Yeni Sol 1950’lerin ikinci yarısında bir çelişkiyle ortaya çıkmıştı: İşçi sınıfı bir öncü parti olmaksızın iktidara gelmeliydi ve bu “olmayan parti” işçi sınıfına öncülük ettikten sonra kendisini ortadan kaldırmalıydı. Teoride, işçi sınıfı henüz terk edilmemişti. Ortada aranılan bir “devrim” de hâlâ vardı var olmasına. Fakat, devrim için özel olarak yaratılmış bir öncü parti olmadan devrim perspektifinin de ne kadar yaşayacağı tartışmalıydı. Sovyet deneyi açıkça karşıya alınarak “yeni teori” yaratmak ne kadar mümkün olabilirdi? Hruşçov’un 1956’da ortaya attığı “Stalin’den kurtulma” müjdesi Sovyet Marksizminin teorik ve ahlaki meşruiyetini sarstığında ayak bağlarından kurtulma fırsatı bulan Avrupa solu için geçmişle hesaplaşmanın kapıları aralanmış oldu. “Nerede hata yaptık” sorusu Avrupa’da devrimin bir türlü başarılamaması gerçeğiyle birleştiğinde ortaya çıkan şey Marksizmin yenilenmesinden çok bir çeşit yenilgi dönemi teorisi olabilirdi ancak. “Ziyaret edilenler” yalnızca sosyalist mücadelenin kritik uğrakları diyebileceğimiz Bolşevikleşme, faşizme karşı mücadele, ittifaklar gibi unsurları olmadı. Teorinin henüz naftalin kokmaya fırsat bulamayan pek çok kaynağı da sandıktan çıkarılabilir hale gelmişti. Marx’ın ilk dönem yazıları bir tür “hümanist Marksizm” yaratmaya ne kadar imkân tanıyordu veya bizdeki adıyla “güleryüzlü sosyalizm” ne ölçüde sosyalizmin insanlık üzerindeki iddiası anlamına gelebilirdi? Bunların pek de mümkün olmadığı kısa sürede anlaşılabilirdi. Sovyet alerjisiyle bir yere kadar ilerlenebilirdi... Oysa ki Marksizmin revize edilmesinde başka bir unsur daha devreye girmişti. Şangay komününden Avrupa’ya uzatılan yeni İpek Yolu, Mao ve Kültür Devrimi treniyle bürokrasiye savaş açmanın yeni yollarını sunmadı yalnızca. Devrime hangi sınıfın ve kimlerin önderlik edebileceği fikri değişiyor, öncü partiyle kavga ediliyor, her tür otoritenin karşıya alındığı bir devrim anlayışı filizleniyordu. 1968 baharı dönüm noktası Avrupa yeni solu “1968 baharıyla” birlikte “devrimden korkan” Avrupalı komünist partileri topa tutma olanağını yakaladı. Üstelik sahnede artık yalnızca “işçi sınıfı” yoktu. Devrimin öznesi olabilecek başka bir sürü toplumsal taban görülmeye başlamıştı. 1968, “dünya devrimi” “Marksizmin krizi”, “karşı kültür” gibi sıfatlarla anılmaya başlanmıştı. Çin, baş düşmanın Sovyetler Birliği olduğu bu yeni kurguyu canlandırmanın olanaklarını sunmuştu. Çin-Sovyet ayrılığı, Althusser’in de dediği gibi, 1970’lerde “Marksizmin krizi”ne neden olan asıl sebep değildi belki. Ama Marksizme yabancı kategorilerin yöntemsel bir icat gibi teoriye dahil edilmesi başka nasıl mümkün olmuştu? Dünyaya çelişkiler hiyerarşisiyle bakma, dolayısıyla devrimci mücadeleyi birinden diğerine atlanılarak kat edilen çelişki hendeklerine dönüştürme, Fransız Marksistinin bile cazibesinden kaçamadığı bir teorik itki haline geldiğinde, zaten ezelden beri devrim değil reform mücadelesi vermek isteyen, “önce şunu atlatalım” diyerek sosyalizmi unutan geniş toplam nereye doğru yol alabilirdi? Avrupa Komünizmi tarihin bu dönemecinde kendini bir şey sanarak Sovyet referansı olmadan da yola devam edebileceğini düşünürken, Marksizmin temel taşı diyebileceğimiz “devlet iktidarını bir devrimle ele geçirme” fikrini yok etmekle uğraştı. Avrupa solunun Çin’den güç alan, “hemen şimdi devrim yaparız” kolaycılığıyla hareket eden bölmeleriyse Çin’in “kendi yolundan ilerlemeye” karar vermesi sonucu boşluğa düştüğünde geriye eskinin “hızlı devrimcisi” olup bugün antikomünizmle anılan ve cepheden cepheye NATO destekçiliği için koşturan Bernard-Henri Lévy, André Glucksmann gibi isimler kaldı. Ancak, asıl mesele, her zaman olduğu gibi nihai hedef ile güncel görevler arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağında bitiyor. Teori, geriye çekilme, barikat örme veya yenilgi dönemlerinin manevralarıyla değil ama devrimci olmayan bir dönemde devrime nasıl hazırlanılabileceği cüretinin ürünü olarak yenilenebiliyor ve serpilebiliyor ancak. Yenilenme, teorinin sandığından mevsimine göre giysi arayıp bulmakla ve çoğunlukla da sosyalizmi ertelemenin bahanelerini üreterek değil, Lenin’in Nisan Tezleri ’nde yaptığı gibi, olanağın izini sürerek gerçekleşebiliyor. Sosyalist teorinin Türkiye’deki tarihine bakıldığında da bu görülebilir. Türkiye solunun 1960’lardaki en önemli tartışması devrimin “Milli Demokratik” mi sosyalist mi olacağıydı. Bu tarafların başlıca temsilcileri Mihri Belli ve Behice Boran’dı. Türkiye’de teorinin itkileri Türkiye, belki 1972 yılında Fransa’da bir bardak suyu Jacques Lacan’ın konuştuğu kürsüye boca eden protestocunun yaptığı ölçüde “anti-kültür”, “anti-sistem” eylemlere sahne olmadı. Burada Vietnam Kasabı Komer’in arabası yakıldı, Amerikan askerleri rezil edildi ve “halkı uyandırmak” için çeşitli eylemlere imza atıldı. Öte yandan, asıl mesele, yani nihai hedef ile güncel görevler arasındaki ilişki, elbette ki Türkiye’deki sosyalist hareket için de geçerli. Üstelik Türkiye dünyadan teori ve devrim modeli “ithal etmek” veya dünyadaki dinamikler tarafından belirlenmek konusunda önemli bir örnek sayılmalı. Türkiye’de devrimin nasıl gerçekleşebileceği, gündemde hangi devrimin olduğu ve devrimi yapanların kimlerden oluşacağı soruları teorinin gelişimine damga vurdu. 1960’ların Milli Demokratik Devrim - Sosyalist Devrim tartışması bir mihenk taşıydı. Teori devrimin koşullarını aradığı ölçüde gelişmeye açıktı ve elbette bu tartışmanın en önemli ürünü sosyalist devrim perspektifinin yerleşiklik kazanması oldu. Öte yandan, devrimin aşamalarının olduğu anlayışı, işçi sınıfının devrimde önemli bir rolünün olmayacağı fikriyle birleştirildiğinde -ve bunlar bir de yenilgi döneminin ağır etkileriyle tekrar düşünüldüğünde- solda reformculuğun, demokrasiciliğin ve nihayetinde devrimsizliğin bu sefer en çirkin görünümleriyle AKP döneminde gün yüzüne çıkması şaşırtıcı olmayacaktı. Demokratik devrimin teorisyenleri, yani Türkiye’nin gündeminde sosyalist bir devrimin değil, onu önceleyecek bir aşamanın bulunduğunu savunanlar, Türkiye’ye baktığında yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülke görmekteydiler. Devrimin öznesi işçi sınıfı değil, antiemperyalizm çatısı altında bir araya gelen, yer yer “ulusal cephe” teşkil eden, içinde ilerici subayların, aydınların ve “yurtsever burjuvazi”nin de olduğu bir toplamdı. Gündemde olan, yarı-feodal bir ülkenin demokratikleşmesiyken Kemalist devrimin tamamlanması da teorinin önemli bir sacayağı oluyordu. Devletin karakteri, devrimin öncüsü, Türkiye kapitalizminin dinamikleri gibi belli başlı konularda Marksizmin dışına çıkıldığı açıktı. Ancak, teori en azından bir devrimci dönüşüm arayışıyla zorlanıyordu. Nitekim, sosyalist devrim tezi, yine Marksizme sığması mümkün olmayan parlamentarist öğelere rağmen filizlenebilecek bir tartışma ortamı bulabiliyordu. Avrupa Komünizmi’ni tanımlayan kitabı yazan İspanya Komünist Partisi Genel Sekreteri Santiago Carillo. Sandıktan çıkanlar ve gerçekten filizlenenler Peki “devrim” temel mesele olmaktan çıktığında, tartışmayı sonlandıran bir büyük düzleyicinin yokluğunda, bu ister kapitalizmin krizi olsun ister başarılı bir devrimci dönüşüm, bütün bu tartışma başlıklarının nereye evrilmesi beklenebilirdi? Örneğin işçi sınıfı, birinci sınıf bir Maocunun bile başa yazmak zorunda kalacağı bir gövde gösterisiyle Türkiye sahnesine indiğinde, bunun sonucu 1912’lerin Rusya’sında olduğu gibi, yeni bir bolşevizasyon süreci mi olacaktı? Yoksa işçi sınıfının demokratik dönüşümlere meze edildiği, herkesin Ecevit CHP’sinin arkasına dizildiği türden bir “teorik farkındalık” anlamına mı gelecekti? Veya ordunun kendinde bir devrimci kabiliyete sahip olduğu fikri 12 Mart ve 12 Eylül ile geri çevrilemez bir darbe yediğinde bunun sonucu devletin aygıtlarına dair daha uyanık ve dilerseniz Leninist bir müdahale mi olacaktı yoksa orduyu “Cumhuriyetin bekçisi” ilan etmek mi? Türkiye de dünyada ve aslen Avrupa’da olduğu gibi, teorinin Marksizmden uzaklaştırılması ile Marksizm düşmanlığının harmanlandığı bir süreci yaşıyordu. Burada teori sandığının kapağı sonuna kadar açılmıştı. Türkiye’nin demokratik devrimi için Lenin’in yüzyılın başında antiemperyalist mücadele hakkında söyledikleri çıkartılıp önümüze koyulabiliyor, Türkiye’ye özgü bir milliyetçilik düşüncesi ortaya çıkabiliyor, “en geniş ama en geniş cephe” diyebilmek için faşizme karşı mücadelenin zorunlulukları Maoculuğun “önce şu çelişkiyi aşmalıyız” aşısıyla meyve vermeye zorlanabiliyor, ulusların kendi kaderini tayin hakkı sosyalizmin biricik ön aşaması olarak ilan edilebiliyordu. Sonuçta faşizm derslerinden Arap milliyetçiliğine, köylü devrimciliğinden üçüncü dünyacılığa, sürekli devrimden sürekli kriz teorilerine ve sonrasında sivil toplumculuğa uzanacak geniş bir giysi toplamı Türkiye’ye giydirilebilmek için sandıkta hazır bulundu. Türkiye, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, kendi koşullarından kendi devriminin yolunu bulmak doğrultusunda teorik atılımlara gebeydi. Teori gerçekten de ancak bu şekilde gelişebilirdi. Ne var ki Avrupalı yeni solcuların başına gelen Türkiye’de de gerçekleşiyordu. Çin ABD ile anlaşıp kendisine bel bağlayanları boşa düşürdüğünde, bu sefer teoriye çekidüzen verecek başka bir siyasi itki kendisini gösterecekti. Bu sefer belirleyici gelişme, 12 Mart ve 12 Eylül yenilgilerinin üzerine gelen, Kürt canlanışıydı. Şimdiyse elimizde sosyalizmi aşağılık kompleksinden çıkarabilecek bir fırsat var. Bu fırsat devrim arayışıyla örüldüğünde Marksizmi de yeniden canlandıracak olanakları sunuyor. Yani bunca çürümüşlüğün ve ahlaki çöküşün diğer tarafında Türkiye’de devrimin nasıl mümkün olabileceği tartışmasının kendi itkileriyle hareket etme olanağı bulunuyor. Marksizm Türkiye tarihinde olduğu gibi parti, devlet, devrim, emperyalizm gibi bir dizi evrensel başlıkta da yeni uçlar verebilecek kişiliğe sahip olduğunu gösterecek.