Siyasi hak ve ödevlerin, siyasi partilerde örgütlenmenin ve çalışmanın anayasal güvence altında olması, siyasetin diğer tüm hak ve özgürlüklerle birlikte Cumhuriyet’in niteliklerini, egemenliği ve kullanımını, yurttaşlığı ve toplumsallığı, toplum içinde devleti, devlet içinde iktidarı, ekonomik düzeni bütünsel olarak kavramasından kaynaklanır. Siyasi çalışmalar her ne kadar siyasi partiler dışında sürdürülebiliyorsa da örgütlü savaşım toplumsal, siyasal, ideolojik ve ekonomik ilişkilerin olmazsa olmazıdır. Seçme ve seçilme haklarının kullanımında, siyasi partilerin anayasal tanımlamayla “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları” olmasında TBMM’nin, cumhurbaşkanının, belediyelerin başkan ve meclis üyelerinin seçimle oluşmasında aktif rolleri göz önünde tutulduğunda siyasi partilerin çok yönlü önemi ve gücü yadsınamaz bir duruma gelir. Toplumsal, hukuksal ve yönetsel organizasyonun ve geleceğin tümünü kapsayan, diğer bütün örgütlenmeleri saran en temel örgütlenme biçimi olarak siyasi partiler kolayca kurulup çalışmalarını sürdürürken hangi nesnel koşulların ve ilişkilerin etkisi altında? Anayasa siyasi partileri ayrımcılık yapmadan güvence altına alıyor mu? Siyasi partiler çürüme içinde mi? Kendileri çürürken bütünsel çürümenin kaynakları arasına giriyorlar mı? Siyaset biliminin ve pratiğin geniş alanı içinde kapsamlı incelemeye girmeden kimi konu başlıkları üzerinden bakıldığında ve Türkiye’nin içinde bulunduğu durum gözetildiğinde benzeri soruların yanıtı zorlanmadan verilebilir. Ancak bir vurgulamayı anımsatmadan genelleştirilmiş bir yanıt gerçekçi olmaz: Sınıfsal analiz bizi çürüyen ve çürüten siyasi partiler nitelendirmesi için “düzen içi siyasi partiler”e götürüyor. Kendisini düzen içinde saymayan, boyun eğmeyen, “yapı”yı analiz edebilen siyasi partiler için çürüme ve çürütmeden değil, düzen tarafından sınırlandırma ve engellemelere karşın dinamik çalışma ve devrimci savaşımdan söz edilebilir ancak. Düzen siyasetinde çürümeyle burjuvazinin durumu özdeş. Düzen çürüdükçe kurumlarını da çürütüyor, kurumları çürüdükçe düzenin çürümesi hızlanarak derinleşiyor. İlkesizlik ve sömürücünün egemenliğine bağımlılık çürümenin temel unsurlarının başında. Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu (SPK), seçim kanunları ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK)... Bir yandan düzenliyorlar, diğer yandan değiştirerek ya da uygulamayarak ilkesizliğin ve adaletsizliğin yolunu açıyorlar. Düzen bir yandan kendi hukukunu yazıp istek ve gereksinmelerine göre sıklıkla değiştiriyor, diğer yandan kendi hukukunu ihmal ve ihlal ediyor; çürütücü etkilere hukukla, hukuklu hukuksuzlukla ve yargıyla uygun zemin hazırlıyor. SPK ve seçim kanunlarına el atmaların dönemsel dağılımı incelendiğinde Cumhuriyet’ten günümüze gericilik ve yozlaşmayla, çürümeyle koşut bir örgü görülür. Çok parti, çürüten tek siyaset Türkiye’de siyasi partiler tarihi çok yönlü inceleme konusu olacak derecede karmaşık. Dikkat çeken konulardan biri, öncesindeki birkaç deneme dışında, 1946’dan bu yana hatırı sayılır nicelikte siyasi partinin yaşama girip çıkmış olması. Kurulup izin verilmeme, devam edememe, kapanma, kapatılma, dağılma, birleşme, isim değişikliği gibi karmaşık nedenlerle değişik ölçütlere göre üç aşağı beş yukarı değişme gösterse de 480 civarında siyasi partiden söz ediyoruz. 1980’e kadar 96 olan sayı 12 Eylül faşizminde tüm siyasi partilerin kanunla feshedilmesinden sonra hızla yükseliyor. 480 siyasi partiden bugün 189’u yaşıyor. 189 siyasi partiden 120’si 2020 ve sonrasını kapsayan altı yılın ürünü. Liberal demokrasiye uygun bir tablo! AKP ise 2002’den bu yana güçlü yürütmenin, piyasacılığın ve gericiliğin uygulayıcısı olarak 23 yıldır iktidarda. Niceliksel hareket bir deneyim gibi gözükse de siyasal istikrarsızlıktan çeşitli çıkar ilişkilerine, pazarlıklar ve transferlerden genel oy hakkının özgürlükçülük ve demokratiklik yanılsamasıyla parçalanarak kullanılmasına kadar birçok unsur bu yapıyı etkilemekte. Çok parçalı yapının ilerlemeci, aydınlanmacı Cumhuriyet’in eşitlikçi, halkçı, yurtsever, bağımsızlıkçı, laik ve devrimci ilkelerinden sapmanın bir yansıması olarak ortaya çıktığı; siyasi partilerin birçoğunun dinsellik, tarikat ve cemaat, mezhepçilik, etnik yığınlar, milliyetçilik, aşiret ve ağalık, ekonomi politiği sömürü olan programlar, piyasacılık, sermaye grupları, asalak ve yağmacı ilişkiler, emperyalist ilişki ağları ve emelleriyle iç içe olduğu göz ardı edilemeyecek bir durum. Gerici, kapitalist ve emperyalist ilişkilerin sonucu olan bütünsel çürümenin çok yönlü yaygınlaşması ve siyasal örgütlerinin çoğalması insana, insanlığa ve halka uzak, “örgüt” olamamış partileşmeyi gösteriyor. Çok parti tek siyaset deniliyor adına. İlkesiz ittifaklar ve transfer pazarlıkları Niceliksel durumun seçimlere aynı oranda yansımasını göremiyoruz. SPK ile getirilen; bir ilde örgütlenebilmek için merkez ilçe dahil o ilin ilçelerinin en az üçte birinde örgüt kurma, illerin en az yarısında örgütlenme ve büyük kongrelerini yapmış olma koşulu birçok partiyi seçim dışında bırakıyor. Koşulları yerine getirip seçimlere katılan partilerin karşısına seçim barajı çıkıyor. 1983’ten başlayarak yüzde 10 olan seçim genel barajının 2022’de yüzde 7’ye düşürülmesi büyük düzen partilerinin egemenliğini kıramadı. Seçimlere “ittifak” yoluyla katılma partileri uzlaşmacılığa teşvik ederken; seçmen, düzenin egemen siyasetiyle uyumlulaşmanın ve dikkatlerin farklı partilere dağıtılarak halkın tepkisini kırmanın aracı olarak kullanıldı. İttifaklar arası gibi bir koşula ya da başka koşullara bağlanmayan transferlerle milletvekili piyasası ve pazarlığının yolu da açılmış oldu. Transferler, ittifaklar ve diğer demokrasi yanılsamaları liberallik adı altında seçmeni kandırmanın, seçme iradesini yok saymanın, sömürülen çoğunluğun oylarını ve temsil güçlerini sömüren azınlığa aktarmanın araçları yapıldı. Siyasi parti programları, seçim öncesinde halka anlatılanlar, demokrasi nutukları boşa düşürüldü. Burjuvaziye abartılarak yakıştırılan “6’lı masa” masal oldu. Devlet yardımı ile siyasette kurulan ‘paranın saltanatı’ Ayrımcılığın ve adaletsizliğin bir başka başlığı, milletvekili genel seçimlerine katılma hakkı tanınan ve genel barajı aşmış bulunan siyasi partilere, bu partilerin genel seçim sonrasında YSK’ce ilan edilen toplam geçerli oy sayılarıyla orantılı olarak bölüştürülmek suretiyle yapılan devlet yardımı. İstek ve gereksinime göre bu yardımla oynanıyor. 1984’de getirilen uygulamaya 1988’de milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların yüzde üçünden fazlasını alan partilerin eklenmesi bunun örneklerinden biri. Yeterli düzeyde ve hakça verilmesi öngörülen devlet yardımı konusundaki katmerli adaletsizliklerden biri de verilen yardımın milletvekili genel seçiminin olduğu yıl üç katına, yerel yönetim seçimlerinde de iki katına çıkarılması. Bu sistemde her siyasi partinin hedefinde iktidar olması büyük bir yalana dönüşüyor. Paranın saltanatı, “örgüt” olamayan siyasi partilerin büyüklerini yaşatarak burada da kendisini gösteriyor. Devlet yardımı, siyasi partilerin Anayasa Mahkemesi tarafından temelli kapatılmasının yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilmesi seçeneği olarak 2001’de Anayasa’ya da eklendi. Bu hafifleştirici yaptırım çeşitlemesinin tipik örneği 2008 yılındaki AKP kapatma davasında görüldü. Partinin laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği savıyla temelli kapatılmasına karar verilmesi istemiyle açılan davada; yapılan oylamada “demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi nedeniyle” 6 üyenin “Parti’nin kapatılması”, 4 üyenin “Parti’nin kapatılması yerine devlet yardımından yarı oranında yoksun bırakılması”, 1 üyeninse “davanın reddi” gerektiği yolundaki oyu sonucunda, siyasi partilerin kapatılması için öngörülen 2/3 nitelikli çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle, en aleyhe olan oyların kendisine daha yakın olan oylara katılmasıyla, “2008 yılında aldığı (son yıllık) devlet yardımı miktarının yarısından yoksun bırakılmasına” karar verildi. Siyasi partilerin kapatılma katılığını esnekleştirmek için getirilen devlet yardımından yoksun bırakma seçeneği başka bir adaletsizliğin kapısını açtı: Devlet yardımı alamayan/almayan siyasi partilere, kapatma yerine daha hafif yaptırım uygulanamayacak. Adım adım seçme ve seçilme hakkının tasfiyesi Çürüme başlıkları hayli çeşitli. Bunlardan biri de siyasi partilere üyelikle ilgili yasak ve sınırlamalar. Anayasayla getirilen hak kullanılması yasağına göre yargıç ve savcılar, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay yüksek yargı mensupları, Silahlı Kuvvetler mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olarak örgütlü siyasi çalışmaya katılamıyor. Yükseköğretim elemanlarının ve öğrencilerin siyasi partilere üye olmalarıysa kanunla düzenlemeye bırakılıyor. 2014’te cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle ortaya çıkan fiili başkanlı dönemle başlayan, 2017 Anayasa değişiklikleriyle 2018’de geçilen başkanlı rejimle devam eden süreçte Meclis’in işlevsizleştirilmesi ve önemsizleştirilmesi de çürüme sürecini hızlandıran bir etkide bulundu. Artık temsili demokrasiden, Meclis içinden çıkan hükümetten, siyasi partilerle yaşama geçen siyasetten söz edilemeyen bir durum söz konusu. Kişilerin öne çıktığı siyasi iklim, partilerin program ve ilkelerinin geri plana itilmesinin de yolunu açtı. Seçmenin seçim pazarlıklarında oy deposu olarak görüldüğü, genel oy hakkının çalındığı düzende seçme ve seçilme hakkının varlığından nasıl söz edilebilir? Yerel yönetimlerde yargı, kayyum, transfer, tehdit, pazarlık, transfer yollarıyla gelinen yer çürümenin yaygınlaşmasının açık kanıtları arasında. Siyasi partilerin hukuku ve denetimleri, kuruluş, üyelik, işleyiş, seçime katılma, ittifak, tüzük, program ve eylemleri kapitalist/emperyalist düzenin ekonomi politiğiyle özdeşleştikçe, halkı yanılsamalara iterek “düzen içi”likleri yaygınlaştıkça, verdikleri ödünler çoğaldıkça çürüme derinleşiyor. Siyasetin piyasası, piyasanın siyaseti Genel oy içinde çoğunluğa sahip olan emekçi halkın oy haklarını, temsil iradelerini, ortak akıllarını, daha kapsayıcı anlatımla egemenlik ve iktidarlarını uzlaşamayacakları sömürücü sınıfa teslim ettirilmelerinde, düzen siyasetinin ve düzen içi siyasi partilerin etkisi yüksek. Sömürülenlerden alınan oylar ve/veya desteklerle düzen içine yerleşen siyasi partiler program ve çalışmalarını sömürenlerin egemenliği ve iktidarına uygun biçimlendiriyor. Kimilerinin dinsel ve etnik yönleriyle öne çıktığı çok siyasi partiyle tek siyaset yürütülüyor. Burjuvazinin sorun görmediği, zemin hazırladığı ilkesizlik, ayrımcılık, adaletsiz seçim hukuku, halkın genel oy hakkının çalınması çürümenin kaynaklarının başında yer alıyor. İlkesizlik ahlak ve disiplin bozulmasını, bozulma ilkesizliği besliyor. Düzen içi siyasi partiler piyasanın siyasetiyle siyasetin piyasasını buluşturarak hem çürüyen hem de çürüten konumundalar. Çürüme yalnızca uzlaşmacı siyaset ve boyun eğen siyasi partilerle sınırlı değil. Bireysel, toplumsal, ahlaksal, kültürel, hukuksal, yönetsel ve demokratik yönleri de içinde olmak üzere ekonomi politiği sömürü olan ve gericilikle ortaklaşan düzen bütünsel olarak çürümenin kaynağı. Burjuvazinin sosyal reformculuğuyla, kapitalizmin iyileştirilmesiyle oyalanmak çürümeyi ortadan kaldırmıyor. Çürümenin kaynaklarının, çürütücü etkilerin ve yıkımın ortadan kaldırılma yollarının “siyasi parti örgütü” aracılığıyla, halkla açılacak olması bizi sınıfsız ve sömürüsüz toplum savaşımının “gerçek örgütlenme”sine odaklanmaya götürüyor.