Dünya çarelidir

ABD eski Dışişleri Bakanı ve eski CIA direktörü Mike Pompeo, yeni yılın ilk günü Trump’ı, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’yu ve CIA direktörü John Ratcliffe’i etiketlediği sosyal medya mesajında 47. yılındaki İran rejiminin 47. ABD başkanı Donald Trump tarafından devrileceğini söylüyor, mesajını da “sokaklardaki tüm İranlılara mutlu yıllar. Ve onların yanında yürüyen tüm Mossad ajanlarına da” diye bitiriyordu. İran bu coğrafyada sokak siyasetinin en güçlü olduğu ülkelerden biri; bu nedenle de sistematik olarak, en az birkaç yılda bir İran sokaklarının hareketlendiğini, halkın isyan ettiğini ve rejimle karşı karşıya geldiğini, rejimin ise kimi zaman tavizler vererek çoğu zaman da zor kullanarak eylemleri sönümlendirdiğini biliyoruz. Bildiğimiz başka bir şey ise şu; İran halkının haklı eylemleri her seferinde emperyalizm tarafından çalınmak ve İran’da ABD-Batı kuklası isimleri iş başına getirmek için kullanılmak isteniyor. Pompeo’nun aktardığım açıklaması da Mossad’ın faaliyetleri de Trump’ın tehditleri de bunu açık bir şekilde gösteriyor zaten. Peki emperyalist dünyadan gelen açıklamalara bakarak sokaktaki yüz binlerin haksız olduğunu ya da ABD’ye-Batı’ya hizmet ettiklerini söyleyebilir miyiz? Bu elbette ki mümkün değil; şu an sokağa çıkan halk esas olarak özellikle son birkaç aydır derinleşen ekonomik krize tepki veriyor; İran riyalinin hızlı değer kaybı, enflasyondaki artış, işsizlik, kitlelerin sokağa dökülmelerinin ana nedenini oluşturuyor. Bu krizin gerisinde elbette ki ABD’nin İran’a uyguladığı ağır ambargo ve petrol gelirlerinin sisteme yeterince sokulamaması var ama öte yandan bu gelirlerin yasadışı yollardan sisteme sokulması büyük bir yolsuzluk ekonomisini ve bu sayede zenginleşen bir oligarşiyi de beraberinde getirmiş ve bu da gelir dağılımını alt üst etmiş durumda. Peki halkın haklı olması, İran’da yaşananlara bakarken emperyalizmi devre dışı bırakmamızı ve görmezden gelmemizi engeller mi? Bu soruya da açık bir şekilde “hayır” yanıtını vermemiz gerekiyor. Trump’ın Venezuela’ya yönelik haydutluk operasyonu ve Maduro’nun kaçırılması belli ki ABD’nin ve emperyalizmin iştahını kabartmış durumda. Venezuela dünyanın petrol rezervi en yüksek ülkesiyken İran ise üçüncü sırada; ikinci sıradaki Suudi Arabistan halihazırda zaten ABD’nin fiili sömürgesi kategorisindeyken birinci ve üçüncü sıradaki iki ülkeye de aynı statünün reva görüldüğü, bunun için fırsat kollandığı çok açık. İran halkına ABD ve Batı tarafından molla rejiminden kurtulması gerektiği söyleniyor ama alternatif olarak ne sunuluyor? İslam devrimi öncesindeki rejim, yani monarşi elbette. Devrik şah Muhammed Rıza’nın oğlu Rıza Pehlevi’nin sesinin bu kadar çok çıkması tam olarak bununla ilgili. O da tıpkı Venezuela’daki Nobelli işbirlikçi Machado gibi Trump’a kendisini işbaşına getirmesi için yalvarıyor, tahta çıkmak için kırk takla atıyor. Her iki figürün de kendi siyasi çıkarları adına pervasız bir Amerikancılık yaptığını, iktidara gelmeleri halinde de her iki ülkeyi yeniden birer Amerikan sömürgesi haline getireceklerini biliyoruz. Yirminci yüz yıl dünya ölçeğinde bir dekolonizasyon, yani sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanma çağıydı; şimdi ise bir rekolonizasyon, yani yeniden sömürgeleştirme çağına girmiş gibi görünüyoruz. Trump Amerika’sı tam olarak bu yeni çağı temsil ediyor; öyle ki mesele basitçe Venezuela ya da İran değil; Grönland bile bu yeni sömürgeleştirme siyasetinin hedefinde ve tam da bu nedenle ABD ile Avrupa arasında yepyeni bir kavganın ayak sesleri duyulmaya başlanıyor. ABD, Grönland’ı ele geçirmeye hazırlanırken Avrupa bir tür şaşkınlık ve çaresizlik hali içerisinde kendisine bir yol haritası çizmeye çalışıyor. İran’da yaşananları elbette ki İsrail de ellerini ovuşturarak izliyor. 7 Ekim sonrası Gazze’de büyük bir soykırım düzenleyen, HAMAS’ın siyasi ve askeri lider kadrosunu imha eden, Lübnan’da Nasrallah’ın öldürülmesi başta olmak üzere Hizbullah’a büyük kayıplar verdiren, Colani iktidarıyla birlikte Suriye’nin güneyine bayrak diken ve tüm bunların toplamı olarak direniş eksenini büyük ölçüde yıkan İsrail, şimdi sıranın “en büyük düşman”a geldiğini görüyor ve “İran’ın Suriyelileşmesi” için bastırıyor. “İran’ın Suriyelileşmesi” tüm bu yaşananlara bakıldığında hiç de imkânsız bir olasılık gibi durmuyor; emperyalizmin halkın haklı isyanını çalmak için girişimlerini artırması halinde birden fazla siyasi fay hattına sahip İran kolaylıkla bir iç savaşa ve bölünmeye sürüklenebilir. Böyle bir durumda politik, mezhepsel, etnik bütün ihtilaflar derinleşecek ve İran’da birden fazla cephenin birbiriyle savaştığı bir manzara ortaya çıkabilecektir. Bu ise sadece İran halkı için değil bütün bir bölge için bir felaket anlamına gelecektir. Böyle bir durumda ABD emperyalizmi bölgedeki egemenliğini iyice sağlamlaştıracak, İsrail yayılmacılığını ve Filistin’e yönelik soykırım politikalarını artıracak, cihatçı terörün eli daha serbest kalacak, petrol monarşileri rahatlayacak, velhasıl emperyalizm ve işbirlikçisi siyasal İslam çok daha güçlenecek, Ortadoğu çok daha koyu bir karanlığa sürüklenecektir. Yaşanacakların böyle olması ne Molla rejimine destek vermeyi ne de İran halkına düşmanlık yapmayı gerektirir elbette; esas mesele sokaktaki hareketin nereye doğru evrileceği ve rejimin de nasıl hareket edeceğidir. Eğer İran halkı haklı isyanının emperyalizm tarafından çalınmasını engelleyecek bir yol haritasını önüne koyabilirse; yani isyanına bağımsızlıkçı, ilerici, seküler, halkçı, kamucu bir karakter kazandırabilirse hem kendisinin hem bölgenin felakete gidişini durdurabilir. Aynı şekilde rejim de bir restorasyon hamlesini önüne koyar ve ekonomik kriz ve yolsuzluklardan temel hak ve özgürlüklere uzanan bir genişlikte halkın taleplerine yanıtlar geliştirmeyi başarabilirse o zaman sözünü ettiğimiz felaketin önüne geçilebilir. Bunlar mümkün müdür bilinmez ama bunlar olmazsa olacakların ne olacağı aşağı yukarı bellidir. Meseleyi İran dışından seyredenlerin ise her hâlükârda ilk sıraya yazmaları gereken, her türlü emperyalist müdahaleye hayır demek, bunu değişmez bir ilke olarak belirlemektir. Hiçbir şey emperyalizmle aynı terazide tartılamaz, hiçbir meseleye bu tartı işlemiyle yaklaşılamaz. Dünyadaki gelir dağılımı bozukluğundan savaşlara, göç meselesinden iklim krizine, insanlığın yaşadığı bütün sorunların kaynağında emperyalizm vardır ve emperyalizm bir komplo teorisi değil, içinde yaşadığımız hakikatin ana belirleyenidir. Tam da bu nedenle ana belirleyene usulden değil esastan itiraz etmeden insanlığın geleceği adına şuradan şuraya yol alınamaz. En büyük eksikliğimiz ve en büyük çaresizliğimiz ise sosyalizmin olmadığı bir dünyada yaşamamızdır; emperyalizmin küresel ölçekte at koşturması da Trump’ın, Netanyahu’nun ve emperyalist dünyanın böylesine pervasız ve küstah hareket edebilmesi de sosyalizmin yokluğundandır. Sait Faik bir yerde “Dünya çarelidir. İnsanlar dünyaya bir çare bulacaklar” diyordu, haklıdır. Biz de slogan atmadan, dosdoğru hakikati söyleyelim, dünya çarelidir, çare insanlığın ve dünyanın yıkımına karşı insanlığı ve dünyayı savunmaktır, yani sosyalizmdir. İnsanlığın dünyaya bulabileceği tek çare budur.