“Ben yine söylüyorum aynı şarkıları Döndürmedi rüzgâr beni havada yaprağa, ben kattım önüme rüzgârı…” Nâzım Hikmet’in doğum günü kutlu olsun! 1902 yılının 15 Ocak’ında dünyaya geldi, kabaca altmış yıllık ömrünün kırk yılını bir komünist olarak yaşadı ve sonsuzluğa karıştı. Yaşadığı dönemde zaten bir sürü tartışmanın, polemiğin içindeydi; ölümünden sonra belli açılardan bu tartışmalar ve polemikler sürdü: mücadelesi ve şiiri - aynı olgunun farklı ifadeleriydi bunlar – geçersizleştirilmeye, unutturulmaya, daraltılmaya, kısırlaştırılmaya çalışıldı. Bugün toplumun geniş bir kesimi tarafından okunmuyor, tanınmıyor, bilinmiyor. Eşitlikten, özgürlükten, kardeşlikten, sınıfların olmadığı bir yurt ve dünyadan (hayalinden bile) mahrum edilişimiz gibi, Nâzım’dan da mahrumuz. 2026 yılı doğum gününde bu iki mahrumiyeti bir arada düşünmek zamanı. Nâzım için mücadele Geçersiz, değersiz, hantal, dar, kısır bir şiir olduğu iddiası en “tehlikesizi”. Onun şiir denizinde, sözlerinde kulaç atmaya başlayanlar geçerli, değerli, engin, doğurgan olanla karşılaşacaklar, yürekleri ve zihinleri yerinde duramayacak, başkalarını da Nâzım’a ve dalgalara çağıracaklar, kuşku yok. Daha tehlikeli olan, Nâzım’ı unutmamış gibi yapıp onu gözyaşlarıyla anmak… Bu belki son derece insani duygu ve davranış, Nâzım’ın içerideyken bile aşmayı becerdiği duvarları ve parmaklıkları gözyaşlarıyla yeniden kurmak ve onu oraya hapsetmek, başta Nâzım’a ama ondan daha önemlisi Nâzım’a ihtiyaç duyanlara kötülük. Kendi yaşamı boyunca iki dünya savaşına, işgallere, iç savaşlara, kurtuluş savaşlarına, devrimlere, karşı-devrimlere tanıklık etmiş; ateşi ve ihaneti görmüş, dayanmış ve tüm bu hengamede taraf olup iyinin, güzelin, haklının, barışın karşısında olanlara 19 yaşından itibaren meydan okumayı ve örgütlenmeyi bilinçle seçmiş birini sadece mahrumiyetleri, ayrı düştükleri ile anmak, meydan okumayı bir kenara koymak, olacak şey değil. “Nâzım için mücadele”nin bir boyutu bu işte: onu sevenlerin, “göz yaşlarını / ağır bir / zincir / gibi” Nâzım’ın boynuna geçirmesine karşı durmak… Bir diğer boyutu ise şu: Meydan okumayı ve örgütlenmeyi seçen Nâzım için “mücadele” ne anlama geliyordu? İddia ettiğimiz “meydan okuyuşun” niteliği neydi? Bunu hep birlikte biraz düşünelim. Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım, Galata Köprüsü’nde hapisteki oğlu için imza toplarken. Nâzım’ın 1950 yılının Mayıs ayında cezaevindeki koşullarını protesto etmek ve serbest bırakılmak için yürüttüğü açlık grevi edebiyat dünyasından da geniş destek bulmuştu. Mücadele: ne için, kiminle, nasıl? Mücadele denilen şey, “ekmek kavgası”, “hayat gailesi” türünden ifadelerle, hep dilimizde… “Yaşam mücadelesi” diyoruz: Gündelik yaşamımızın bir sürü kesitinde, bir sürü alanda, yüzeysel ya da derine inen, memleket ölçeğinden iç dünyalara uzanan sorunlarla sarmalanmış vaziyetteyiz. Mücadele etmeden olmuyor. Peki neyle, nasıl ve ne için mücadele ediyoruz? Bu basit, hatta ilkel görünen soruya verilecek yanıt önemli. Dünya bir yana, kendi ülkemize gözümüzü çevirdiğimizde görünen o ki insanımız ya da Nâzım’ın toplumu yeniden tasnif ederek kullandığı tabirle “büyük insanlık” adeta bir savaş meydanında savaşır gibi bir mücadele veriyor, hem de ne mücadele: Barınmak, karnını doyurabilmek, çocuklarına bir gelecek için; zeytinliklerini, derelerini yağmalatmamak için çırpınıyor; kurtlanmış yemeğe, maaş alamamaya karşı çırpınıyor; içine sıkıştırıldığı politik akıl ve ufuk izin verdiği ölçüde siyasete bulaşmaya çalışıyor, sonuç alamayınca küsüyor, kendisini yeniden umutlandıracak birileri çıkmasını bekleyerek, çırpınıyor da çırpınıyor… Böyle bakınca mücadele edilmediğini kim söyleyebilir? Bir “hürriyet mücadelesi”, bir “haysiyet mücadelesi”, bir “hayatta kalma mücadelesi” … Çırpınma hali bir mücadele olmasına mücadele ama umuda ve kararlılığa taşımıyorsa bir daha sormalı: Neyle, nasıl ve ne için mücadele ediyoruz? Tam da karanlığın koyulaştığı böyle bir zamanda, iki dünya savaşı, iç savaşlar, işgaller, kurtuluş savaşları ve devrimlere tanık olmuş ve karanlık ile aydınlığın mücadelesinde safını tutmuş, aklımızı açacak bir arkadaşa sahip olduğumuzu hatırlayalım istiyoruz, Nâzım’ı doğum gününde selamlarken. Bir ortamda adı anıldığında “anlamak”, “meydan okumak”, “heyecan”, “umut” kelimelerini de adıyla beraber getiren bir yol arkadaşı Nâzım. Nâzım Hikmet’in mücadelesi, yukarıda ifade edilen tüm o hazin hürriyet, haysiyet, hayatta kalma mücadelesine bir doğrultu verebilmesiyle (Nâzım’ın “inanın, göreceğiz” dediği “güzel günler” adlı adınca sosyalizmdir!), “yaşam mücadelesi”ni bir başka mücadeleye dönüştürmeyi becerebilmesiyle farklılaşıyor: “içinizden biri / can verebilse bile / açıklıktan ölen öküzümüze / burjuvaysa eğer / gözükmesin gözümüze” demenin gereğini yerine getirebilmesiyle, büyük insanlığı mücadele vermeye mecbur bırakan meselelerin gerçek politik-toplumsal-iktisadi temellerini kavramış oluşuyla ve bu kavrayışının hakkını verebilmesiyle, çırpınan ve morali bozulup küsen bir ufuktan farkını ortaya koyuyor. Nâzım’ı “özel” kılansa, güneşli güzel bir bahar günü gibi insanın içine ferahlık verecek ölçüde berrak bir politik bilince ve ufka sahip olması, karanlığın ve soğuğun içinde bile bu bilincini aydınlık ve canlı tutmasıdır. Nâzım: Duymakla anlamak arasındaki köprü Ara başlıktaki ifadeyi Maksim Gorki’ye seslendiği bir şiirinde kullanıyor Nâzım: “Şuurun / çok uzun / bir köprüsü var / duymakla anlamanın arasında” diyor. Bir bilinmezlik ve “mucize” değil Nâzım; onu biçimlendiren temel etmenler kavranabildiği ölçüde, çağdaşlarının da ortaya çıkabileceğine inancımızı pekiştiren bir serüveni var ve yaşamı duyumsamak ile anlamak arasındaki kendi köprüsünü Nâzım’ın nasıl inşa ettiğini rahatlıkla izleyebiliyoruz. 1908’de henüz küçük bir çocukken solumaya başladığı “hürriyet” havası, Balkan Savaşları ile nasıl barut kokmaya başladı; Britanya İmparatorluğu’nun işgal girişimi sırasında Çanakkale’de yurdunu savunan dayısını kaybettikten sonra, aynı işgalci güçler padişahın onayıyla önce Mondros’la 1918’de, sonra 16 Mart 1920’de başkenti nasıl ele geçirdi, bunları hep kendi benliğinde deneyimledi. 16 MART Adalı Haydut'a Daha dün aldığın, daha dün kovulduğun, Daha dün kaçmak için ummanı dar bulduğun. Daha dün kapısında dövüldüğün bir yere, Girdin bir kahpe gibi sığınıp hilelere. Girdin karanlıklarda adi bir hırsız gibi! Şimdi de diyorsun ki: Artık benim sahibi, Ölmez güzelliğiyle artık İstanbul benim! Ben bütün bir cihanı yumruğuyla ezenim!.. Ah bu senin yumruğun! Ah bu kirlenmiş yumruk!.. Bu bütün hakikati hileyle yenmiş yumruk Bizim dik alnımızın üstünde yükselemez!.. Sen! Ezilmez hakkını çiğnettirenleri ez!.. Ey! Sade acizleri düşkünleri titreten! Ey! Daima zulmette arkadan hücum eden! Ah ey! Adalı Haydut şunu unutma ki biz Mukaddes haklarını ezdirmiyenlerdeniz!.. [Anadolu'da Yeni Gün, 16 Mart 1337/1921] 1919 Mayıs’ında Sultanahmet’te İzmir’in işgalini protesto ederken, Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya yola çıkarken henüz sadece yurdunu kurtarma kaygısının damga vurduğu bilinci, yolda gördükleri ve duyduklarıyla bambaşka renkler ve derinlikler kazanmaya başladı. “19’umdan beri bir düş görürüm (…) / Mapusanelerde ışığıydı hürriyetimin / (…) ulu kurtuluş düşü memleketimin.” "Putları Kırıyoruz" kampanyası karikatürlerinin çizeri Ratıp Tahir Burak'tan. Mücadele etmeye başlamak, bilincin yalnızca bir yansıtıcı olarak değil, bir öznenin bilinci olarak biçimlenmesine yardımcı oluyor. 1917 Ekim Devrimi, 1918-1919 sonrası artçı sarsıntıları 1923’e kadar süren ve heyecan yaratan Alman Devrimi, Nâzım’ın bilincinde yepyeni yangınlar çıkarmaya başlamıştı; ulu kurtuluş düşüne, artık bilimsel-politik-tarihsel temellere sahip bir mücadele niteliği yüklemeye başlıyordu. YOLDAŞIM İlkönce nerde ne zaman duydum adınızı yoldaşım İstanbul esir Boğaz’da Fıransız İngiliz Amerikan diretnotlan İtalyanlarınki de Averof'u da Yunanlılann Haliç'te kıçtan kara zincirli Hamidiye gemisinde güvertede geceleyin gedikli Osman'ı dinliyor on sekiz yaşım kaması çıkarılmış baş taretin karanlığındayız Berlin sokaklarında Spartaküslerle yan yana dövüşmüş Osman o mu söyledi bana adınızı adınızı ilkönce Süleyman’dan mı duydum yirmi birde Anadolu'da bir köy odasında yirmi birde Anadolu'da bir köy odasında kurumuş kanla karışık toprak kokuyordu yaralılar sırtüstü yatıyor gözleri alabildiğine açık inlemiyorlar sizin yolladığınız silahlarla dövüştü Türk milleti emperyalizme karşı yoldaşım adınızı bir köy odasında çıra ışığında Süleyman’dan mı duydum öğretmendi adınızı belki ne Osman'dan duydum ne Süleyman’dan belki de adınız en sevdiğim insanın adı oluverdi onu ilkönce nerde ne zaman kimden duyduğumu kendim de farketmeden memleketim esirdi insanlarım yoksuldu alabildiğine ve zulüm altında inliyordu inim inim adınızı duymamazlık edemezdim sevdim seviyorum saydım sayıyorum sizi adınızı ilk duyduğum günden beri yoldaşım o gün bugündür şaşıp kalıyorum karşınızda denizin kıyısında doğup büyüse de ve haşır neşir olsa da insan bütün ömrünce balıkları güneşleri tanyerleriyle onun yine de karşısında sevinçle şaşıp kalıyor sevdik seviyoruz saydık sayıyoruz sizi yoldaşım ama korkmadık sizden kimi kere kaderleri ağzınızdan çıkacak tek söze bağlı olanlar bile sevdiler saydılar sizi ama sizden korkmadılar ve biliyoruz biliyoruz kahır kahır kahırlanarak biliyoruz bin kat daha telâşsız bin kat daha ağrısız geçilirdi dönemeçler siz öyle vakitsiz siz öyle genç elli dört yaşında ölmeseydiniz yoldaşım ne güzel şey size yoldaşım diyebilmek. [1962] Sovyetler Birliği’nde insanlık tarihinin ilk sınıfsız toplumunun heyecan verici kuruluş sürecine eşlik eden, entelektüel ve politik anlamda oldukça gelişkin bir ufka sahip bir TKP üyesi olduktan sonra, artık ülkesine dönüp bir kavgayı örgütlemeye kararlıdır. Eski dünyanın artık köhnemiş estetik ifadelerini ve biçimlerini aşma iddiasını ve “bir başka âlem” isteyenlerin yeni biçimler ve içeriklerle söz söyleme cüretini de kuşanarak geri döner ülkesine. 1928’den 1938’a, bir yandan sınıf karakteri giderek belirginleşen yeni Cumhuriyet’in ideologlarını hedef almaya başlar, bir yandan da bağımsız bir hattın örgütlenmesine kafa yorar. Bu dönemi “Putları Kırıyoruz” kampanyasından tekil polemiklere kadar kavgasının politik bir çıkışa taşımaya çalıştığı bir dönemdir. Muarızlarının dahi “Teşkilatsız her kavga havai fişekler gibi sönmeye mahkûm ve faydasız” diye düşündüğünü söyledikleri Nâzım, Peyami Safa’dan Hamdullah Suphi’ye, Yakup Kadri’ye, Vedat Nedim Tör’e kadar çok sayıda figürle giriştiği polemiklerinde bir dizi görevi karşısına koyar: Bir yandan Avrupa’da yükselen faşizmin Türkiye’deki sevdalılarını, bir yandan sınıfsız bir toplum hülyasından ve mücadelesinden geri basanları, bir yandan da genç cumhuriyette giderek güçlenen anti-komünist refleksleri, kovuklarında sinsice güç toplayan dinci Osmanlıcı gericileri ve sesi daha çok çıkmaya başlayan emperyalizm borazanlarını hedefine koyduğu yoğun bir ideolojik-politik mücadeleye girişir. Günlük gazetelerde yazılarında bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanmacı damarının güç verdiği genç aydınlara dönük ilgisini de emperyalizmin sesinin giderek daha çok çıkmasına dönük öfkesini de görmek mümkündür. Orhan Selim imzasıyla 1936’da yazdığı bir yazı bugün için dahi manidardır: “Dün gece bir sinemaya gittim. Bir film oynuyor. Alakadarlar ismini merak ederlerse söyleyebilirim. Bu film nasıl oluyor da Türkiye'de gösterilebiliyor? İstilacı bir emperyalizme karşı memleketini müdafaa eden bir millet adi eşkiyalar, çapulcular haline sokulmuş. Emperyalizmin uşakları kahraman olmuşlar. Film öyle tertip edilmiş ki seyirci zorla istilacılarla beraber oluyor ve onların zaferini alkışlamaya mecbur ediliyor. Türkiye'nin en büyük hususiyetlerinden birisi de vaktiyle bir antiemperyalist kavgaya girişmiş olmasıdır. Milli Kurtuluş Hareketi bir bakımdan antiemperyalist bir kavgadır. Böyle bir kavganın hatıraları hâlâ taptazeyken, emperyalist istilanın bütün acılarını çekmiş bir şehirde nasıl olur da emperyalizmin methiyesini yapan böyle bir kepazelik gösterilir? (…) Memleketlerini kurtarmak için ölenlerin üstünde yükselen emperyalist bandırasını alkışlamaya biz nasıl zorlanabiliriz?" diye yazabiliyor; benzer temada henüz 1931 yılında yazdığı bir başka sinema yazısında "Elimden gelse bu filmleri bir casus gibi tevkif eder, kurşuna dizerdim..." diyordu. Kendi kendisiyle yarışta bir ozan Bu dönemi diğer yandan estetik ufkunun da kendi toprağına yoğun bir şekilde kök saldığı bir dönemdir: Edebi biçimler açısından halk edebiyatından destanlara, türkülere, yeni damarlardan beslenirken, Anadolu’yu ve emekçi halkı daha da yakından tanımaya başlıyordu. Halkını örgütlemek zorundaydı, bu zorunluluk kullandığı biçimler ve araçlar açısından da özgürleştiriyordu onu: Şiirden tiyatroya, gazete yazılarından sinema filmlerine, araçları; halk şiirinden bilinç akışı tekniğine, gerçeküstücülükten sinematografik anlatıma, üslup ve biçim denemeleriyle; çalışkanlığıyla ve üretkenliğiyle önemli bir döneme girmişti. Derken uzun cezaevi dönemi başladı 1938’de: Orduyu isyana teşvik suçlamalarıyla oldu bittiye getirilerek aldığı 28 yıl 4 aylık cezayı yatmaya başladığı dönem, aynı zamanda o “bir başka âlemi” kuracak olanlarla da yakınlaştığı bir dönemdi. “Onlar” olarak andığı ve “sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı / bir sabah vakti değişmiş olur / bir şafak vakti karanlığın kenarından / onlar ağır ellerini toprağa basıp / doğruldukları zaman” dediklerinin, yani mücadelesinin omurgasına çaktığı emekçi halkın gözünden ülkesinin tarihini yazdığı büyük eserlerini kaleme almaya başladı: Kendi yurdunun tarihini bir sınıflar mücadelesi tarihi olarak baştan yazıyor, bir halkın Kurtuluş Savaşı’nı olduğu kadar, mülk sahiplerinin “devrimin frenine basarak” Cumhuriyet’e ihanet edişlerini de ölümsüzleştiriyordu. Dünya edebiyatı açısından 20. yüzyılın en önemli eserlerinden, yepyeni bir biçim ve içerikle kurduğu “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda (MİM), Anadolu Sürat Katarı’nın yemekli vagonundaki bir burjuva, şöyle konuşuyordu mesela yanındaki “büyüklerle”, 1941 baharındaki Ankara yolculuğunda: “(…) Dudakları kanıyormuş gibi konuşuyordu Burhan: "- Bugün çocuklara okutulan tarihler gibiymiş yeni harp tarihlerimiz de, paşam. Fatihleri, Selimleri, Süleymanları bile inkâr edeceğiz. Çocukların haberi yok koskoca Osmanlı İmparatorluğu'ndan. Padişah dendi mi umacı sanıyorlar. Bana öyle geliyor ki yıkacağımız kadar yıktık, burda durmalıyız, yeter artık. Demokratlıkta İngilizden ileri gitmeye lüzum yok, anane kuvvetine bakın heriflerde. Biz mevlut okumayı unuttuk. İnkılapsa yaptık, kâfi. Biraz da maziye sarılıp kökleşelim. Çocuklarımızın rüyasına şahane heybetiyle girmeli Yavuz Sultan Selim." Heyecanlandı üç demir iki yıldız : "- Bu fikirlerinize iştirak ederim, haklısınız..." Konuştu büyüklerden insan: "-Mesele kalmadı demek..." (…)” 1930’ların sonları, artık II. Savaş’ın başladığı dönem, vatanı sevmenin, vatan için dövüşmenin ne anlama geldiğinin bir kez daha sorgulandığı dönem… Nâzım MİM’de (ve bu dönemde yazdığı hemen tüm eserlerinde) sadece politik karakteri olan bir tarih bilinci inşasına soyunmuyor; dünyada kopan bu kıyamet ortamında insana dair sorulacak ne kadar soru varsa, felsefi düzlemde idealizm-materyalizm karşıtlığına ve etik tartışmalarına, emekçi halkın değerlerinden o değerleri çürütenlere, dünya siyasetinden Sovyetler’in verdiği anayurt savunması savaşına kadar, her şeyi dehşetli bir ideolojik kavganın unsurları haline getirmiştir. Yine “Manzaralar”daki bir başka bölümde, yukarıdaki tren gibi Ankara yolunda olan bir başka trenle (“bu tiren / yataklı vagonuna rağmen / tirenlerin en külüstürüdür / altı kuruşluk cigara gibi bir şey” ) Anadolu’nun içlerine gönderilen TKP’li mahkûmlar kendi aralarında tartışıyorlar, o dönemde de “koklayıp çekip içen” kimi gazetecilerin “vatan” üzerine atıp tutmaları hakkında: “(…) Bir yandan vatanı satıp bir yandan böyle bahsettiler. Vatan sevgisi mi bu hergelelerde? Hangi vatan sevgisi? Sandalya, depo, fabrika, çiftlik, apartıman sevgisi. Mülkünü, sermayesini al sandalyasını çek altından, heriflerde düşman toprağı olur vatan. Bütün tarih boyunca bu böyle. Fıransız İnkılabında düşman ordulara rehber oldu asilzadeleri Fıransa'yı ezmek kırallığı kurtarmak için... Ve Beyaz Rus ordularının iplerini çeken, Vırangel'in, Kolçak'ın, Denikin'in, Alaman, İngiliz, Japon kapitalistleriydi. Ve bizde Hânedânı Âli Osman ve etrafındakiler Londra bankaları ve Venizelos’la beraber yürüdüler fethetmeye Türk milletinden Anadolu'yu.(…)” Devrim: Nâzım’ın ve insanlığın gençliği Nâzım 1951 yılında, cezaevinden çıkıyor; canıyla tehdit edildiği için Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakılıyor, ömrünün geri kalanını Sovyetler Birliği’nde geçiriyor. Bu dönem, emperyalizmin tetiklemesiyle yaşanan o korkunç II. Dünya Savaşı ve yıkımın ardından barış mücadelesini omuzlayan dünya sosyalist hareketinin en önemli simgelerinden biri haline geliyor Nâzım. Savaş karşıtlığının en etkileyici ve çarpıcı ifadelerini ortaya koyduğu bu dönem, Türkiye’nin Kore Savaşı’na asker göndererek müdahil olduğu, böylelikle NATO’ya girdiği ve yeni savaşlarda emperyalizmin ileri karakolluk görevini üstlenmeye hevesli hale geldiği sürecin asıl mimarlarından Adnan Menderes başta olmak üzere, Türkiye’de örgütlenen sermaye iktidarının asli figürlerini ve emperyalist işbirlikçilerini de şiirinin ve mücadelesinin hedef tahtası haline getiriyor, emekçi halkı daima sözünün omurgası ve pusulası kılarak. “(…) Bacımınkiler gibi gök gözlü şehrim, İstanbul’um, seni düşünüyorum. Oturmuşun deniz kıyısına, bakıyorsun limana giren Amerikan zırhlısına. Hastasın, açsın, öfkelisin. O da bakıyor sana, hem de nasıl, efendinmiş, patronunmuş, sahibinmiş gibi itoğlu it. (…)” Dünyanın dört bir yanında, Viyana, Paris, Stockholm, Roma, Moskova, Berlin, Prag, Havana, Dar-es-Selam, demeden, yetişebildiği her yerde kardeşliği büyütmeye uğraşırken, diğer yandan “aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz” dediği büyük insanlık için hülyalarını ifade etmeye devam ediyordu: “Aya gidilecek daha da ötelere, teleskopların bile görmediği yere. Ama bizim dünyada ne zaman kimse aç kalmayacak, korkmayacak kimse kimseden, emretmeyecek kimse kimseye, yermeyecek kimse kimseyi, umudunu çalmayacak kimse kimsenin? İşte ben komünistim bu soruya karşılık verdiğim için.” Hülyalarının ve kavgasının öznesi hiç değişmedi Nâzım’ın; 19’undan 60’ına dek: “el kapısının yokluğu değil de imkânsızlığının” peşindeydi, “paranın padişahlığını, karanlığını yobazın ve yabancının roketini yenecek” işçi sınıfını selamlıyordu hâlâ son şiirlerinde bile: onu “kafası karışmış bir ihtiyar” gibi sunanlara inat (Birikim gericiliğinin “kurucu babaları” Orhan Koçak ve Murat Belge gibileri, Nâzım’a dair yazı kaleme almaya nasıl utanmıyorlar, insan hayret ediyor!), 1917 Ekim Devrimi’yle bilincine işlenen o sosyalist devrimin peşindeydi daima – 1959’daki Küba Devrimi’ni yerinde görmek için 1961’de gittiği Havana’da yazdığı şiirlerinde “somos sosyalistas / palante palante” ifadesiyle, “her gün biraz daha sık rastlıyorum Lenin'e güneşli duvarlarda minicik kızıl yıldızların ve İspanyolcanın içinde” diyerek, avuçlarındaki çizgileri yumuşatan ve kendi kurtuluş düşünün gerçekleşmesi olarak nitelediği o Devrim’i heyecan ve keyifle selamlayan bir devrimciydi ömrünün sonuna dek. *** Bugün, üstümüze çöken karanlığı aydınlatacak dev bir projektör, takatimiz kesildiğinde kolumuza girecek bir dost, kafamız karıştıran meseleleri onun ölçüleriyle tartabileceğimiz bir hassas terazi, bunaldığımızda içimizi ferahlatacak bir tazelik; iyi, haklı, doğru olan için yürümeye, dövüşmeye, örgütlenmeye çağıran bir komünist (Rasih Nuri İleri’nin dediği gibi, “bir ağır silah” hatta)… Nâzım, onu okuyan kadar çok şey olabilecek bir sonsuzluk ve hep aynı meseleye odaklanmış bir tutku, kararlılık ve iddia. Bugüne çok şey söylüyor hâlâ: tüm canlılığıyla: “(…) bütün soruları sorabilmeli bütün ışıkları derebilmeli yol başlarında durabilmeli kilometre taşları gibi şiirlerimiz yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli cengelde tamtamlara vurabilmeli ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli büyük hürriyete şiirlerimiz. [1962] Şiirinde söylediği gibi yaşadı, şiiri gibi yaşamaya devam ediyor. Onu gözyaşlarına teslim etmeden anmak bir sorumluluk; bugün birlikte onun mücadelesinde buluşmak ise, her şeyin yanında “bir müthiş bahtiyarlık”. İyi ki doğdu, yaşadı, mücadele etti ve yoldaş olduk.