Frankfurt Okulu’nun felsefi mirası

20. yüzyıl sol düşüncesi içinde Frankfurt Okulu, Marksizmi yeniden düşünme iddiasıyla ortaya çıkmış en etkili teorik yönelimlerden biri olarak kabul ediliyor. Ve yalnızca kendi dönemini değil, sonrasında “yeni sol” olarak adlandırılacak geniş bir düşünsel ve siyasal hattın pratik sınırlarını da belirleyen, temel bir referans noktası olma niteliği taşıyor. Bu yazıda Frankfurt Okulu entelektüellerinin kapitalizm eleştirisini ekonomi politikten ziyade akıl, kültür ve bilinç biçimleri üzerinden kurmalarının, onları diyalektik materyalizmden nasıl uzaklaştırdığını ve bunun siyasal sonuçlarını; hem temel metinleri hem de sol siyasette bu metinlerin izlerini taşıyan hareketlerin pratikleri üzerinden inceleyeceğiz. Kapıyı aralayan ilk isimler Yeni sol olarak adlandırdığımız kümenin, post-Marksizmden post-yapısalcılığa, sol popülist örgütlenmelerden söylem merkezli aktivizm biçimlerine kadar uzandığını belirtelim. Bir enstitü olan Frankfurt Okulu’nun kurucularından sayılan Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno’nun birlikte kaleme aldıkları Aydınlanmanın Diyalektiği, Okul’un geleneğine yön veren temel bir soruyla açılır: Dünya neden hâlâ daha iyi bir yer değildir? Bu soruya verdikleri yanıtsa kapitalizmin işleyişinden ziyade modern toplumun akıl anlayışını hedef alır. Aydınlanmayla birlikte özgürleştirici bir güç olarak tahayyül edilen aklın, kapitalist toplumda giderek araçsallaşarak doğa ve insan üzerinde bir tahakküm mekanizmasına dönüştüğü ileri sürülür. Akıl, hakikati bütünlüklü biçimde kavrayabilecek bir yetkinliğe sahip değilse, onun “yüceltilmiş” biçimi de kaçınılmaz olarak özgürleşme değil, denetim ve tahakküm üreten siyasal pratikler doğuracaktır. Bu yaklaşım, kapitalizmin çelişkilerini üretim ilişkileri ve sınıf antagonizması üzerinden değil, aklın kendi içsel sınırları üzerinden açıklaması bakımından belirleyicidir çünkü bu sayede toplumsal tahakküm, maddi ilişkilerin tarihsel ürünü olmaktan çok, uygarlığın düşünsel kaderine bağlanır. Bu felsefi çerçeve, Adorno’nun daha sonra kaleme aldığı Negatif Diyalektik’te daha da radikalleşecektir. Adorno bu metinde diyalektiğin klasik sentez momentini bütünüyle reddeder. Çelişkilerin hiçbir zaman olumlu bir aşılmaya ulaşamayacağını, toplumsal bütünün özünde “çatlamış” ve uzlaşılamaz bir yapı olduğunu savunur. Böylece diyalektik, artık toplumsal dönüşümün imkânını değil, uzlaşmaz çelişkileri açıklayan bir düşünme biçimine dönüşür. Bu iki temel metindeki teorik sorunun ana kaynağı, Hans Heinz Holz’un saptamasıyla oldukça berrak hâle gelir. Holz’a göre Frankfurt Okulu, Marksizm’e katkı sunma amacıyla yola çıkmış; ancak kapitalist toplumsal düzeni aşma yönündeki eleştirel konumunu, devrimci praksisten kopuşu ölçüsünde mevcut düzenin ideolojik savunusuna dönüştürmüştür. Bunun nedeniyse kurucu isimlerin Marksizmle hesaplaşmayı hedeflerken, bu hesaplaşmayı diyalektik materyalizmin kendisiyle yüzleşmeden yürütmeleridir. Nitekim Marx ve Engels’in, Hegel ve Alman idealizmi karşısında geliştirdikleri “içererek aşma” diyalektiğine benzer bir çaba, Frankfurt Okulu metinlerinde merkezi bir yer tutmaz. Aksine, idealist felsefenin kavramsal mirası yeniden inşa edilirken kapitalizmin maddi hareket yasaları olan toplumsal çelişkiler, teorinin merkezinden giderek uzaklaştırılır. 13 Ağustos 1969’da Theodor Adorno’nun cenazesinde: Soldan sağa Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün Direktörü Prof. Ludwig van Friedeburg, Prof. Max Horkheimer, dönemin Frankfurt Belediye Başkanı Willy Brundert ve Prof. Jürgen Habermas İdealist sapma: Sınıfsallığın kaybı Esasen buraya kadar Frankfurt Okulu’nun Marksizmle arasındaki mesafeye dair yönelttiğimiz eleştiriler; felsefi düzlemlerden azade bir anlatı olarak kalsaydı, Okul’un takipçisi olan pek çok kuramcının halihazırda kabul ettiği eksikliklere yeni bir şey eklemiş sayılmazdık. Öyle ki Horkheimer’ın II. Dünya Savaşı sonrasında liberal bir hatta yöneldiği ya da Adorno’nun Marksizmi kavramada ciddi teorik sorunlar yaşadığı, Marksist-Leninist olmayan çevrelerce dahi kabul görmüş tespitlerdir. Hatta, 1968 öğrenci hareketi büyürken Adorno’nun, kendisini eylemlere davet eden öğrencileri polise şikâyet etmiş olmasının, Okul’un teorik kökeninden gelen çevrelerce dile getirildiğine de şahit olunabiliyor. Ancak Frankfurt Okulu’na dair tartışmanın odağında olması gereken şey, bireysel tutarsızlıklar ya da tarihsel anekdotlar değil Marksizme katkı iddiasıyla geliştirilen teorilerindeki idealist sapmanın kendisidir. Bu sapmanın sermaye sınıfı için ne anlama geldiğine yazının sonunda değineceğiz. Şimdi Frankfurt Okulu’nun Marx ve Engels’in felsefi zeminini kaybettiğinin kanıtı olan örneklerden biriyle devam edelim. Okul’un geleneğinde giderek belirginleşen “mutlak bir iyinin olmadığı” yönündeki felsefi önkabul, Aydınlanmanın Diyalektiği başta olmak üzere eleştirel akıl teorisinin temel metinlerinde sistematik bir çerçeve kazanır. Bu yaklaşım, Nazi faşizminin “mutlak bir kötülük” olarak kavramsallaştırılmasıyla birleştiğindeyse belirli bir teorik sonuç üretir. Faşizm etik olarak mutlaklaştırılmış ve açıklanması güç bir kötülük figürüne indirgenir. Oysa diyalektik materyalist perspektiften bakıldığında faşizm, mutlak bir kötülük değildir. Nazilerin iktidara gelişinin dev Alman tekellerinin doğrudan desteğiyle gerçekleşmiş olmasından da anlaşılacağı üzere faşizm, belirli tarihsel kesitte belirli bir zümre için oldukça büyük faydalar sağlayan bir yönetim biçimidir. Buradaki idealist sapmanın, faşizmi burjuva devletlerinin iktidarını sağlamlaştıran bir yöntem olarak tanımlanmadığı noktada başladığı açıktır. Yani sınıfsal perspektifin kaybıyla... Ve bu tanıma bağlı olarak siyasetin, maddi sınıf ilişkilerini dönüştürme değil, faşizm gibi “kötü ihtimalleri” engelleme faaliyetine indirgenmesi de kaçınılmaz olur. Aynı sonuca bugünkü yeni solun siyasal pratikleri mercek altına alındığında da varılabiliyor. Örneğin Türkiye’deki kimi sol örgütlerin, AKP–MHP iktidarına kazandırmamak adına sosyal demokrat partilerin sermayedar adaylarına destek çağrısı yapması, sınıfsal perspektifin kaybıyla mümkün olabilen tipik bir pratiktir. Keza yeni solun bir diğer hattını oluşturan söylemsel kimlik mücadeleleri alanında da benzer bir durum söz konusudur. Tanınma, görünürlük ve temsil taleplerine odaklanan bu siyasi hatta, iktidar hedefi bilinçli biçimde dışarıda bırakılır. Ve sonuçta her iki örnekte de farklı biçimler altında siyasetin, kapitalizmi aşmayı değil onu daha “adil” ya da “katlanılabilir” kılmayı amaçlayan pratikler için kullanıldığı görülür. İdealist siyasetin sınırları Bir siyasal hattı ya da teoriyi idealist olmakla nitelemek, romantik bir Marksizm savunusu yapmak için değildir. Aksine buradaki tespit, kapitalizmi ve sömürü ilişkilerini fiilen tehdit etmeyen bir sol siyasetin, sömüren sınıflar açısından ne denli işlevsel olduğunu vurgulamak içindir. Diyalektik materyalist perspektif, sistemin dayandığı maddi temelleri hedef alarak devrimci bir ufku mümkün kılarken idealist zeminde kurulan sol siyasetlerin, son kertede kapitalist düzene eklemlenmekten ya da düzen partileriyle ortaklaşmaktan öteye geçemeyişi, matematiksel sayılabilecek bir gerçekliktir; her defasında aynı sonucu verir. Frankfurt Okulu’nun geleneğinde olduğu gibi, yeni solun teorilerinde de kapitalizm çoğu zaman söylemsel düzeyde eleştirilir ve bu eleştiri iktidarı hedefleyen bir siyasal kopuşa dönüşmez, pratik bir karşılık üretemez. Böylece kapitalizm, aşılması gereken tarihsel bir sistem olmaktan çıkarak, düşünsel olarak eleştirilebilen fakat fiilen dokunulmayan bir yapı haline gelir. Bu söylemsel mesafe, siyasal pratikten yoksun kaldığı ölçüde düzenin yeniden üretimine hizmet etmekten kurtulamaz. Marx’ın belirttiği gibi, dünyayı yalnızca yorumlayan bir düşünsel çaba ister istemez skolastik bir uğraştan ibarettir. Asıl belirleyici olan, düşüncenin pratikle birleştiği anda, yani dünyayı değiştirme iradesiyle sınandığında neye karşılık geldiğidir. Frankfurt Okulu’ndan itibaren onu takip ederek geliştirilen teorilerin siyasal pratikleri, işte bu nedenle kapitalizmi tarihin aşılması gereken bir momenti olarak değil, en fazla “istenmeyen ama kaçınılmaz” bir sonu olarak kabullenen, düzen içi pratiklerin ötesine geçemeyecektir. Lukács ve Frankfurt Okulu Georg Lukács’ın çalışmalarına yakından bakmak, 20. yüzyıl idealizmi ile diyalektik materyalizm arasındaki ayrımı berraklaştırmayı kolaylaştıracaktır. Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci adlı eserinde proletaryayı tarihin “özne-nesnesi” olarak konumlandırırak devrimin imkânını maddi çelişkilerden çok sınıf bilincinin doğru biçimde oluşmasına bağlayan açılımlar yapar. Bu yaklaşım, Lenin’in siyasal-pratik eksenli materyalizminden önemli ölçüde uzaklaşma anlamı taşır çünkü proletaryanın bilincine yüklenen aşırı önem, tarihin açıklamasını maddi üretim ilişkilerinden koparıp düşünsel kategorilerin alanına doğru kaydırır. Ancak, Frankfurt Okulu entelektüellerinden farklı olarak Lukács bu pozisyonu sonrasında terk eder. Bir yıl sonra kaleme aldığı Lenin’in Düşüncesi’nde, devrimci teoriyi maddi süreçlerden koparmanın yanlış olduğunu açıkça kabul eder. Partinin tarihsel rolüne, nesnel koşulların belirleyiciliğine ve Lenin’in materyalist diyalektiğine güçlü bir vurgu yapar. Yıllar sonra Lukács Tarih ve Sınıf Bilinci’nin 1967 baskısına yazdığı önsözde “o yıllarda iki paralel eğilimde yol alıyordum, bir yanda Marksizmi benimsemek ve siyasal etkinlik, öte yanda salt idealist düzeydeki ahlak sorunlarına durmadan yoğunlaşmak” cümlelerine yer verir ve kendisini “yüreğinde iki ruhu birden barındıran Faust’a” benzetir. Öte yandan Lukács’ın bu kitabı Frankfurt Okulu’nun temel taşı olmuştur. Özeleştiri sayılabilecek bu sözlerle materyalist zemine geri dönen Lukács, Frankfurt Okulu’nun idealist sapmasını da dolaylı biçimde görünür kılar.