Sonunda gündeme geldi. Emperyalizmin bölgesel çekişmesi ve Ortadoğu’daki gelişmelerle yakından ilgisi olduğunu herkesin bildiği “sürecin” gelip dayandığı konulardan birisi, petrol gelirleri ya da daha genel ifadeyle enerji kaynakları oldu. Sürecin “gizli” tutulan içerik ve işleyişinden dolayı elimizde çok bilgi olmasa da konuyu bu çerçevede ele almaya başlamamız için yeterince işaret birikti. Önce, İmralı’ya giden komisyon heyetinin DEM Partili üyesi Gülistan Koçyiğit 28 Kasım’da, “Petrol gelirleri ne olacak” konusunun Öcalan ile görüşmede konuşulduğunu belirtti. Bu sorunun Suriye’ye atıfla sorulduğu belirtilirken gazeteci Saygı Öztürk, aynı görüşmede PKK liderinin Türkiye’yi de dahil ederek “Kürdistan’da çıkan petrolden elde edilen gelirden bir bölümü buradaki yerel yönetimlere bırakılmalı” dediğini yazdı. İddiaya göre Öcalan, ayrıca bölgede barajlardan elde edilecek elektrikten de pay istenilmesi gerektiğini belirtmiş. Görüşmeden yansıyan bu konuya geçmeden evvel, bir gerçeğin altını yeniden çizmekte fayda var. Kapalı kapılar ardında sürdürülen bu görüşmelerde bir “pazarlık” yapılmadığı, yetkili ağızlardan her fırsatta dile getiriliyor. Ancak görüşmelerin içeriği ısrarla toplumdan gizleniyor. Hatta, TBMM’de kurulan ilgili komisyon üyelerine dahi konunun tüm detayları aktarılmıyor. AKP iktidarının ve devlet yetkililerinin bu yaklaşımının arkasında belli ki, sürecin kontrolden çıkması durumunda oluşacak siyasal sonuçlardan duydukları tedirginlik var. Ancak asıl sorun zaten burada... Tedirginlik, masanın tüm taraflarının süreçte Kürt sorununun gerçek bir çözümünü değil iç ve dış bir dizi siyasi hesap ve bölgesel dengeyi gözetmesinden kaynaklanıyor. Son kertede içeride ve dışarıda sermayenin çıkarları doğrultusunda belirlenecek bu karmaşık denklemden çözüm de barış da çıkmayacağını herkes biliyor. Petrol gelirinden pay talebi Peki, süreçte bir zemin bulduğu ve en azından bir tarafın dillendirebildiği anlaşılan “petrol gelirinden pay talebi” neden önemli? Çünkü Öcalan’ın ortaya sürdüğü belirtilen bu talep, sürece dair aydınlatıcı ipuçları sunuyor. Birincisi, enerji kaynaklarından elde edilecek gelirden o kaynağın çıkarıldığı ya da üretildiği il ya da bölgeye önemli sayılabilecek bir pay verilmesi konusu, ülkenin idari yönetim modelini ve devlet örgütlenmesini doğrudan ilgilendiren bir meseledir. Türkiye’de, AKP’nin ilk yıllarıyla başlayan, 2005 yılında çıkarılan 5302 Sayılı İl Özel İdaresi Yasası ile yaygınlaşan “güçlü merkezi yönetimin” gevşemesi eğilimi ile paralel bir yaklaşıma işaret ediyor. Türkiye’nin zamanında şerhlerle imzaladığı Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uyumu öngören farklı mevzuat değişikleri ile de... Nitekim, 2012 yılında çıkarılan 6360 Sayılı Yasa’yla oluşturulan yeni Büyükşehir Belediye Modeli de bu eğilimi pekiştirmişti. Dolayısıyla petrol gelirlerine dair bu talep, merkezi yönetim ve yerel yönetimler ilişkisinden yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, federasyon, özerklik ve devletin üniter yapısı tartışmalarına kadar bir kapağın açılması anlamına geliyordu. İkincisi, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarından elde edilecek gelirin bölgesel yönetimlere pay edilmesi, emperyalizmin Ortadoğu tahayyülünde -işgal, savaş ve çatışmalarla dağıttığı ülkelerde- siyasi ve ekonomik özerkliğe açılan hem bir modele hem de düğümlenmiş krizlere çıkıyor... Irak’ta emperyalist işgalden sonra kurulan federal yapıda kuzeydeki Kürt yönetiminin bu nedenle merkezi hükümet ile yaşadığı kriz hâlâ tam anlamıyla aşılabilmiş değil. Ayrıca bu bölgedeki zengin rezervler nedeniyle emperyalist tekeller ile kurulan ilişkiler Barzanilerin meşruiyetini arttırma aracı haline geliyor. Dağılan Suriye’de aynı senaryonun bir benzerinin yaşanması, kuvvetle muhtemel. Üstelik Irak’a göre Suriye’de rezervlerin büyük kısmının SDG’nin kontrol ettiği bölgelerde yer alması daha büyük bir krize yol açabilir. Şimdiden Rojava bölgesindeki petrolün Irak’taki Barzani yönetimi aracılığıyla uluslararası piyasalara taşınması planları yapılabilmesi, sınırların etnisite temelli geçişkenliğini pekiştirebilir. Kısacası her ne vesileyle gündeme gelmiş olursa olsun bu tür talep ve öneriler, Türkiye’nin adım adım Ortadoğu ülkelerine bir “model” olmaktan çok o ülkelerin güncel kaderini paylaşacak ve adım adım o coğrafyanın bir parçası olacak noktaya doğru sürüklendiğini ortaya koyuyor. Ve sonuncusu, ülkemizde daha önce iktidarda önemli çekişmelerin yaşandığı bir dönemde yine “Kürt sorunu” ile “petrol gelirlerinin pay edilmesi” konusunun kesiştiği ilginç bir siyasi momentin belli özellikleriyle bugün de tekrar ettiğini gösteriyor. 2007 yılında AKP’nin de gündemindeydi 2006 yılının son aylarına girilirken ülkede Kürt sorunu ve PKK, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın da aktif biçimde dahil olduğu biçimde tartışılmaktaydı. ABD, Türkiye’nin PKK ile mücadele çerçevesinde Irak’a tek taraflı bir askeri harekât düzenlenmesine karşı çıkmakta ancak meselenin Türkiye, Irak ve ABD arasında yakın işbirliği ile ele alınması için mekik diplomasisi uygulamaktaydı. O dönem ABD’nin telkinleri, Cumhurbaşkanlığını Celal Talabani’nin yaptığı Irak’ın baskısı ve MİT Müsteşarı Emre Taner’in PKK ile “ateşkes ve demokratik çözüm” için yoğunlaştırdığı mesai sonuç verdi. Eylül ayı sonunda Öcalan ateşkes çağrısı yaptı, 1 Ekim’de ise PKK ateşkes ilan etti. 2008 Eylül ayında Oslo’da MİT ile PKK arasında ilk doğrudan görüşme ile başlayan sürecin de taşları böylece örülüyordu. PKK tarafından ilan edilen ateşkesin üzerinden kısa bir süre geçmişken TBMM’de 5574 Sayılı Türk Petrol Kanunu görüşüldü. 17 Ocak 2007 tarihinde kabul edilen bu kanunda, AKP’li milletvekilleri tarafından Meclis Komisyonu görüşmeleri aşamasında eklenen bir düzenleme dikkat çekiyordu: “Karalarda elde edilen Devlet hissesinin yüzde 50’si işletme ruhsatının bulunduğu ilin il özel idaresinin açtıracakları hesaba aktarılır.” Bu düzenleme bugün Öcalan’ın dillendirdiği belirtilen petrol gelirinden pay talebinin mevcut mevzuat çerçevesinde karşılığı idi. Söz konusu düzenlemeyi AKP tasarıya eklemiş, CHP’li milletvekilleri ise tasarının bu kısmına itiraz etmemişlerdi. 19 Ocak’ta Hrant Dink cinayeti ile girilen siyasi iklimde Petrol Yasası’na muhalefet etmek Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e düşmüştü. Sezer, yasayı 6 Şubat’ta geri gönderdi. Gerekçeleri arasında, petrol gelirlerinden alınan devlet hakkının petrol şirketlerinin lehine düşürülmüş olması ile yukarıdaki düzenlemenin oluşturacağı mahsurlar bulunuyordu. Sezer, bu düzenlemeye ilişkin geri gönderme gerekçesinde şu saptamayı yapmıştı: “Ülke kaynakları Ulus’un tümüne ilişkindir. Karada elde edilen ve tüm Ulus’a ilişkin olan petrol ve doğalgaz üretiminden alınan Devlet payının yarısının, öteki bölgelerin ve illerin gereksinimi ve Devlet’in mali kaynaklarının, kimi koşullarla yurdun tüm bölge ve illerinin kalkınmasında kullanılması gerektiği göz ardı edilerek, doğrudan bir ya da birkaç ile özgülenmesi makul ve adil bir çözüm olarak görülemez.” Aynı düzenlemenin doğal kaynaklar üzerindeki bölgecilik akımlarını besleyeceğini ve tekil devlet yapısına zarar vereceğini de belirten Sezer’in bu geri göndermesinden sonra Yasa, tekrar TBMM’ye gönderildiyse de yeniden görüşülmedi, altı yıl sonra bu tartışmalı düzenlemeye yer verilmeden başka bir yasa numarası ile yerli ve yabancı petrol şirketlerinin çıkarına, devlet şirketi TPAO’nun bazı imtiyazları elinden alınarak 2013 yılında kanunlaştı. Oysa Sezer’in yine geri gönderdiği 5302 Sayılı İl Özel İdaresi Yasası, AKP tarafından geri gönderme gerekçeleri hiçe sayılarak 2005 yılında derhal bir kez daha kabul edilmişti. Cumhurbaşkanı Sezer, o yasaya geri gönderme gerekçelerinin bir kısmını söz konusu Petrol Kanunu’na yaptığı itiraza da taşımıştı. Tekil devlet modeli yerine, “idari vesayet” zayıflatılarak “yerel” ağırlıklı devlet modeline geçilmesine olanak sağlandığını; yetki genişliğine dayanan güçlü merkezi yönetim yerine, görev ayrılığına dayalı güçlü yerel yönetimlere yer verildiğini; il özel yönetimlerinin mali ve idari özerkliğe kavuşturularak merkezi yönetimin denetim ve gözetiminin kaldırılmış ya da zayıflatılmış olduğunu vurgulamıştı. Yani petrol gelirlerinden pay talebinin Türkiye’de, ülkenin idari örgütlenmesi ve devlet modelinin tartışmaya açıldığı bir kısa konjonktür doğurduğunu söyleyebiliriz. Ardından 2007 Genel Seçimleri’nde AKP gücünü konsolide etmiş, Cumhurbaşkanı değişmiş ve Oslo Süreci ile ilk açılım dönemine girilmişti. Asıl payı tekeller alıyor Suriye’de bir yıl önce emperyalistlerin ve AKP’nin desteğini alan HTŞ’nin iktidarı devirmesinden sonra Ortadoğu’da sınırların belirsizleşmesi ile ivme kazanacak bir pazar bütünleşmesi ve sanayi altyapısı oluşturulması için fırsat penceresi açıldı. Başta enerji tekelleri olmak üzere sermayenin bu olanağı sonuna kadar zorlamak isteyeceği açık. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Aralık başında 1919’dan beri ulus devletler tarafından engellendiklerini söylemesi ve bu açıklamasını Hazar Denizi’nden Doğu Akdeniz’e fosil yakıt kaynaklarının yaratacağı refah potansiyeline işaret ederek yapması her şeyi özetliyor. Yeni açılım sürecinin bu şartlarda ilerlemesi ve meselenin dönüp dolaşıp petrol gelirinden pay talebine ya da daha genel bir ifadeyle sermayenin çıkarlarına gelip dayanması tesadüf olarak görülemez. Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasının üzerinden iki hafta geçmeden ABD’de iki petrol tekeli Continental Resources ve TransAtlantic Petroleum ile Diyarbakır havzasında kaya gazı ve kaya petrolü kaynaklarını değerlendirmek üzere Ortak Girişim Anlaşması imzalandı. Ayrıca, Eylül ayında da ABD ile Türkiye arasında 20 yıllık toplam 70 milyar metreküp LNG tedarik anlaşması yapıldı. Irak’ta ise Exxonmobil, Chevron HKN, KBR ve GE Vernova gibi ABD enerji tekelleri 2025 yılında yatırımlar için ülkeye dikkat kesildiler ve hükümetle önemli anlaşmalar yaptılar. ABD petrol tekeli Chevron, Suriye hükümeti ile Aralık ayı başında kıyılarda petrol ve doğalgaz arama konusunda işbirliği için görüşme yaptı. Görüldüğü gibi bölgede süreç, kitaba uygun bir şekilde ilerliyor ve petrol gelirlerinden kim ne pay alırsa alsın, asıl kazanan tekeller oluyor.