olduğu tartışması başka bir yöne çevrildi. İdris Küçükömer'in 14 Ekim 1968 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanan makalesi: "Türkiye Batılılaşamaz" Solda sınıf mücadelesinin yerine “ceberrut devlete karşı sivil toplum demokrasisinin güçlenmesi” mücadelesinin konması ile antiemperyalizmden vazgeçilmesi arasında güçlü bir ilişki, hatta koşutluk var gibi görünüyor. Küçükömer’in de temel tezlerinden biri Milli Mücadele’nin antiemperyalist olmadığı. Solda antiemperyalizmin çok güçlü bir ideolojik unsur olduğu 1970’lerde Küçükömer’in düşünceleri dışlanıyor, ama 12 Eylül’den sonra sol tekrar Küçükömer’i “keşfediyor.” Herhalde yine tesadüften bahsetmiyoruz, ne dersiniz? Yine rastlantı değil tabii! Emekçileri darmadağın eden 24 Ocak Kararları ile tanıdığımız Özal, en büyük darbeyi sola indiren 12 Eylül Kenanist askeri darbesinden sonra iktidara geldi. O yıllarda liberallerin serbest piyasa ekonomisine işlerlik kazandırdığı gerekçesiyle alkışladığı Özal aslında ne yapıyordu? Neoliberal politikalarla işçi sınıfını silindir gibi ezerken, devletin tepesine Nakşibendiliği yerleştiriyordu! İkinci Cumhuriyetçi teorilerde devlet laik-batıcı bürokratlar ile özdeşleştirilince, onların karşısındaki doğucu İslamcı grup da, doğrudan devlet karşıtlığına paralel olarak “sol”a yerleştirildi. Bu çarpık yaklaşım ise, “Türkiye, Ortadoğu’da lider olmak istiyorsa laiklikten vazgeçmeli” diyen ılımlı İslam teorisyeni Samuel Huntington gibi emperyalistlere, gericiliği şahlandırmak isteyen tarikatçılara ve onlarla kol kola giren sermaye kesimine yaradı. Türkiye’yi bugün içinde bulunulan çıkmaza sokan da bu üçlünün ittifakıdır! Böyle bir dönemde, yani 1923’te kurulan Kemalist Cumhuriyet ile bir ilişik kesme hareketi olarak düşünülen İkinci Cumhuriyetçi tezlerin öne çıkarıldığı dönemde, Küçükömer de yeniden “keşfedilmiş” oldu. İdris Küçükömer Liberal ihanetin sürekliliği 12 Eylül’le birlikte karşıdevrim büyük bir atılım yaptı. Buradan devamla, karşı yönde azımsanmayacak bir toplumsal direnç olsa da önce AKP iktidarına, sonra da o iktidarın 23 yılda yaptıklarına vardık. Kitabınızda detaylı biçimde ele aldığınız üzere “İkinci Cumhuriyetçilik” bu sürecin “sol” tekerleği oldu. Küçükömer’den buraya nasıl bir süreklilik var? Ta ilk Meclis’ten bu yana görülen o sürekliliği anlatmak için kitabımın alt başlığını “İkinci Grup’tan Yetmez Ama Evetçi Liberallere 100 Yıllık İhanet Mirası” olarak belirlemiştim. İlk Meclis’te Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nda mücadele eden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin birleştirerek kurduğu Birinci Grup’un karşısında bir süre sonra içinde saltanatçılar, hilafetçiler ve şeriat kanunlarını savunanlardan oluşan İkinci Grup ortaya çıkmıştı. Bunlar 1923 seçimlerine katılmayıp kısa süre sonra yok olmuş gibi görünseler de üzerinde durdukları zeminde yıllar içinde yeni oluşumlar meydana geldi. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi... Günümüzde AKP iktidarına baktığımızda yine sırtını emperyalizme dayayan gerici bir saray iktidarı ile karşı karşıyayız. Hepsinin ortak noktası, laikliğe, cumhuriyete ve onun temsil ettiği değerlere karşıtlık. Ayrıca hepsinin politikaları emperyalizmle uyumlu! Küçükömer’in devletin karşısına “sivil toplumculuğu” çıkardığından söz etmiştik. Bu görüşler, 2000’lerin başında AKP iktidara geldiğinde öylesine popülerdi ki, Birikim dergisinin 3 Kasım 2002 seçiminden sonraki sayısının kapağında “Muhafazakâr demokrat inkılap” yazıyordu. 2000’lerin başında esen bu dalgaya antiemperyalist güçler direnince Ergenekon ve benzeri kumpaslarla etkisiz hale getirilmek istendiler. İkinci Cumhuriyetçiler bu kumpasların parçasıydı. Sağcı siyasetçilerle birlikte İkinci Cumhuriyetçiler ve dönek solcular, sözde çoğulculuk adına laik cumhuriyeti hedeflerken, siyasal İslam’a destek vererek aslında emperyalizmin amacını gerçekleştiriyorlardı. Liberallerin de içinde yer aldığı bu gruba düşen görev, siyasal İslamcı AKP’yi adeta bir “demokrasi havarisi” gibi ülkede ve dünyada pazarlamaktı. 1922’de TBMM’de başlayan gericilik şakşakçılığı ve karşıdevrimcilik, günümüze kadar cumhuriyet ve laiklik düşmanlığı temelinde ve emperyalizmin güdümünde ilerledi. "...öncelikle İkinci Cumhuriyetçi tezleri ait olduğu yere, çöpe atmak ve Cumhuriyet Devrimi’ne, 1923 Cumhuriyeti’nin kazanımlarına sahip çıkmak gerek! Türkiye’de Cumhuriyet Devrimi ile kavga ederek herhangi bir sol bir mücadele verilemez." 'Sol, kapitalizmi yıkma iddiası taşımalı' Bugün sol, düzenden kopabilmek için hangi ideolojik tutamak noktalarını benimsemeli ve böyle bir kopuş Küçükömer’in tezlerini reddederek mi benimseyerek mi olur? İkinci Cumhuriyetçi tezler, aslında daha baştan kendi kendini çürütecek kadar temelsizdi ama yıllarca toplum neoliberalizm virüsüyle zehirlenince bazı kesimler o dalgaya kapıldı; tam çöküşü 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişimiyle oldu. Yıllarca “sivil toplum kuruluşu” denilerek demokrasinin bir unsuru olarak gösterilmeye çalışılan bir cemaatin parlamento binasını bombalayacak kadar ileri gidişiyle gerçek apaçık ortaya çıktı. Bu nedenle öncelikle İkinci Cumhuriyetçi tezleri ait olduğu yere, çöpe atmak ve Cumhuriyet Devrimi’ne, 1923 Cumhuriyeti’nin kazanımlarına sahip çıkmak gerek! Türkiye’de Cumhuriyet Devrimi ile kavga ederek herhangi bir sol bir mücadele verilemez. Sol öncelikle kapitalizmi yıkma iddiasını taşımak zorundadır. Kapitalizmin oyun alanında ortaya atılan “sosyal devlet” projesi ve piyasacı uygulamalar desteklenerek, bölüşümdeki adaletsizliği görmezden gelerek, kapitalist üretim ilişkileri sorgulanmadan solculuk taslanamaz. Kamuculuktan ödün veren bir solculuk mümkün değildir. Özelleştirilen tüm kamu kurumlarının tekrar devletleştirilmesi, halkın olanın halka iadesi şarttır. Sol, sınıf mücadelesine odaklanmalıdır. Düzen siyasetinin tarikat, ticaret, siyaset ağının sömürü ve çıkar ilişkileri dağıtılmalıdır. Bu kavgayı vermeyen bir sol ideoloji olamaz. Tam bağımsızlık, sol için kırmızı çizgilerden biridir. Antiemperyalist mücadelenin başarısı için Türkiye’nin NATO’dan ayrılması gerekir. Çünkü NATO’culuk Amerikancılıktır! NATO, varlıklarını devam ettirmek için ABD liderliğini kabul eden ve SSCB’ye karşı birleşen Batılı emperyalistlerin kurduğu bir örgüttür ve sermaye egemenliğinin sürdürülmesinin de en önemli aracıdır. Solun laiklik mücadelesinin en ön saflarında yer alması şarttır. Bugün Türkiye’de halkı sömüren gerici tarikat ve cemaatlerin dağıtılmasını ilke olarak açıklamayan hiçbir parti sol ile ilişkilendirilemez. Bütün bunları sağlamak için de sol etkin bir şekilde emekçi kesimi tüm yurtta örgütlemelidir.