ABD Başkanı Donald Trump’ın Kasım ayında yayınladığı bir kararnameyle, yıl sonuna kadar Müslüman Kardeşler bağlantılı Lübnan, Ürdün ve Mısır yapılanmalarının “terör örgütleri” listesine alınması için Hazine Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’na gerekli çalışmaları yapmaları için talimat verdi. Esasında ABD Başkanı Trump’ın Müslüman Kardeşler yapılanmasını “terör örgütü” ilan etme çabası, başkanlığının ilk dönemine uzanıyor. Nisan 2019’da Mısır’daki Müslüman Kardeşler iktidarını askeri bir darbeyle deviren Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’yi Beyaz Saray’da ağırlayan Trump, Müslüman Kardeşler’in terör örgütü ilan edilmesi gerektiğini söylemiş ancak kendi yönetimi içinden yükselen itirazların ardından geri adım atmıştı. Esad sonrası yeni arayış Trump’a yönelen itirazlar, Müslüman Kardeşler’in farklı ülkelerdeki bağlantılı hareketlerinin ortak bir karar alma merkezi olmamasına ve bu örgütlerin aynı sorunlar karşısında farklı tavırlar takınmasına dayanıyordu. Ayrıca henüz Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad iktidardaydı ve bu hususta ABD yönetimi içinde özellikle dönemin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, tek başına YPG bölgelerine yaslanan bir rejim değişikliği planının başarılı olamayacağına dikkat çekiyordu. Jeffrey’e göre “Türkiye de rejimin kuzeye dönüşünü engelliyordu” ve “ABD’nin bir elinin de Fırat’ın batısında olmasını” sağlıyordu. Nihayetinde Trump geri adım attı ve Müslüman Kardeşlere yönelik herhangi bir adım atılmadı. Bu durum 8 Aralık 2024’te Suriye’de beklenen rejim değişikliğinin tam da Jeffrey’in öngördüğü gibi Türkiye ve Katar’ın yardımlarıyla gerçekleşmesine kadar devam etti. ABD açısından tabloyu rahatlatan bir diğer husus ise İran merkezli “direniş ekseni”nin 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı sonrası aldığı ağır darbe oldu. Önce Hizbullah, Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın katledilmesi ve örgütün kritik öneme sahip siyasi ve askeri liderlerine yönelik arka arkaya gelen suikastlarla pasifize edildi. Ardından Hamas’ın yüzü silahlı mücadeleye ve İran’a dönük olan Gazze’deki liderliği İsrail tarafından tasfiye edildi... Ve nihayet İsrail, İran’a saldırarak Tahran yönetimini kendi hinterlandına sıkıştırmayı başardı. Bu da ABD’yi; Suriye, Lübnan ve Filistin’den başlayarak bölgeyi kalıcı bir şekilde yeniden tasarlama konusunda oldukça cesaretlendirmiş görünüyor. Müslüman Kardeşler’e yönelik kararı da bu yeni tasarımın içinde düşünmek gerekiyor. Bölgesel liderlik mücadelesi İsrail fanatik ve militer toplumsal yapısı, ordusu ve devletiyle Irak’tan Lübnan’a, Suriye’den İran’a her an her yerde ABD için savaşa girebilecek emsalsiz bir ülke... Dolayısıyla ABD’nin bölge halkları üzerindeki sopası olmaya daha iyi bir aday bulması mümkün değil. Ancak İsrail aynı zamanda bu yapısı nedeniyle süreklileştirilmiş bir işgal üzerine kurulu ve bölgeyle doğal bir kan uyuşmazlığına sahip, dolayısıyla ABD’nin uzun vadeli bölgesel planlarını tek başına sırtlanmaktan uzak; zira uzun soluklu bir hegemonya sadece “sopa”ya değil “havuca” da ihtiyaç duyar. Trump’ın ilk döneminde bu sorun “İbrahim Antlaşmaları” ile aşılmaya çalışıldı. 2020 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İsrail’i Filistin topraklarındaki işgaliyle birlikte tanıması sadece bir başlangıç olarak düşünülüyordu. ABD yönetimi diğer bölge ülkelerini de İsrail’i mevcut işgaliyle birlikte bir Yahudi devleti olarak tanımaya zorlasa da İbrahim Antlaşmaları, direniş gruplarının Gazze’den çıkarak İsrail işgali altındaki Filistin topraklarına yönelik düzenlediği “Aksa Tufanı” ile sekteye uğratıldı. Ardından gelen Gazze soykırımının bölgede yarattığı toplumsal tepki, İsrail’le anlaşmaya en hevesli ülkeleri bile bu yönde bir adım atma konusunda çekingen hale getirdi. Mevcut toplumsal tepki, bir dizi bölge ülkesinde Müslüman Kardeşler bağlantılı hareketlere ivme kazandırmış durumda. Lübnan’a Müslüman Kardeşler’im düzenlediği Gazze’ye destek eylemi. Bölgede kızışan rekabet Sorunun bir diğer boyutu ise Arap ülkeleri ve Türkiye’nin de dahil olduğu bölgesel liderlik mücadelesi... Bu mücadelede şu sıralar İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ortaklığı dikkat çekiyor. İki ülke, Suriye’nin yanı sıra Sudan ve Yemen’de de birlikte hareket ediyor. Türkiye-Katar bloğu da Müslüman Kardeşler ağı üzerinden bölgesel rekabette iddia sahibi. Türkiye-Katar ikilisi için, Ortadoğu’da kalıcı bir emperyalist tasarım İsrail’in başat liderliği ile mümkün değil. İki ülke de Washington’un kalıcı bir istikrar için İsrail’i Filistin meselesinde birtakım tavizler vermeye ikna etmesi gerektiğini düşünüyor. Taraflar İran hususunda da farklı eğilimlere sahip. İran hususunda ise İsrail-BAE ortaklığı oldukça saldırgan bir dış politika izlenmesi gerektiği kanaatindeyken, Katar-Türkiye bloğu İran’ın uzun soluklu bir stratejiyle izolasyonuna dayanıyor. Trump ve hatta selefi Biden döneminde İsrail sopasının öne çıktığı bir stratejinin izlendiği aşikâr, ancak Katar-Türkiye bloğunun tümüyle pasifize edileceğini düşünmek için henüz erken. Zira iki ülke, Gazze soykırımına yükselen tepkiyi arkalarına alarak, ABD’de hem cumhuriyetçi hem de demokrat taban içinde etkili bir propaganda yürütüyor. Örneğin kasım ayında düzenlenen “Doha Forumu”na katılan ABD’li gazeteci Tucker Carlson ve etrafında toplanan Cumhuriyetçi Parti içindeki etkili isimler, ABD’nin İsrail’e verdiği açık çekin bölgede tepki yarattığını ve bunun da bölgede uzun vadede ABD’nin çıkarlarına zarar vereceğini vurguluyorlar. Ancak bu kampın asıl kozu, Gazze’de Hamas’ı ve bölgede Müslüman Kardeşler’i ABD ile daha uyumlu bir çizgiye çekme vaadi... Türkiye Trump’ın Gazze için 20 maddelik ateşkes planını hararetle desteklerken, Hamas’ın silahsızlandırılması için Katar ile birlikte aktif rol oynuyor. İki büyük vaat Türkiye-Katar ikilisinin ABD yönetimine iki büyük vaadi var: Birincisi Suriye’de ABD’nin çıkarları lehine kalıcı bir ortam yaratmak... Bu amaçla Türkiye Suriye’nin yeniden imarını sadece inşaat sektörüyle sınırlı tutmuyor. Bir yandan da Türkiye Suriye’de devlet, sermaye ilişkileri ve ordunun yeniden yapılandırılmasında bir nevi danışmanlık hizmeti veriyor. İkilinin bir diğer büyük projesi ise Hamas’ın silahsızlandırılarak El Fetih çizgisine çekilmesi. Katar-Türkiye bloğu Hamas’ın İsrail’e ve dolasıyla ABD’nin bölge siyasetine tehdit olmaktan çıkarılması için en büyük kozları örgütün Katar’da bulunan liderliği, yani Halid Meşal. Meşal bugünlerde Hamas’ın silahsızlandırılması ve El Fetih’e benzer bir siyasi çizgiye çekilmesine çabalayan Türkiye-Katar inisiyatifinin örgüt içindeki temsilcisi gibi hareket ediyor. Meşal, 15 Aralık’ta verdiği bir röportajda, Suriye’de Esad’ın devrilmesiyle iktidara gelen Ahmet Şara’nın şimdilerde ABD yönetimi tarafından el üstünde tutulduğunu anımsatarak şöyle demişti: “ABD yönetimi, Hamas ve Filistinli direniş gruplarına tanımadığı bu fırsatı neden Ahmet eş-Şara’ya tanıdı? (...) ABD ve Batılı başkentlerin Hamas ve Filistin halkıyla olumlu bir yakınlaşmaya girmesi kendi yararlarınadır. Çünkü gelecek biziz ve bu işgal mazide kalacak”. Ürdün'de Müslüman Kardeşler'in Filistin'e destek yürüyüşü. Neden üç ülke? Trump’ın aldığı kararda İsrail’le komşu olan üç ülkedeki Müslüman Kardeşler örgütlerinin hedef alındığı görülüyor: Lübnan, Ürdün ve Mısır. Lübnan’daki Müslüman Kardeşler ağı olan İslami Cemaat’in silahlı kanadı Fecir Güçleri, Hizbullah’ın İsrail’e yönelik misillemelerine bilfiil iştirak etmişti. Ayrıca ABD’nin Lübnan’ın sünni nüfusu üzerinde etkili bir aracı var: Suudi Arabistan destekli Hariri ailesi. Ürdün ise zaten Nisan 2025’te, bu ülkedeki Müslüman Kardeşler bağlantılı İslami Hareket Cephesi’ni yasadışı ilan etti. İslami Hareket Cephesi, özellikle ülkedeki Filistinli mülteciler arasında güçlü bir toplumsal tabana sahip ve Ürdün’ün İsrail’le yakın ilişkilerine yönelik muhalefeti nedeniyle kraliyet ailesi için tehdit olarak görülüyordu. Ayrıca Ürdün denilince, Filistin’in Batı Şeria bölgesini de hesaba katmak gerekiyor. İran’ın Ürdün üzerinden Batı Şeria’daki Filistinli direniş gruplarına silah temin ettiği iddiaları bir yana, Batı Şeria’daki Batı destekli Mahmut Abbas’ın seçimsiz işgal ettiği Filistin Cumhurbaşkanlığının yarın seçim yapılırsa Hamas’a geçeceği herkesin kabul edebileceği bir gerçek. Üçüncü ülke olan Mısır’da ise 2011-2013 yılları arasında iktidara gelen Müslüman Kardeşler, hâlâ Sisi yönetimine en büyük toplumsal muhalefet. Her ne kadar iktidara geldiklerinde İsrail ile iyi geçinmeye azami dikkat sergiledilerse ve bugün faaliyetlerini illegal olarak yürütseler de hem toplumsal bir tabana sahipler hem de Gazze’deki Hamas yönetimiyle güçlü ilişkileri var. El Kaide tasarımı Müslüman Kardeşler’e yönelik müdahale, farklı araçlarla yürütülüyor olsa da ABD’nin El Kaide’yi yeniden tasarlamasını biraz anımsatıyor. Eylül 2014’de dönemin ABD Başkanı Barack Obama, “IŞID’i geriletme ve yok etme” planını duyurduğunda birçokları beyhude bir şekilde, El Kaide yapılanmasının tümüyle tasfiye edileceğini ve ABD’nin bir vadede Esad ile anlaşmaya yanaşacağını düşünüyordu. Ancak gerçekte ABD yönetimi, sadece IŞİD’i değil, Suriye’de bulunan El Kaide ağının tüm kontrol dışı unsurlarını sert bir şekilde hedef alarak El Kaide’nin Suriye’deki diğer yapılanmalarını da kendisiyle daha uyumlu bir hale getirmeyi başardı ki, bu uyumun en somut simgesi, Suriye el Kaidesi lideri Ahmed eş-Şara’nın iktidara taşınması oldu. Özgür Özel, “İhvan devri bitti, sekülerizme talep var” diye heyecanlansa da yakın dönemde yanıbaşımızdaki bu tasarımın Suriye’ye neler getirdiğini akılda tutmak gerekiyor. Zira Suriye’de bu değişim, Ahmed eş-Şara’nın cübbesi ve sarığını çıkararak takım elbise giymesiyle sınırlı kaldı.